İki Mısır

Bazı insanlar vardır ya hani… İsmiyle bile iyileşir insan… İyi gelir hatırlamak onu… Hasibe Teyze tam da öyle biriydi.


Mısır mevsimiydi.

Etrafta mısır koçanları vardı.

Hava da öyle güzeldi ki…

“Mısırlar tamam Ahmet!”

“Koçanları da çuvalladın mı ana?”

“Boynu devrilesice, ne zaman unuttum ki?”

“Ya odunlar ana?”

“Uçtu bile.”

“Ekmekler de sende ana! Bak bizim oğlanlar-dört mısır satıcısını kastederdi- ha geldi gelecek!”

“Yılan kavurması seni!”

“Ya ana sahiden diyom!”

“Onların her biri bana Ahmet, evladım. Hiç unutur muyum?”

Kazanın içinde mısırlar pişerken kuzinedeki ekmeğin kokusu da iyice kendini hissettirmeye başlar. Hasibe Teyze ekmeği çıkarırken Ahmet de çay bardaklarını yer sofrasına koyar. Ben onların bu tatlı telaşlarını seyrederken kapıda dört genç görünürdü. Selamlama ve karşılama hep aynı olurdu.

“Hasibe Teyze!”

“Gelin yavrularım gelin, kapı açık.”

Arnavut böreği, zeytin, peynir, ev yapımı ayva reçeli ve bir tekne dolusu kuzineden yeni çıkmış ekmek. Bir kısmı köylerden bir kısmı da uzak mahallelerden gelen gençler işe çıkmadan evvel bu bereketli sofrada soluklanırdı.

Kahvaltıdan sonra sıra uğurlamaya gelirdi. Hasibe Teyze kapıya çıkar ve elindeki mısır mangalıyla –mısır utacağı- tarif ederdi:

“Bakın yavrılar, her birinizin kazanında yirmi tane fazla mısır var. Bunlar göz hakkı. Mısır verirken etrafınıza iyi bakın…Alamayan, gözü düşen, utandığı için göz kaçıran… Bu mısırlar onlar için.”

Önce en uzak mahallelere gidecek araba koşulur, ardı sıra diğerleri yola çıkar ve sokaklar Hasibe Teyze’nin mısırlarıyla şenlenirdi:

“Mısssııır…Mısssıırr….Süttttt…Süttt…”

Emekçiler gönderildikten sonra sıra Ahmet’e gelirdi. Onun uğurlama merasimi daha teferruatlı olurdu. Hasibe Teyze elindeki mısır mangalıyla Ahmet’e hafifçe/sevgiyle vurur ve  “Sen de etrafına iyi bak yılan kavurması. Boynunu bükmüş, alamadığı için içim içim olan, utanan, garip ve fakiri iyi gözle. Yanına çağırıp onları utandırmadan onlara, ‘Bu mısırları size Hasibe Teyze’niz gönderdi!’ de emi. Sonra sattığın yerde başka mısırcılar varsa orada satma. Rızıklarına engel olma. Çocuklara da –dört emekçi- arada bir bak. Bize emanet o yavrılar” sözlerini Ahmet sanki ilk defa duyuyormuş gibi, “Tamam güzel anam benim!” diyerek dinler ve sanki bir daha gelmeyecek gibi annesiyle vedalaşırdı.

Hasibe Teyze oğlu Ahmet’i “yılan kavurması” diye severdi. Bununla neyi anlatmak isterdi bunu hiç soramamıştım ama bildiğim bir şey vardı ki onu çok severdi. Hem öyle severdi ki akşam eve gelip, “ana” diyene kadar dudaklarında sadece kendisinin bildiği sözlerle beklerdi onu.

Dudaklarında her daim dünyayı ateşe verecek bir kelime/az bir kelime olurdu. Ama onu uzaktan seyreden sanki ruhu bir avcının avucunda rehin kalmış sanırdı. Öyleydi de.  Ve yine sanki şehrin bütün suçlarını kendi işlemiş gibiydi… Biraz da yenilgiyi baştan kabullenmiş bir kadındı.

Yürürken boyunun kısalığından adımlarını bütün bir bedeniyle atar sonra da tatlı tatlı gülerdi. Ahmet bu halini görünce manalı, “Adile Naşit anam benim!” deyip sarılırdı ona.

Az ile yetinip kapısını geceye huzurla kapatan bir kadındı Hasibe Teyze. Onu her gördüğümde tablosunu yapmak ve şehrin en görünen yerine asmak isterdim. Neye veya nelere katlandığını bilmezdim ama onun yanından ayrılırken bende kalan hep hüznü olurdu.

Keyfi olduğunda da kendi ifadesiyle muhabbetin belini kırardı. Bir keresinde Ahmet ile aramızda konuştuğumuz konulara gülerek girmiş ve, “Evladım, evlenirken aman dikkat et!” demişti.

“Niye Hasibe Teyze?” diye sorduğumda da o kendine has üslubuyla cevap vermişti:

“Karı vaa, karıcık vaa yavrım!”

“Nasıl yani?” diye ısrar etmem işe yaramamış, “Karı vaa karıcık vaa didim ya, yavrım!” diye hafif bir fırça da yemiştim. Sanırım erkeğin yanında duran ona destek olan, evinin hanımı çocukların annesi olan kadın ile görünür gibi yapıp ilgisiz  “karıcık” arasındaki farkı anlatmak istemişti. Ama belki de kelimelere gelmeyen daha başka şeyleri…

Bazı zamanlar  daha çok akşam işleri bitirip kuzinede çay demledikten sonra Ahmet’i kucağına yatırır –bunu Ahmet hiç sevmezdi- ve hikmetli sözler fısıldardı kulağına.

“Sıkıntıyı sıkıntı yerinde düşünme, uzaklaş”, “At, arabasını kusursuz haydarım sürer”, “Mavin olunmadan şoför olunmaz” ,“Gurura ilaç acz’dir.”  Bunlar Hasibe Teyze’den çalabildiğim cümlelerdi.

Mânâya açık; söze müphem bir kadındı Hasibe Teyze. Ölen kocasının üzerine beklemeyi ibadet saymış ama galiba biraz da yanılmış bir kadındı. Evinin bir anahtarı ölen kocasında kalmış gibi her eve girişinde hüzünlenir ve ona seslenecek gibi olurdu. Bilirdim ağlardı da. Bazen mazideki kelimeler gelir gelir de tene değince gözyaşlarının aşikâr olması yok muydu? İşte buna hiç dayanamazdım.

Gün akşamlayıp o küçük avluya geldiğinde gözündeki yıldızın ışığı azalır sonra da yorgunluğa sarılırdı:

“Ahmet, ben biraz çömelem oğul!”

Ardından hâlin tekrarı duyulurdu:

“He ya biraz çömelem.”

Yani “Yoruldum oğlum!” demekti. “Dayanamıyorum!” demekti. Aslında dayanamadığı iş değil başka şeylerdi.

O gün niyet etmiştim şöyle Hasibe Teyze’nin karşısına geçip, “Peki, sen nasılsın canım teyzem benim? Gurbetin bitmedi mi?” diye.

Evden çıktığımda sis sokak lambalarını gölgeliyordu. Böyle havalarda hüzünlenmek için o kadar çok sebep vardı ki… Odasına girdiğimde kanepeye işlenmiş dantel işlemeler dikkatimi çekmişti. Üzerinde birbirinin gözlerine sanki sonsuza kadar bakacak olan iki kuş işlemesi vardı. Sanki bir kuş Hasibe Teyze’yi diğeri de kaybettiği eşi gibi gelmişti. İşte o anda benden kaçırdığı gözlerini sildiğini fark etmiştim.

“Sen ağlıyorsun anacığım” diye saygıyla elini öpmüş –o anda bunu niye yaptığımı bilmiyorum- ve yanına oturmuştum. Elleri soğuk demire değmiş gibi çekmişti ellerini ellerimden…Utanmıştı.  O gün/o an bir kere daha anlamıştım bakışlarındaki tükenmişliğini…Hayata yorgunluğunu…Yaşlanıp yaşamadığı zamanlarını…Ve sevdiğini ebediye uğurlayan böyle kadınların gurbetini. “Yok bi şey oğul” deyip beni atlatmak istese de peşini bırakmamış sebebini öğrenmekte ısrar etmiştim. Hemen yüzüne onun olmayan bir gülücük yerleştirip, “Bak işte bir şeyciğim kalmadı yavrım!” demiş ve beni atlatmıştı. Sonradan Ahmet’ten öğrenmiştim sebebini. Mısır koçanları içinde can çekişen bir güvercin  yavrusu bulmuş ve etrafta ne kadar ağaç varsa elinde güvercin yavrusunu göstererek koşturmuş. Nice zaman sonra başının üzerinde bir güvercin görüp yere bıraktığında öldüğünü anlamış.

Yıllar birbirine sarıp günlerin karıştığı çok zaman sonra…

Gönlüme Hasibe Teyze’yi ziyaret etmek düşmüştü. Bende kalan ve tamamlanmayan o kadar çok şeyi vardı ki…

Küçük bedeni hasta yatağında kaybolmuş, elleri ile ayakları aynı hizaya gelmişti. Ağzında söyleyemediği sözler sıra bekliyor gibiydi.

“Ahmet!” diye seslendi o zayıf sesiyle. Ne kadar da yaşlanmıştı.

Bir an önce işçileri yola koymanın telaşına düşen Ahmet’in annesini duyma imkânı yoktu.

“Teyzem bana söyle” diye ısrar etmiş ama o yine oğlunu görmek istemişti.

“Ahmet… Ahmet gelsin!”

Koşarak Ahmet’in yanına gitmiş ve çağırmıştım.

“Buyur anam!” demişti büyük bir saygıyla.

“Üstümü… Üstümü ört oğlum…”

Ahmet yorganı annesinin üstüne çekerken/aslında ebedi çekerken Hasibe Teyze içinde mısır kokan evde son sözlerini mırıldanmıştı:

“Parası olmayan çocukların hakkını unutma… Unutma oğlum!”

Nasipse yarın sabaha uyanacak ve hiçbir şey olmamış gibi güne başlayacağım. Soranlara da bu bir rüyaydı diyeceğim.

Evet, bir rüyaydı.

Ardından:

Büyük eserler bırakmadı Hasibe Teyze. Belki ismi büyük kitaplarda geçmeyecek ama ben yine de soranlara siz yine iki mısır bir güvercini az görmeyin, diyeceğim.

Yine ardından:

İyi bilirdik, diyeceğim. Çok iyi bilirdik.

Bugün… Şimdi…

Mısır mevsimi.

Etrafta sıralanmış mısırlar ve onlardan ayrılmayı bekleyen koçanlar.

Hava da öyle güzel ki…

12 thoughts on “İki Mısır

  • Nisan 7, 2019 tarihinde, saat 03:16
    Permalink

    Dünyayı güzelleştiren küçük, güzel insanlar… Dünyayı çekilir kılan gizli evliyalar belki de…
    Lamii Çelebi, her hafta bir hikaye yetiştirmenize cidden hayran olduğumu itiraf ediyorum, hem de özenli, üzerinde çalışılmış, insanı alıp bir yerlere götüren hikayeler.

    Yanıtla
    • Nisan 8, 2019 tarihinde, saat 05:24
      Permalink

      Hasibe teyze de, ondan alınan sözler de güzeldi. Anatolia’yı Ana dolu yapan analardan bir anayı okuduk. Güzel bir hikâye, elinize sağlık

      Yanıtla
  • Nisan 8, 2019 tarihinde, saat 14:19
    Permalink

    Eskiler ne guzelmis arkadas.
    Yureginize saglik.

    Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.