SEVMEK, u z a k t a GÜZEL!

Güçlü kadınları sevmiyorum.

Her şeyi bile, bilmek isteyen, lafını sakınmayan, yarışan kadınları…

Benim kadınım zayıf olmalı.

Ağlamasını bilmeli.

Hem öyle ağlamalı ki ancak erkeğinin yanında durulabilmeli ve sadece onunla tamamlanabilmeli.

Sonra hep yenilen olmalı benim kadınım.

Hatta yenilgisini kutlamasını bilmeli; “kölesi olan” erkeğinin karşısında/yanında/önünde.

O’nu tanımadan yazdığım günlük’ten

Günlüğüme yazdığım ve tarih atmadığım bu satırların arasından nice zaman geçmişti bilmiyorum –ki bilmek de istemiyordum- ders bitmiş dışarı çıkmıştım. Sahilde yürümek ile eve gitmek arasında uzun süre gidip gelmiş ve her zamanki gibi az ihtimalli olanı seçmiştim.  

Otobüsümün gelmesine daha on dakika vardı ve anlamını bilmediğim bir duyguya hazırlandığımın henüz farkında değildim.  

O anda… İşte o anda gerçekten öyle mi yoksa bahar rüzgârlarının içime bıraktığı bir hayal miydi bilmiyorum etrafa nefis bir koku yayıldı. Biraz portakal çiçeği biraz da ıhlamurun o insanı bayıltan aromasıydı bu.

İşte her şey o “an”dan sonra oldu!

ϡ

Yüzünden gözlerine bıraktığı bir başkalıkla geldi yanıma. Karşılayan olsam da karşılanmış ve maruz kalmıştım. Karşı koymak istemediğim bir törendi bu. Kendimi onun insafına bırakmanın dayanılmaz hazzını yaşıyordum o an.  Sanki dünyaya o anı yaşamak için gelmiştim/k. O bir andaki göz göze gelişin süresini bilmiyordum ama kalbimin titrediğini ve o halin kelimelere gelmeyen bir tutulma hali olduğunu anlamıştım. Yine o an anlamıştım içime bıraktığı o şey neyse bundan sonra onunla yaşamak zorunda kalacağımı.

Ve kısacık o zamanda fark etmeyi öğrenmiştim:

İnsanın içine içine bakan ve o anı bir daha yaşatmamaya yeminli o bakışını… Yüzünde birden beliren ve gözlerindeki büyüye eşlik eden masumiyetini… Ve yine daha çok gece yaşadığı hissi veren gözlerinin gölgeliğini… Sakladığı duygularını… Ve yine sadece “benim için” hissi veren utanmışlığını… Ve özellikle de onu!

Doğru kelimeleri bir araya getirmekte zorlanıyordum.

Ne olduğunu tam anlayamıyordum ama sanki güzel ve hiç bitmesini istemediğim bir müziğin ritmine bırakmıştım kendimi­/belki de kendimizi. Sadece ikimizin duyabildiği bir müzikti bu.  

İçimde bir başkalık olmuştu. Karanlığıma bir meşale tutmuştu sanki. Ruhumun içinde ikinci bir ruh gibi ya da. Kendi muammasına çeken bu zamanda beni Âdem’in sınırlarında gezdirmişti. 

O bir anlık bakışta öyle bir anlam vardı ki sanki birbirimizi ezeli tanıyormuşuz gibiydik.  Eğer araya bir söz girseydi bu hissin dağılacağını bilircesine sustuk. Sanırım aşkın en karanlık tarafındaydık ve o an birbirimizeydik:

Yalnız.

Sadece ikimiz.

Sade’ce!

Bir kelime ilk defa bu kadar yakınıma gelmişti… O kelimeyi söyleyemezdim ama sanırım çoğul bir sözcüktü; daha önce kullanmadığım. 

İkimiz de yaralanmıştık.

Peki, ilk kanı kim dökmüştü? Sanırım bakışlarımızı aynı anda ateşlemiştik.

ϡ

Ertesi gün sınavım vardı ve gece göstereceğim performans sonucu belirleyecekti. Ama o karşımdaydı ya hiçbir şey umurumda değildi. Hem niye böyle bir karşılaştırma yaptığımı da bilmiyordum.

ϡ

Durakta sadece benim olmam onu biraz tedirgin etmişti. Yüzüme bıraktığı ölçülü bir selamla uzağımda durdu.

080 gelmek üzereydi.

Otobüs durağının bankında oturuyordum ve her iki tarafım da boştu. Hemen ayağa kalkarak kendimi abartılı bir hamleyle durağın dışarı attım.  Bu hareketim onu biraz güldürmüştü.

Bank boşalınca yine göz göze geldik. Bunu yapmamam gerektiğini dudaklarını birbirine bastırıp başını hafifçe yana yaslayarak anlattı. Gülümseyerek… Hafifçe ama.

Sonra oturdu. Elindeki çantasını sıkıca tuttu. Sanırım bu birbirimizin farkına varışın bir ayrıntısıydı.

080 gelmek üzereydi.

Aklımdan o kadar çok şey geçiyordu ki… Ama birisi en baskınıydı:

Sesini duymak!

Bunun imkânsız olduğunu bilsem de kalbime söz geçiremiyordum.

080 yanıp sönmeye başlamıştı.

“Bu onun otob…” diye mırıldanmaya –ki aslında benim de otobüsümdü- başlamıştım ki heyecanla ayağı kalktı. O anda ayaklarına kapanıp, “Biraz daha kalsan olmaz mı?” diye yalvarmak istiyordum. İşte o zaman hak vermiştim bir kadına köle olan erkeklere.

Peki, şimdi ne yapacaktım? O kadar roman, hikâye, şiir okumuş film seyretmiştim ama hiçbirisi bana fikir verecek güçte değillerdi.    

Otobüse binerken sanki bir şeyini unutmuş gibi hafifçe duraksayıp sağ yanına baktı; benim tarafıma. Sonra bir adım atıp çantasına yöneldi. Cüzdanını çıkarırken bir şey düşürdü. Ya da bana öyle gelmişti.

Ona bakmıyor gibi yapıyordum ama onu görüyordum. Yıllar sonra öğrenmiştim her erkeğin “mış gibi yapan” bu basit taktiği kullandığını.

Ve gitti!

“Geride kalmışlık” diye tarif ettiğim o an kendimi çok yalnız hissediyordum. Yabancısı olduğum bir yalnızlıktı bu.  

Olduğum yere çöküp o otobüse niye binmediğimi düşünmeye başladım.  Kendi kendime konuştuklarımın hiçbirisi “Niçin?” sorusunun yanıtı değillerdi. Galiba onun öyle olmasını belki de o anın “hep” bende kalmasını istemiştim.

Bir taraftan otobüsün gözden kaybolmasını izliyor diğer yandan da bu küçük rastlantının beni nereye taşıyacağını düşünüyordum.

Birden gözüm yerdeki bir şeye takıldı. Küçük bir anahtarlıktı bu. Üzerinde anahtarı olmayan anahtarlık… El işlemeli bir ayıcık. Otobüse binerken düşürdüğü ve aramızda ikimizi bir’imize bağlayacak sevimli bir ayrıntı. Ve o ayrıntıya iliştirilmiş tahtacığa  -kızdırılmış demirle- yazılmış bir isim ve şehir… Sevgilinin yaşadığı şehir.

ϡ

Ertesi gün, sonraki gün ve daha sonraki günler hep bekledim.

Aynı saatte.

Aynı durakta.

Onun oturduğu bankta.

Ama gelmedi.

Gerçeği anlamam uzun sürmedi:

Bundan sonra içinde sadece onun olduğu zamanlar yaşayacaktım.

Sonra kelimelerim!

Başkalarını değiştirme gücüne sahiptiler ama kendime söz geçiremiyorlardı. Güçsüz ve zayıftılar. Aslında zavallı.

Böyle zamanlarda annem gelirdi aklıma. O sihirli dualar bilirdi ve sanırım işe de yarardı. Benim kelimelerim anneminkilerine hiç benzemiyordu. Ve ben Tanrı ile hangi kelimelerle konuşacağımı bilmiyordum. Sanırım biraz da utanıyordum.

ϡ

Bir zaman sonra…

Günün getirdiği en küçük bir olay bana onu hatırlatıyordu. Gittikçe soyutlaşan umutsuz bir aşkın sonucuydu bu. O duygularımı daha da inceltmişti ama mantığımı benden almıştı. Kalabalıklar da korkutuyordu beni. Her zamankinden daha fazla yalnız kalmayı istiyor ve ancak sade mekânlarda huzur bulabiliyordum.  Galiba öyle zamanlar biraz da onunla buluştuğum anların adıydı.

En yakın arkadaşlarıma bile duygularımı açamıyordum. Açmak da istemiyordum aslında. Ancak yazarak rahatlıyordum. Kelimelere damlattığım mürekkep onun dünyasına girince her şey sanki “başka” ve “yeniden” oluyordu. İşte böyle bir zamanda yazmıştım o sözü:

Sevmek, u z a k t a güzel!

ϡ

Uzun zaman sonra…

Sabah gazete dağıtan çocuğun ayak sesleriyle uyandım. Ağzımda dünden kalan sigaranın acımsı tadı duruyordu. Bana kim olduğumu anlatmak için bekleyen saate baktım: 07.01… Oysa ona, “Beni 06.00’da uyandır” demiştim.

Hızla hazırlanıp kendimi dışarı attım. İki sıcak simit alıp Deniz Kafe’ye doğru yürümeye başladım. Kaptan’ın yanına. . .O garip adama…

Büyük acılar yaşamış, hayatı kitaplardan öğrenmemiş sahici bir adamdı Kaptan.  Ve o mekânı… Eskiler mezarlıklara “Suskunlar Mekânı” derlermiş. İşte Kaptan’ın mekânı tam da böyle bir yerdi.

Kaç saat orada kaldığımı hatırlamıyorum ama tam ayrılırken,

“Evlat, sana bir şair sorusu!” dedi Kaptan.

Bir şey demedim. Az konuşan bir adamın bu ünlemi şaşırtmıştı beni.

“Dünyanın en güzel şehri hangisidir?” diye sordu.

Ben asıl söylemek istediğini düşünmeye çalışırken güldü. Ve sonra ekledi:

“İçinde sevgilinin yaşadığı şehir, evlat!”

ϡ

Onun yaşadığı şehre de gittim.  

Belki de ona çok yakın bir kafede oturup saatlerce onu anlattığım romanımın üzerinde çalıştım.

Göremeyeceğimi biliyordum ve yine biliyordum ona yakın olduğum kadar uzaktım da. Ama sokaklarında dolaşmanın bana iyi geleceğini sanmıştım.  

Yanılmıştım.

O böyle bir şehirde doğmuş olamazdı.

O seyahat bana iyi gelmemişti. Artık oralarda duramazdım.

Durmadım da!             

Ϡ

Çok zaman sonra…

Yaşadığım şehirde “Kadın ve Edebiyat” üzerine bir bilgi şöleni düzenlenmişti. Üniversitelerin internet sitelerine abone olduğumdan bana etkinlik haberleri geliyordu. Yakın bir tarihte o üniversitede çok iddialı  “Şiir ve Kadın” konulu bir programın olacağından bahsediyordu metin. Konu ilgimi çekince konuşmacının adına gözüm ilişti.

Önce gözlerime inanamadım.

Evet oydu!  

Onu göreceğim bilinci öyle elde avuçta tutulacak bir duygu değildi.

Böyle zamanları seviyordum. Kavuşmaktan çok kavuşmaya giden zamanı.

Ondan zaman olarak çok uzak olsam da onu görmeyeli 10 yıl 4 ay 11 gün 9 saat olmuştu.

Yıllar sonra onu görebilecektim. Mimiklerini, tavırlarını… Ve tabii ki sesini duyabilecektim. Belki de bir iki mısra şiir de okurdu.

Bunu istiyor muydum?

Evet!

Bunu gerçekten istiyor muydum?

Hayır!

Gitmezsem durabilir miydim?

Hayır!

Adını defalarca internete yazmış ama son tuşa basmaya bir türlü cesaret edememiştim. Yine edemedim.  Evet itirafımdır:

Korkuyordum.

Ya yıllardır hep yanımda duran ve umutsuz da olsa birbirimize iyiden iyiye alıştığımız o “şey” kaybolursa! Ya hissettiklerim beni terk ederse! Bu “ya”lar hiçbir zaman bir soruya dönüşmüyor; ünlem olup saplanıyordu göğsüme.

Bir tarafım ona delicesine koşmak istiyor; bir yanım da suyun taşa sabırla belki de inatla vurduğu, onsuz saatlerin sarhoş kadehlerini kaybedeceğimi düşünüyor ve kahroluyordum.

Eğer beni görürse onunla hangi kelimelerle konuşacaktım? Nasıl hitap edecektim? İsminin sonuna bir şeyler ekleyecek miydim? Ya da ekleyebilecek miydim?

Belki evlenmiş bir kadın olmuştu. Çocukları olmuştu. Ama ben hiç evlen/e/memiştim.

ϡ

O günün sabahı…

Sabah kalktığımda bedenimde kontrolsüz bir terleme vardı. Üstüne titreme de eklenince kendimi yataktan dışarı attım. Bütün bunlara rağmen nefes alıp almadığımı anlayamayacak kadar meşgül hissediyordum kendimi. Sanki acıların değdiği yer benim vücudum değildi.

Sebebini biliyordum bunun.

Bir şey yapmalıydım… Koşmak, çığlık atmak ya da henüz aklıma gelmeyen ama  o an düşünemeyeceğim bir şey olmalıydı.  

Ocağı kahve suyu koydum. Tam duş almak için banyoya giriyordum ki kapı çaldı.

Bir anket için gelmiştik!”

“Şimdi olmaz!”

“Çok kısa sürecek!”

“Şimdi olmaz!”

“Çok az ama!”

“Şimdi olmaz!”

Pişman olacağımı bile bile kapıyı anketçinin yüzüne kapattım. Evet, şimdi olmazdı.

Kahvemi içememiş, duş alamamış ama anketçinin sıkıntısını yüklenmiştim.

Konuşmaya daha beş saat vardı.

Dışarı çıktım. Sahile giden dar sokaklara sıralanmış lüks kafelerdeki insanlara gözlerim değerek yürümeye başladım.  Neşeyle kahkaha atıyorlardı.  O zaman fark etmiştim; gülen insanların birbirlerine benzediklerini. Ama acılar/hüzünler farklı farklıydı.

Onlara biraz da imrenerek Kaptan’ın yerine yürümeye başladım.

İçeri girdim.

Kaptan ile göz göze gelince yüzüne sade bir gülümseme bıraktı. Ona bakışımdan anlardı oraya hangi yükle geldiğimi. Onu biraz da bunun için seviyordum galiba.

“Özlüyorsun evlat!” dedi gözlerini içine çekerek. ”İnsan sahip olmadığı şeyi özleyemez ki!”

Kaptan sanki beni biraz sonraya hazırlıyor gibiydi.

Biraz sonraya!

ϡ

Biraz sonra!

Onun konuşacağı salon ağzına kadar doluydu. Kendime öyle bir yer bulmalıydım ki hem çok yakın hem uzak olmalıydı. Ben onu çok iyi görmeliydim ama o beni görmemeliydi.

Keşke zaman orada dursaydı. Hep onu bekliyor olarak. O gelmeseydi ama ben bekleseydim. Hep bekleseydim.

Diye yazmıştım yıllar sonra günlüğüme…

ϡ

Hiç yaşlanmayan büyücü bir kadın gibi hayal etmiştim onu. Baktıkça güzelleşen ve hep o anı yaşatacak büyücü kadın.  

Ama öyle değildi.

Ihlamurun ilk rengine benzettiğim yüzündeki o sadelik çoktan kaybolmuştu.  Suyu çekilmiş coşkun bir ırmaktan geriye kalan çirkin kalıntılardı sanki.   

Üzerinde tilki grisi bir elbise vardı ve hiç yakışmamıştı.

Ve o gözler!

İçinde ne utanmışlığın o büyüleyici sadeliği kalmıştı ne de o gizemli tereddütü. Uzmanlaşmış bir bakışı vardı ve ben onu hiç sevmemiştim. Hâlbuki ondaki belirsizliği ne kadar da sevmiştim. Onlar benim konuşmayan sevimli hayaletciklerimdi: Zararı sadece bana dokunan canavarcıklarım belki de. Yıllar nasıl da çekip almıştı bende bıraktıklarını.

Kendimi toparladım.

Sahnede bir konuşmacıdan daha çok hayatının son sahnesini oynayan bir kadın vardı.

Bütün salonu gözlerinden geçirdi. Bazılarına gülümsüyor bazılarını da hızlı geçiyordu. Hâlbuki o gözler sadece benim içindi.  

Seyircilerden yorulan gözleri salonun gereksiz ayrıntılarına yöneldi. Sanırım organizasyonda bir eksikliği bulmuştu. Etrafındakilere talimatlar yağdırmaya başladı.  Çelik gibi bir kararlılığı vardı. Kendine güveni tamdı. Sahneyi bir tiyatrocu gibi rahat kullanıyordu. Belli ki kendini iyi yetiştirmiş, iyi bir kariyer yapmış, alanında iyi bir yere gelmişti… Ama bende kalan:

Büyüsünü!

Yıllarca onu yanımda taşıdığımı…

Sade’liğini…

Tereddüdünü…

Bir erkeği kadından ayıran ince çizgilerini…

Ve sadece bana olan o gözlerini kaybettiğinin henüz farkında değildi.  

Yüzümü başka tarafa çevirdim. Bir erkeğin gözlerinin savunmasız bir kadının teninde dolaşması ne kadar iğrenç bir şeymiş Tanrım!

 Utanmıştım.

Hem Tanrı’dan hem annemden.

Zaman geçtikçe açıklayamadığım ve sanki biraz da öyle olmasından hoşlandığım “haksızlığa ve azıcık ihanete uğradım” duygusuna kapılmaya başladım.  

ϡ

Konuşmanın birinci bölümü bitmiş bir kahve molası verilmişti. Artık orada işim olmadığına düşünmeye başlamıştım ki yanına bir adam geldi. Resmetmekten utanacağım kadar çirkin bir adamdı. Kim olduğunu anlamıştım. Onun omuzuna dokunuşundan… Onun da ona gülümsemesinden… Birlikte salonu terk ettiler.

Orada olmaktan daha da utanmıştım.

Tam sessizce ayrılacaktım ki vücudumda bir soğukluk hissettim. Bana ait olmayan bir şeydi bu:

Ayıcık!

Önce ikimizin ama şimdi sadece onun olan ayıcık.

Salonda sadece ben kalmıştım. Etrafıma iyice bakıp kimselerin olmadığından emin olduktan sonra kürsüye yöneldim. Seri bir hamleyle ayıcığı masaya bıraktım. Sonra uzaklaşıp beni göremeyeceği aynı sütunun ardına saklandım. Ayıcığı eline alacağı o ana kilitlenmiştim.  

ϡ

Kahve molasından sonra yüzü gülüyordu. Salona yine o çirkin adamla birlikte girdi. Masaya oturdu. Salona yavaş yavaş giren dinleyicileri de kısa kısa selamlayıp onlara gülümsüyordu. Önündeki sudan bir yudum almak için hamle yapmıştı ki ayıcığı fark etti.

İşte şimdi!

Elinde!

Gözlerindeki o kendine güven hali birden kayboldu. O abartılı kalabalıktan utanır gibi olmuştu.

 Salona göz gezdirmeye başladı. Ama bu seferki başkaydı… Çok başka. Yüzünde o ilk günkü bakış canlandı sonra büyüdü… Tıpkı eskisi gibi…

Çıkarken onunla göz göze gelmemek için kendimle çok mücadele ediyordum. Ama yapamadım. Ona bir daha baktım. Aslında son defa.

Yine de beni arayan gözlerini sevmiştim.

Ϡ

Aramıza bir kelime girmemişti/girememişti.

Girse farklı olurdu?

Belki. 

Zaman zaman, “O gerçekten var mıydı?” demekten kendimi alamıyordum.  Ama “dahası” hayalimdeki o kadın gerçeğinden daha güzeldi.

Keşke o gün oraya hiç gitmeseydim. Her daim içimde duran o küçük umut sönmezdi belki de. Ama her şeye rağmen bu yenilgiyi sevmiştim. Artık günlerimi mağdur olmanın şehvetiyle geçirebilirdim.  Hem şair sözleri bu zamanlar için değil miydi?

“Uzun bir yol gibidir gözleri insanın

Gelip geçen bir şey iyileşmez

Bu gece bu hat üzerinde

İyileşen zamandır,

İnsan iyileşmez!”

2 thoughts on “SEVMEK, u z a k t a GÜZEL!

  • Mart 18, 2019 tarihinde, saat 05:25
    Permalink

    Akilla yurek el ele vermis, sarki gibi siir gibi bir metin…

    Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir