“Beni Affet!” Bile Diyemedim Sana

Hep korktum Ey Okur!

Ve korkacağım:

 Bir gün karşıma çıkıp da, “Bu hikâye gerçek mi?” demenden/diyebilme ihtimalinden.

Onlarla aynı sınıfta olsak da birbirimize sırtımız hep dönüktü.  Galiba bunun böyle olmasını biraz da ben istiyordum. Haksızlık ettiğimi bilirdim ama sınıf arkadaşlarımı bir türlü sevememiştim. Gizemleri olsun, derin baksınlar, kırılgan, nazik olsunlar istiyordum. Az konuşsunlar hatta hiç konuşmasınlar, anlatacaklarını bakışlarıyla anlatsınlar istiyordum. Ama öyle değillerdi. Her şeye gülüyorlardı, acı çekmeyi sevmiyorlardı, aralarındaki ilişkileri çok çabuk tüketiyorlardı. Ve nasıl âşık olacaklarını bilmiyorlardı.

Çoğunluğun yargısında arka sıralarda unutulmuş kitap manyağıydım. Derslerim parlak değildi. Okul takımına girememiştim. Tiyatro seçmelerinde de ancak yedekten bir rol düşmüş onu da sonra ben istememiştim. Galiba tek özelliğim okuyup yazmaktı. O da her şeyden ve herkesten uzaklaştırıyordu beni. Dersten aşırdığım zamanlarda okuduğum kitabı fark eden öğretmenlerin, “Sonra oğlum, bunlar sonra!” demelerinden de nefret ediyordum. Her günü aynı olan çok yıllar okula gitmiştim ve artık sıkılmaya başlamıştım. Okulu tek çekilir kılan onun varlığıydı.

Evet, onun!

Birbirimizden habersiz iki ırmak gibiydik onunla. Mümkün olmanın bütün ihtimallerinin dışında akıp gelmiştik buraya… Bu küçük deniz kasabasına.

Onu gördüğüm o ilk anda her şeyi bir şey için feda edebileceğimi anlamıştım.  Şairin,  “Sevmek, ne uzun kelime!” dediğinden habersiz bana yasak olana meyletmişim.

İlk bakışımı yakaladığında ondan ne çok utanmıştım. Sonra biraz alışsam da her karşılaşmamızda o ilk anı hisseder ve utanırdım. Başkalarının aksine bu duyguyu/ utanma duygusunu severdim. Aramızda sadece onun koyduğu kuralları kapsayan gizli bir anlaşma vardı sanki. Onun istediği kadar onun olurdum. Ne bir adım ileri gidebilir ne de geri çekilebilirdim. Ama evlere dağılıp kasabanın ışıkları kapandığında… İşte o zaman bir hayal âlemine dalar ve sadece benim kurallarım geçerli olurdu.

En çok da o hüzünlü hali hoşuma giderdi. Hep anlatamadıkları varmış gibi gelirdi bana. Onları dinlemeyi ne çok isterdim/istemiştim.

Merhametliydi.

Hem öyle merhametliydi ki karıncalar incinmesin diye suyu toprağa yavaş boşaltan eski kadınlar gibi gelirdi bana. Bir yaprağın ölümüyle ruhu titrerdi. Arka bahçede yürürken bir çekirgeye basmış ve onun yerde kıvrılması karşısında gün boyu ağlamıştı. O gün bacağı kırılan çekirge olmayı –benim için üzülsün diye- ne çok istemiştim.

Küçük evimin balkonundan onun penceresini görürdüm. Sonradan sınıfta, “Bu gece sabaha kadar kitap okuyacağım!” demesiyle odasını da öğrenmiştim.

Sonradan sınıfa okuduğu kitapları da getirmeye başlamıştı. Teneffüslerde herkes sınıftan çıktığında sıralarımızda okur zaman zaman birbirimize tebessüm ederdik. Aynı şeyi yapmanın bir tanışıklık haliydi bu. Bir keresinde okuduğum kitabı merak etmiş ve izin almadan kapağını çevirmişti. O yakınlığı ve anlamlı gülümsemesi ne iyi gelmişti bana.   

Sınıfa evde okuduğu kitapları getirmeye başladıktan sonra bende de aşırı okuma arzusu patlamıştı. İsmini öğrenir öğrenmez o günün akşamında o kitabı kitapevinden alır ve geceyi beklerdim. Herkes yattıktan sonra penceremi açar ve ışığı sönene kadar okumaya devam ederdim/ederdik. O bunu bilmezdi.

Sabahları ilk işim kitabındaki ayraca bakmak olurdu. Hemen hemen aynı sayfa ilerlemiş olurduk. Bu çok büyüleyici gelirdi bana.

O kadar roman okuyan birinin aşkla ilgili yorumlarını da merak ederdim. Saklansa da hep aşkın takvimini iyi bildiğini düşünürdüm. Ama yine de okuduğu o kitaplardan da onların yazarlarından da kıskanırdım onu. 

Onu anlattığım cümlelerim hep uzun olurdu. Birinin birini anlattığı kelimeleri sevmez hep yeni/ilk defa kullanılacak kelimeleri arardım.  

Sonra… Çok sonra…

Bir hafta okula gelmemişti. Işığı da yanmamıştı.

Sınıfta onun isminin geçtiği bir ortama kulak kabartınca duymuştum o cümleyi:

“Belki de istemeye gelmişlerdir!”

Orta yere. Öylece. Bir kahkaha eşliğinde bıraktı/ lar.

 “Kimmiş?” dedim o güne kadar konuştuğum cümleleri sayabilecek kadar az olan kıza.

“Ne bileyim ben! “ dedi gözlerini devirerek. “Hem sen konuşabiliyor muydun?” diye de ekledi. 

Konuşmadıklarımdan yargılanıyordum.

“Bazen!” deyip yanlarından uzaklaştım.

Haberin şaka mı ciddi olduğunu bilmiyordum ama o gün eve geldiğimde duygularım da değişmeye başlamıştı. Onun geçtiği cümlelerin hepsinin sonuna olumsuzluk eki koymaya başlamıştım. Bunu istemiyordum ama kendime de engel olamıyordum.

O gece onu istemeye gelen –ya da geldiği söylenen- adam/kötü adam ile ilk karşılaşma anını bir tiyatro haline de getirmiştim:

Kötü bir adam… Yok, yok çok kötü bir adam… Kaç gündür tuzağına düşüreceği bir kız bulamamanın can sıkıntısıyla parklarda dolaşmaktadır. Tam ümidini kesmek üzereyken bankta tek başına oturan güzel bir kız görür. Güzelliği karşısında adeta aklı başından giden adam her zamanki oyununu oynamaya başlar.

“Sizde Yunan tanrılarının güzelliği var bayan!”

Ne olduğunu anlamayan güzel kız önce irkilir.

“Anlayamadım!” der. Aslında sözü adamdan bir daha tekrar etmesini istemektedir.

Beklediği zayıflığı yakalayan adam söze daha fazlasını katarak devam eder:

“Sizde Yunan tanrılarının en güzelinin güzelliği var bayan!”

Öfkelenmesi gereken bu iltifatın karşısında genç kızın adeta aklı başından gider. Kendini sözün büyüsüne çoktan kaptırmıştır.  

 “Öyle mi?”

Aslında bu cümleyi o söylemezdi ama ben yine de kendimi zorlayarak yazmıştım. Onun kötülerin eline düşüp kıymetimi anlamasını istiyordum. İnsan en sevdiğine buna yapar mıydı? O gün yapabileceğini anlamıştım.

Kötü adam sabırsızdır.

 “Ama size kötü bir haberim var bayan! Ne yazık ki o güzelliğinizi sadece aynalarda görebileceksiniz!”

Genç kız irkilir. Az önce yüzünde hiç gitmeyecek gibi duran o gurur dağılır ve yerini derin bir endişeye bırakır.

Genç kızın duygularıyla istediği gibi oynayabileceğini anlayan kötü adamın keyfine diyecek yoktur. Ve son darbesine hazırlanır:

 “Ama isterseniz size güzelliğinizi hatırlatacak benim gibi…”

Diye cümleyi bitirmek üzereyken sahneye ben giriyorum ve haykırıyorum:   

 “Size güzelliğinizi hatırlatacak o gözleri çoktan kaybettiniz bayan!”

Kurgu kötü bir arabesk filminin kopyası gibi dursa da içimdeki yangına iyi gelmişti.

Ya söylenenler doğruysa!

Bunu aklımdan atamamıştım ama biraz da alışmıştım.

Aradan geçen zamanda sanki daha sadeleşmiş ve durulmuştu. Yalnız takılmaya başlamıştı. En samimi arkadaşlarıyla bile fazla görünmüyordu. Ne gece ışıkları yanıyordu ne de sırasında kitap vardı. Ben de okumayı bırakmıştım.

Sabah sınıfa her girişimde yüzünde hikâyesinden izler arıyordum. Onunla ilgili en küçük bir ihtimali gözümde büyütüyor ve orasını yaşayacak bir yer haline getiriyordum. O günden sonra bir daha anlamıştım onsuz bir hayatın kıyametim olacağını.

Ama henüz sınanmamıştım.

“Matematikçi İmdat geliyor!”

Okulda bu ünlemi heyecanla kullanmayan öğrenci yok gibiydi. Kız olsun erkek olsun herkesin onunla bir hatırası vardı. Adından da kendinden de korkardık. Yaz kış üstü üste iki pantolan giyerdi ve genellikle alttaki uzun olurdu. Bundan dolayı öğrenciler ona “Pantolon” ismini takmışlardı. Ne matematiği ne de Pantolon’u seviyordum. Yüzü hiç gülmezdi. Onunla bir anlık muhatap olmak bile gün boyu moralimizi bozmaya yetiyordu. Büyük ve güçlü elleri vardı. Başparmağı ile orta parmağı sigara tutmaktan sararmıştı. Teneffüslerde diğer öğretmenlerden ayrı oturur ve devamlı pahalı Küba purosu içerdi. Yıllardır değişmeyen bir kuralı vardı: Her dersin sonunda mutlaka birini tahtaya kaldırır ve öğrencilerin deyimiyle onları manyağa çevirirdi. Bu seanslarda genelde –sıfır verdikten sonra- küçük çaplı hakaretlerle süslerdi. Keşke hep o kadarıyla kalsaydı!

O gün…

Sıkıcı, bunaltıcı ve hiç bitmeyecek gibi duran dersin sonuna gelmiştik. Pantolon bu dakikaları çok severdi. Hem de çok.

Herkes tam saatlerine –çaktırmadan- bakmaya başlamışlardı ki kırmızı kaplı not defterini çıkarttı.  Bir gözüyle not defterinden bir şeylere bakıyor diğeriyle de bizi radarlıyordu.  Sonra aradığını bulmuş gibi yapıp defterini masaya bıraktı. Herkes nefesini tutmuş Pantolon’un bakışlarının üzerinde durmaması için dua ediyordu. Ama o kime bakacağını biliyordu.

Gözleri ona yaklaştığında parlıyordu. Evet, anlamıştım. Ona kaldıracaktı. Evet, bunu anlamıştım.

Biliyordum ona hakaret edecekti. Aşağılayacaktı. Utandıracaktı. Bir şeyler yapmam gerekiyordu.

Arkadaşlarımın garip bakışları altında ayağı kalktım ve dışarı bakınmaya başladım. Bu o güne kadar kimsenin cesaret edemeyeceği bir hareketti. Onunla da kalmayıp iki sıra ötedeki arkadaşıma teneffüse kaç dakika kaldığını sordum. Normal şartlarda hemen beni tahtaya kaldırıp, “Ben sana söyleyeyim!” deyip haddimi bildirirdi. Ama ilginç bir şekilde Pantolon’un dikkatini çekmeyi başaramıyordum. Yanımdakilerin, “Oğlum daha fazla kaşınma istersen!” uyarılarıyla yerime oturdum.

Son bir umutla Pantolon’un gözlerine baktım. Taa içine.  Aman Tanrım ne korkunçtular! Kim bilir onun bakışını içine alıp ne kadar koyulaştırıp geriye kan pıhtısını bırakmıştı!

 “Gel tahtaya!”

Fiili öne almıştı.

O yerinden kalkmadı.

 Pantolon biraz daha sinirlenerek emrini tek kelimeye indirdi:

“Gelsene!”

Alnında biriken ter damlaları kaşlarının arasından yavaşça aşağıya inerken yakalamıştım bakışını. Olacakları sezmişçesine savunmasızdılar.

“Dönem ödevinin kâğıdı çizgili olacak demiştim!”

Bir yanıt alacağından değil biraz sonra vereceği cezaya sınıfı inandırmak içindi bu ayrıntı. Daha sonra anlamsız birçok şeylerden daha bahsetti ama anlayamadım.

Ama o sustu. Hep susardı zaten. Susmasını iyi bilirdi. Ona susmak çok yakışırdı.

“Konuşsana!” dedi daha da büyüyen öfkesiyle Pantolon.

O yine sustu. Onu çıldırtacak kadar. Bir suçlu gibi değil; infazını bekleyen bir kahraman gibi hep sustu.

Pantolon ’un birden elleri titredi. Bir öğretmenden daha çok canavara dönüşen gözlerindeki nefreti daha da belirginleşti. İnsafın bütün kapılarını kapattığını anlamıştım.

Yer yarılmış, gök delinmiş ve deniz kabarmıştı sanki. Sınıf tuhaf bir sessizliğe teslim olmuştu. Kimse birbirine bakamıyordu.

Aslında en acınacak durumda bendim. Hayallerimi süsleyen kız gözümün önünde tokatlanıyor ve ben bir şey yapamıyordum.

Pantolon artık yumruklarıyla hırsını alamamış onu tekmelere başlamıştı.

Ne yerinden kalkabiliyor ne de bir şey söyleyebiliyordum. Bu çok utanç vericiydi.

Ve bütün sınıfın şahitliğinde o söz döküldü dudaklarından:  

“Vurmayın artık! Ben hamileyim!”

Sessizce tekrarladı:

“…Ben hamileyim!”

Ben son cümlenin ne anlama geldiğini anlayamayacak kadar kendimden utanıyordum.

Bu da bir niyet sayılır mı ama zamanında kuramadığım kelimelerin kazasına niyetlenmiş gibiydi herkes. Unutmayı istemek! Bir dua olsa gerek… Yani pişmanlık… Aynı suda bir daha yıkanamayacak insanoğlunun hali ne büyük bir trajediymiş.

Pantolon biraz durur gibi oldu. “Yalan söylüyorsun!” diyerek son tekmeyi de vurup sınıfı terk etti.

Kimse yerinden kalkıp yanına gitmeye cesaret edemiyordu. Sadece ben değil herkes utanmıştı.

Başını kaldırıp bana bakar gibi oldu. Ama sadece bana. Ne kadar utandığımı görebilsin diye yüzümü başka tarafa çevirmedim/çeviremedim.

Yanına gitmek isteyen kız arkadaşlarına el işaretiyle “gelmeyin” yaparak karnını tuttu. Sonra da karanlık şehrin üstüne uzun yoldan gelmiş yorgun bir yolcu gibi bıraktı kendini.

⁓                              

Bir yıl sonra…

Yaz gelmiş insanlar kendilerini sahile atmıştı. Bende kasabanın en büyük okulunun bahçesinde oturmuş hiçbir zaman bitmeyeceğine inandığım kitabı karıştırıyordum.  Elimdeki roman dünya klasiklerindendi ama içimde çoğalan/aslında gitmeyen o şeyin yanında cümleler anlamsız kelime yığınlarına dönüşüyordu.

 “Nasılsınız?” dedi son iki heceyi abartarak.

Bu onun vurgusuydu. O olaydan sonra sadece bizi değil bütün kasabayı da terk etmişti. Sınıftakiler de ertesi gün eski neşelerine geri dönmüşlerdi. O anı biraz daha akıllarında tutamazlar mıydı? İşte bu yüzden onları bir türlü sevememiştim.

O anda ikimizin kalbine de ayrı şeyin düştüğünü anlamıştım. Onda hayal kırıklığı bende bin pişmanlık. Keşke geri dönüp o zamana evet o keskin dönemece geri dönüp Pantolon’un karşısına geçip, “Eğer vuracaksan bana vur!” deseydim. Keşke.  Aslında her gün yaptığım bir yazıklanmaydı bu.  

Bekledim.

Yüklemleri olmayan devrik cümlelerime inat belki bir iki ödünç mısra dudaklarıma yürür diye bekledim.

Olmadı.

İçimde tuttuğum ve gittikçe çoğalan duygulara hafızamdaki kelimeler yetmiyordu. Aslında o kalbime düştü düşüle kelimelerim de azalmıştı.

Ondan uzakta çoğalan şeylerin aşka dâhil olduğunu da anlamıştım. Yine o anda aşkın dokunmamak olduğuna yemin edebilir, yakınlığın aşka ihanetini bütün kasabaya haykırabilirdim. Sevmek ondan öte bir şeydi.

Bütün bunların zihnimde geçiş süresini bilmiyordum ama yüzüne bakmaya cesaret edemiyordum. Aslında hep orada kalmak istiyordum. Utanmış bir yüzle onun karşısında.

Son iki hecedeki vurgu zihnimde bir daha gidip geldi.   

 “Nasıl olayım ki!” diyerek cevap verir gibi oldum ama bu o kadar kısık çıkmıştı ki ona ulaşmadı bile. Sonra bir hatayı düzeltir gibi mırıltıyla cümleyi değiştirdim:

“Öylesine işte.”

Sözleri birden alevlendi.

“Hâlâ okuyorsun!” dedi beni sahiplenir gibi.

Cevap veremedim.

“Birini mi bekliyorsun?” dedi.

Ne çok şey yüklemişti o küçük soru işaretinin içine.

Ayaklarım titredi. İki omuzum arasından ateş yayıldı. O zaman kendimi hayali bir söz düellosunun içinde buldum.

Sanki dedi:

 “Korkma benden ne olur! Bak kalbimiz aynı çiçeğin kokusunu almış gibi nasıl da birbirine yaklaşıyor.”

O an bütün yasaklar çekildi gözlerimin önünden. 

Sanki dedim:

 “Gidelim buralardan çok uzaklara. Ve bir daha geri dönmeyelim!”

Sanki güldü. Sanki inanmadı. Sonra sanki dedi:

“Herkesle ve her şeyle başa çıkar da kalbine yenilir insan.”

Sanki dedim:

“Ya hikâyen/hikâyemiz?”

Sanki dedi:

“Sen de diğerleri gibi sadece duyduğuna inandın.”

Hep eksik olduğumu hissettiriyordu bana.

Sanki dedim:

“Bazen hayat senden içinde ne olduğunu bilmediğin bir boşluğa elini sokmanı ister.”

Sanki dedi:

“Yapar mıydın?”

Sanki dedim:

“Hiç tereddüt etmezdim!”

Ne büyük bir yalandı bu Tanrım! O gün sınıfta sınanırken bunu yapamamış ama söz kelimelere gelirken…

Sonra sanki dedim:

“Öyle sevdim ki!”

Yenilgiyle/haklı bir sitemle mırıldandı sanki:

 “Deli çocuk, feda edemediklerin varken nasıl sevebilirsin ki! Ama yine de hep orada kal. Değil mi ki ezeli tanışıklığımız var artık.”

 “İçimde tuttuğun yer azalmadı ki!” diyemedim. Gözlerinde onu birinin beklediği ihtimalini düşünerek diyemedim.  Sustum.

O da sustu.

 “Hayır!” dedim. “Hayır, kimseyi beklemiyorum!”

Aslında ne çok bekliyordum.

Yakında durarak ne uzun yol yürümüşüz birlikte. Kalbimin kelimeleri dilimin ucuna gelmek istemiyordu. Hâlbuki hep bu anı beklemişlerdi.

Sustu.  Her şeyi biliyor gibi. Beni onaylıyor gibi. Aynı kitabı okurken kahramanların yaptığı gibi…

İçime tutup tutup bıraktığı şeylere bir türlü sahiplenemiyordum. Sebepsiz değildi bu.

“Yuh sana!” diyordum. “Yuh ki o gün sınıfta bir şey yapamadın!”

Bir süre daha öylece kaldık. Sonra bir daha gelmemecesine gitti.

İçimde ne hissedeceğime karar verenle anlaşmak zorundaydım artık. Ama yine de hafiflemişti sanki içimde tuttuğu yer. Artık bu yalana da kendimi inandırmak zorundaydım.

Bir zaman sonra…

İyi ki deniz vardı.

İyi ki ona koştuğumda kavuşacak kadar yakınımdaydı.

Sonsuzluğa gider gibi gittim onun kollarına. Kendimi onun göğsüne öylece bıraktım.  

Meraklısına Not:

Artık ne o sınıfta ne de kasabada durabildim. Değil mi ki onun ışığı hep karanlıktı artık. Babamın benim bakışlarımda beklettiği büyük şehri onaylamıştım.

Ona gelince!

Bir daha haber alamadım/almak istemedim.

Pantolon hiçbir şey olmamış gibi okula devam etti. Herkes onu şikâyet etmesini ve canına okumasını salık verdi ondan ama o onu affederek cezalandırdı.

5 thoughts on ““Beni Affet!” Bile Diyemedim Sana

  • Mart 31, 2019 tarihinde, saat 17:20
    Permalink

    Lamii K. her öyküsünün üstüne koyarak ilerliyor sanki. Sevdaya dair yazınca kalemi çözülüyor adeta…

    Yanıtla
  • Nisan 1, 2019 tarihinde, saat 08:13
    Permalink

    Bu hikayeler hep kötü mü bitmek zorunda. Ama öyle olmasa bu kadar etkilemez insanı.
    teşekkür ederim.

    Yanıtla
  • Nisan 1, 2019 tarihinde, saat 18:02
    Permalink

    “İyi ki deniz vardı.

    İyi ki ona koştuğumda kavuşacak kadar yakınımdaydı.

    Sonsuzluğa gider gibi gittim onun kollarına. Kendimi onun göğsüne öylece bıraktım. ”

    Acaba gerçekten deniz mi yoksa kızın ismi mi?

    Yanıtla
    • Nisan 1, 2019 tarihinde, saat 20:25
      Permalink

      kızın ismi olsaydı ilk harfi büyük olurdu herhalde 🙂

      Yanıtla
  • Nisan 15, 2019 tarihinde, saat 22:37
    Permalink

    Yine enfes bir hikaye..Kucuk dereleri coskun irmaklara ceviren bir uslup var. Kalemine, yuregine saglik azizim!

    Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir