Yakındaki Ses

Bu kahvaltı mekânına ilk defa geliyordu Hilmi. Arkadaşları –aslında pek arkadaşı yoktu- öve öve bitirememişlerdi. Dedikleri kadar da vardı. Özellikle iç mekân farklı bir mimari anlayışla düzenlenmişti. En dikkat çeken tarafı da birbirinden bağımsız, kimsenin kimseyi görmediği odalarıydı. Kendini bildi bileli böyle kuytu yerleri severdi Hilmi. Her tarafı güneş alan bir evde oturmayı istemezdi. Evin en az bir odası karanlık olmalıydı. “Gizlenmek istediğimde kaybolabilmeliyim…” diye de felsefesini yapmıştı. 

 “Hoş geldiniz beyefendi!”

“Hoş bulduk ama Bey’siz!” dedi. Vurguyu gülerek yaptı Hilmi. Bu hitabı sevmiyordu. Aslında ezberlenmiş, söylene söylene ruhları kaybolmuş sözleri de sevmiyordu.

En uzak yeri gözüne kestirdi. Tam o tarafa yönelmişti ki mekân sahibi olduğunu tahmin ettiği adamla göz göze geldi. “Bir taraf dolmadan diğerine geçmeyin beyefendi!” dediğini hayal etti. Aldırmadı.  Aslında aldırırdı ama “beyefendi” diyeceğini tahmin ettiği için önemsemedi. Son zamanlarda böyle küçük isyanları da sevmeye başlamıştı.

“Servis açalım mı beyefendi!” diye yanında belirdi yeni bir garson.

Çaresizce içini çekti. Bunu garsona belli etmemek için gayret gösterdi ama başaramadı.

“Bir beş dakika verir misiniz?” dedi Hilmi. Ama bunu niye söylediğine pek anlam veremedi. “Filmlerden ezberlenmiş replikler!” diye mırıldanıp güldü. Aslında gülme sebebi tam bu değildi.

“Bir şey mi dediniz beyefendi?” dedi garson başını yana çevirip kulağını ona doğru hafifçe yaklaştırarak.

“Yok, yok!” dedi Hilmi kaşlarını kaldırarak. “Sanırım kendi kendime konuştum.”  İçinden tekrarladığına emindi. Kendini tutamayıp yine güldü.

Masaların yanında prizler vardı. Bu hoşuna gitmişti. Gece boyu sesli bir romana daldığından telefonunun şarjı bitmişti.   

Ajandasını çıkarttı. Üstün körü baktıktan sonra bilgisayarını açtı. Tam bir şeyler yazacaktı ki yeni bir garson –o da yeniydi-  önden bezenti getirdi. Baharat ve yoğurtla karıştırılmış ezme ve soğan kavurması… Birden annesini hatırladı. Soğanın bin türlü yemeğini yapardı ama o en çok kavurmasını severdi.

“Bundan bir tabak daha alabilir miyim?” dedi. Aslında o kadar yemeyecekti ama bunun annesine bir saygı olacağını ve annesinin bundan hoşlanacağını düşündü. Küçükken soğan kavurmasından bir tabak daha istediğinde onun mutluluğunu hatırladı.

“Tabii” dedi garson. “Tabii beyefendi. Hemen getiriyorum.”

Gözü odanın yanında uzayıp giden koridora takıldı. Daha doğrusu koridordaki fotoğraflara. Ünlülerin mekânın hangi masasında oturup ne yedikleriyle ilgili fotoğraflardı bunlar.  En çok da pala bıyıklı o adam dikkatini çekmişti. Elinde tespihi ve yıllardır kesmediği bıyıklarıyla kendi oturduğu masada yemek yemişti. Tam o sırada dev ekranlı televizyon dikkatini çekti. Aslında televizyondan daha çok oynanan film… Kemal Sunal’ın Tokatçı filmiydi bu. Sesini duymuyordu ama görüntüden konuşulanları tahmin edebiliyordu. Defalarca izlemesine rağmen tekrar aynı heyecanla baktı. “Karbonat Erol bu filmde miydi?” diye düşündü. Sanki odasında, rahat koltuğunda film seyrediyormuş gibi dalmıştı. Birden mekân sahibiyle –hiç sevmemişti onu- tekrar göz göze geldiler. Elindeki kumandayı göstere göstere kanalı değiştirdi. Bir av kanalını açtı. Domuz avıyla ilgili amatör bir çekim dönmeye başladı dev ekranlı televizyonda.  Avcılar, hiçbir savunması olmayan hayvanları ellerinde telsizler, otomatik silahlar ve köpekleriyle av yaptıklarını zannedip övünüyorlardı. Acıdı Hilmi. Yok acımadı; yabancı belgesel kanallarının birinde bir hayvan için yıllarını veren bilim adamını/adamlarını düşünüp onlar adına utandı.

Canı sıkıldı. Tekrar duvardaki fotoğraflara bakmaya başladı.  “Tek başına tören…” diye başlayan bir yazı dikkatini çekti. Ünlü olduğunu tahmin ettiği bir adamın  –onu tanımıyordu- kendi fotoğrafı üzerine yazdığı bir yazıydı bu. Cümle çok uzundu ama ilk üç kelimesine takılıp kalmıştı. İşte ne olduysa ondan sonra olmuştu.

 ◌

Mekân birden karardı. Hilmi kendini bir sorgunun içinde buldu. Her şey birdenbire olmuştu.

Karşısında çok uzun süredir tanıdığını, onunla konuştuğunu hatta ondan hiç ayrılmadığını düşündüğü biri oturuyordu. Adını bilmiyordu ama onu çok iyi tanıyordu. Ya da öyle zannediyordu. Garip ve yabancısı olduğu bir hatırlayıştı bu.  

 “Ölümün de muhteşem olsun istiyorsun Hilmi. Dünyada sadece sen varmış gibi. Bu törene çok mu ihtiyacın var? Bu ne zayıflık!” dedi o Ses.  

“Ne töreni?” diye sordu Hilmi. “Hem sen de kimsin?”

“Beni nasıl tanımazsın Hilmi! Ben hep yanındayım senin,” dedi Ses.

 “En küçük bir unutkanlığa fırsat vermiyorsun. Hırpalıyorsun. Bırakmıyorsun beni. İçimden çıkmıyorsun!” dedi Hilmi.

Bu cümleleri nasıl kurduğuna hayret etmişti. Tanışma faslının güme gittiğini sonra fark etti. İlginç ama şaşırmadı buna.

“Hep güçlü görünmekten yorulmadın mı Hilmi?” dedi o Ses. “İnsan yenildiğini itiraf etmeli.”

  “O kadar cesur değilim!” diye mırıldandı Hilmi.  “Bana zor sorular soruyorsun!” diye ekledi başını yana çevirerek.

“Yenilmek iyidir Hilmi. Ne olduğunu gösterir sana. Hayatta hiç yenilmeyen, yenilgisini itiraf etmeyenlerden korkmalısın.”

Hilmi irkildi. Kendine gelir gibi olmuştu.

“Bak senin için bir tören hazırladım,” dedi Ses. “Hep bunun özlemini çekiyordun ya!”

Hilmi etrafına bakındı. Soğuk, ürkütücü ve garip bir yerdeydiler. Büyük bir tören salonuydu burası. Duvarlar siyaha boyanmıştı ve ışıklar etrafı çok az aydınlatıyordu. Daha da ilginci o büyük salonun ortasında tek bir masa vardı. Evet, sadece bir masaya servis açılmıştı. Tek sandalye, tek bardak, tek çatal… Her şey tek kişilikti.

Hilmi, “Ama…” diye başlamıştı ki ses buna izin vermedi.

“Sen hayatın boyunca bu bağlaç ile mücadele etmedin mi Hilmi? Kaç toplantıda insanlara, ‘Niye ‘ama, ancak, fakat’ ile başlayan cümleler kuruyorsunuz? Geçmişi ‘ve’ ile bağlayıp daha hızlı koşabilirsiniz!’ demedin mi?”

Kendini bu kadar iyi tanıyan Ses’e yavaş yavaş teslim oluyordu.

“Niye tek kişilik bir tören?” diye sordu Hilmi.

“Bunu da nereden çıkartıyorsun?” dedi Ses.

“Yalan söylemeyi beceremiyorsun,” dedi Hilmi gülerek. Ses’in üstünlüğü gider gibi olmuştu. Ya da o öyle hissetmişti.

 “Tek başıma öleceğim Hilmi!  Biliyorum ki arkamdan bensiz yaşayacakları yıllar için olmadık cümleler kuracaklar. Ya sonra? Bir yıl sonra? On yıl sonra? Yüz yıl sonra? Söyler misin bana beni kim hatırlayacak? Geriye doğru beş dedemi hatırlamaya çalışıyorum ama dördüncüsünde tıkanıyorum.”

Kim kimi sorguluyordu? Hilmi’nin kafası karışmıştı. Soru ile cevaplar karışıyordu sanki. Töreni Hilmi için hazırladığını söylemişti ama sonra kendi için gibi konuşmaya başlamıştı… İç içe geçmiş, karışmış sorular ve yanıtlar…

“Mehmet, Şemsettin, Şakir…” diye mırıldandı Hilmi. Bunlar dedelerinin isimleriydi. Ama dördüncüsünü sayamadı. Ses’e hak verdi.

“Peki insanlar niye tören yaparlar?” diye sordu Hilmi.

“Bundaki sırrı senin bulman gerekiyor!” dedi Ses. Tekrar üstünlük ona geçmişti sanki.  

“Kafam karıştı!” diye yutkundu Hilmi. “Şimdi sen bu kadar hazırlık yapıyorsun ama tek kişilik bir servis açıyorsun. Ve bunun sırrını benden bulmamı istiyorsun.”

“Aşağı yukarı öyle diyelim.”

Hilmi düşündü. Aslında kelimeler zihninde dolanıp duruyordu ama bir türlü cümleye dönüşemiyorlardı.  

“Yaşayanlar kendilerini iyi hissetsinler diye!” dedi Hilmi gözlerini kapatarak. “Evet, yanıt bu. Senin isyanın da bu törene!”

 “Bu törenler ölenler için değil; kalanlar içindir Hilmi,” dedi Ses. “Onlar kendilerini mutlu hissetsinler diye. Sadece bu değil. Kalanlar ölenlere son görevlerini yaptıklarında ya da yaptıklarını düşündüklerinde çevrelerinden takdir de görecekler. Saygınlıkları artacak.”

“Haksızlık ediyorsun ama! İnsanlar sevdiklerinin arkalarından tören yapmalarının ne kötülüğü olabilir ki? Lokumlar dağıtılır, küçükler sevindirilir, arkalarından dua edilir…” diye saymaya başladı Hilmi. Ama bir taraftan da Ses’in anlatmak istediğinin bu olmadığını biliyordu.

“Ezberlenmiş cümleleri sıralıyorsun Hilmi farkında mısın?”

“O zaman?” dedi Hilmi “ezber” kelimesini zihninde gezdirdikten sonra.   

“O zaman sen de tek kişilik törende konuşacağın metni hazırlamalısın!” dedi Ses.

Hilmi sustu. Düşündü. Bu zaman çok uzun sürecek gibi gelmişti ona.  

Hilmi,  “Artık bitirelim mi?” demeye hazırlanmıştı ki Ses gitmek için arkasını döndü.   

“Bu dünyada ne işin var Hilmi?” dedi yüzüne bakmadan.

 “Hiiiç!” dedi Hilmi. Bu hesap edilmemiş bir yanıttı.

“Duyduğum en ateşli yanıttı!” diye mırıldandı Ses. Ama bunu Hilmi duymadı.

“Beyefendi!” diye sesleniyordu garson. Yüzünden ve ses tonundan bu hitabı birkaç kere tekrar ettiğini anlamıştı Hilmi.

“Artık servis açabilir miyim?”

100 thoughts on “Yakındaki Ses

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.