Evlatlık

Kaderi hep pencerede beklemek olan annelere ve anneme… Anneler Günü hatırına…

 “Nail Bey mi?”

“Evet, buyurun.”

“Şey… Kiralık ev için rahatsız etmiştim…”

“Buyurun, dinliyorum sizi.”

“Biz evi dışarıdan gördük, içimiz ısındı. Tutmak istiyoruz.”

“İçini de görün.”

“Yok… Gerek yok. Bir an önce tutmak istiyoruz!”

“Bekâr mısınız?”

“Hayır, yeni evliyiz.”

“Ha iyi. Çocuk yok yani.”

“! “

“Kirasından haberiniz var mı?”

“1000 lira değil mi?”

“Evet, ama ev benim hanımın, onunla görüşmeniz gerekecek. Kiracıyı görmeden de vermez!”

“Olur”

Sesinden iyi bir insan olduğu ama parayı biraz sevdiği anlaşılıyordu… Ama eşiyle görüşmemizi istemesinden de umutlanmıştım hani… Belki biraz indirim de yaptırırdık. Kadınlar daha şefkatli olurdu.  Halden anlarlardı. Hem biz gurbetteydik. Gurbete bırakılmayı en iyi onlar bilirdi. Anaydı onlar. Merhamete bulanmış halleriyle iyi hissettirirlerdi insana kendini. Sonra bir dağ havası gibi değil miydi onlar. Bunu da bilirdim.    

Bütün bunlar vurup vurup geçmişti içimden.

Günlerdir ev aramalarımız nihayet sonuç vermiş, dostların da yardımıyla camları açık bir yer bulmuştuk işte. Üzerimden büyük bir yük kalkmıştı/kalkacaktı. Zaman herkesin postu sarıp göreve başlama vaktiydi. Beğenip beğenmeme lüksünü çoktan geçmiş, “Ne olursa olsun tutalım”a razı olmuştuk. Üstelik arada emlakçı da yoktu. Bu evi kaçırmamalıydık!

Nail Amca’nın dediği saatte evde buluştuk. Ev gerçekten güzeldi. Manzarası, içi, konumu… Bütün şehir ahalisi işini gücünü bırakıp seferber olsa bize ancak böyle bir ev tutabilirdi. Evet, bu evi tutmalıydık. Bunu eşimle beraber de tekrarladık:

“Bu evi tutmalıyız!”

Ama hesaba katmadığımız bir şey vardı.

Ev sahibi olmanın bütün avantajlarını kullanmaya baştan niyetli ve bunu tamamlayan gururlu bakışlara hemhal bir kadın/teyze/anne. Elinde aksesuar mı yoksa zorunluluk mu olduğu belli olmayan muhtemel cevizden bir baston.  O baston ki ayaklarına uyum sağlayamayınca hırpalanan ve sık sık kırılmakla tehdit ediyor gibi. Teyze çatacak yer arıyor. Çok belli.

“Bunlar mı tutacak Nail?”

Pazarlıkla ilgili bütün donanımı almış, “Dediğim dedik” duruşuyla unutulan bir hoş geldiniz faslı. “Olsun” deyip eşimle göz göze geliyoruz. 

Dili ağzında bir türlü dönmüyordu kadının.  “Bu ne şimdi?” diye baktım eşime. “Dişleri sanırım,” dedi. “Dişlerini yeni taktırmış.”

Kadının çelik gibi bir kararlılığı vardı. Gözlerinin rengi sanki her bakışta renk değiştiriyordu. Eşim bir bakışta anlardı –her kadında olduğu gibi- ama ben anlayamıyordum. Hem kadının bakışında benim ne düşündüğümü anlıyor gibi durması da rahatsız ediyordu beni. Bir de kadında başkalarının zayıflıklarında yaşayabilecek nefret vardı. Bu yorum ilk tanışma için erkendi ama bir türlü o psikolojiden kurtulamıyordum. Eşime sorsaydım bir şey söylerdi ama ben öyle düşünüyordum.

“Ödeyebilirler mi? Pek de genç görünüyorlar Nail!” dedi kadın ağzından bir lütufla çıkan kelimelerle.

“Öğretmenlermiş hanım!”

“Öğ-ret-men! Bir de ‘ler’i mi var?” diye heceleyip vurguladı. Buna kim bilir ne anlamlar yüklemişti. “Yeni evlilermiş hanım… Çocukları da yokmuş. İyi insanlara benziyorlar. Benim içim ısındı…”

“İçinin ısındıklarını çok gördük Nail! Gördük de ne oldu? Sonra  (….) temizlemek bana kaldı!”

“!”

“!”

“!”

Evet, o kelimeyi de söylemişti.

Utanmıştım. Eşimden ve Nail Amca’dan.

Eşim de utanmıştı. Benden ve Nail Amca’dan.

Nail Amca da başını eğmiş eşinin başka bir cümleye geçmesini bekliyordu. Aslında üçümüz de bekliyorduk.

Kadın bir şeyleri uzun yoldan anlatmaya çalışıyordu sanki. “Benim bu evi nasıl kazandığımı biliyor musunuz? Siz hayatınızda hiç sıkıntı çektiniz mi?” der gibi. Ya da daha başka şeyler. Eşime sorsam daha farklı şeyler söylerdi ama ben sağlıklı düşünemiyordum.

Ben bu hayallere dalmışken kadın kaşlarını birbirine bir tık daha yaklaştırarak Nail Amca’ya,

“Hadi Nail akşama kadar burada duramam ben. Ne diyeceklerse desinler,” dedi kibirli, sabırsız ama daha çok kırıcı bir bakışla.

Canım sıkılıyor. Canımız sıkılıyor. Aslında kırılıyoruz. Ama evi tutmak zorundayız.

“Soğuk”…”Soğuk” diyor eşim bakışlarıyla.

“Nail, kirayı biliyorlar mı?” dedi kadın yüzümüze düşen utanmışlığa aldırmadan.

“Biliyorlar hanım.”

“O zaman iyi dinlesinler! Bir gün bile gecikme istemiyorum, kirayı zamanında yatırsınlar. Kontratı da iyi yap. Malzemelerin fotoğraflarını çekip telefonlarına at. Sonra inkâr ediyorlar. Eskime, çizilme, dökülme olursa yenisini isterim. Kaparo için benim vadesiz hesabı ver. Dekontları da atmasınlar. Ha bir de annelerinin babalarının telefonlarını da al. Ara bakalım bu çocuklar onların mıymış?”

Eşim sinirleniyor. Bir şey söylemek için niyetlendiğini anlıyorum. “Hayır” diyorum elini sıkarak.

Nail Amca utanıyor. Yüzüme yarım bir bakış bırakıp,  “Kusura bakmayın” diyor.  

Onaylıyorum. Ama sadece ben. Eşim dışarı çıkıyor.

“Hâl dili” ne çok şey söylermiş insana. Teyzenin söyledikleri değil de söyleyemedikleri daha çok gelmişti sanki. Ama yine de Nail Amca hatırına tahammül sınırında “ya sabır” çekiyordum. Eve mutlaka tutmalıydım.

Bir boşluk oldu. Aslında sessizlik. Uzun bir sessizlik. Teyze de sessizleşti. Sanki söylediklerini düşünüp biraz… Sanki… Ya da bana öyle gelmişti. Ama ne olursa olsun sessizlik iyi gelmişti.

Yaşlı bir kadındı ve nereden baksam ninem yaşındaydı. Beni biraz da tutan onlar oluyordu.

Boşluk biraz daha uzayınca kendimi daha fazla tutamadım.  Farkında olmadığım bir duygu öyle içime yerleşmişti ki ancak konuşmaya başladığımda fark etmiştim onu.  

“Teyze biraz sert değil misiniz? Bu söylediklerinizi bu kadar incitici bir dille söylemenize gerek yoktu. Bizler gurbetteyiz. Doğru. Ama bizim de anamız, babamız, evimiz toprağımız var…” diye başlayan uzun duygusal giriş yaptım. Sonunda da o cümleyi ekledim:

“Hem bizler sizin evladınız sayılırız!”

O ana kadar yüzümüze bakma tenezzülünde bulunmayan teyze, “evladınız” ifadesiyle adeta gözleri bir kat daha açıldı. Sonra da o malum cümleyi sapladı yüreğime:

“Delikanlı! Bu yaştan sonra evlatlık alamam!”

Bu kadın/teyze/ana adamı ağlamaklı ederdi.

Eşimin yanımda olmadığını bildiğim halde tekrar etrafa bakındım. Eşim olsa beni sakinleştirirdi. Elim ayağım titriyordu. Nail Amca başını yana çevirip, “Hanım incitiyorsun ama!” dedi.

O dedi ben geçmişe gittim. Anneme! Onun yanına.

“Tugi?

Bana sürpriz yapacağı zaman ismimi kendince kısaltıp söylerdi. O gün akşama kadar biriktirdiği ne varsa bana vermenin heyecanını yaşardı.

“Ana?”

“Gel, gel yavru kuzusu!”

Cebinin derinliğini ölçecek bir alet icat edilmiş miydi bilemem ama bildiğim bir şey vardı: Çok derindi. Her daim içinden bir şeyler çıkarır, verir –aslında ne istersem onu çıkartırdı- sonra da sevincimi gözlerimde görmek isterdi. Ben de onu eli boş göndermezdim.

Annem beni severken ayrı kalmış zamanların acısını çıkarırcasına içine çeker ben ise zaman zaman direnirdim.

“Tükeniyor musun oğlum,” derdi kızarak. Yok yok gülerek.  Gülerdi.

Düşündüm.

Sayıkladım:

“Bu yaştan sonra evlatlık alamam!”

Her sabah erkenden kalkar, talaşı kovaya teper ve beni sıcak eve “buyur” ederdi. Kahvaltıda en çok sevdiğim şeyleri sıraya koyar ara da bir sürpriz de yapardı. Şaşırtmayı severdi annem.

“Oğlum, ekmek pişti. İçine yağ koyayım mı?”

“Koy ana koy, bol olsun.”

Hep affeden o olurdu. Yanıma gelen, elimi tutan, bağrına basan… O konuşurken her şey bana ne kolay gelirdi.

Özlemek işte. Ne güzel!

Hani bir şarkı yürür de insanın içine çıkmaz ya.

Öyle bir şey.

Gurbet o güne kadar bir oyun gibi gelmişti. Ama “..evlatlık alamam…”  Ağırdı. Çok ağır.

Insan kalbi böyledir:

Soğuğa dayanamaz.

Üşür.

Sonra ısınabileceği bir gölgelik arar.

Ev sahibesinin yanından sessizce uzaklaştım. Merdivenlerden inerken “hâl” anlamını çoktan bulmuştu:

Annemi gerçekten özlemişim!

6 thoughts on “Evlatlık

  • Mayıs 20, 2019 tarihinde, saat 22:00
    Permalink

    Sürprizli bir son. Hep pencerede bekleyen annelerin evlatlarına böyle yapılmasa keşke. Benim annem de öyleydi. İki yıldır anneler gününü fatihayla kutlayabiliyorum ancak.

    Yanıtla
    • Mayıs 20, 2019 tarihinde, saat 23:05
      Permalink

      “Anne” biraz da “hasret” demek sanırım.

      Yanıtla
  • Mayıs 21, 2019 tarihinde, saat 07:40
    Permalink

    Hikayedeki eşiyle ilgili göndermeleri ilginç geldi. Ama tam anlayamadım. Yazarına sormak biraz ayıp olur ama bilen olursa yazarsa memnun olurum.

    Yanıtla
  • Mayıs 23, 2019 tarihinde, saat 15:18
    Permalink

    Insanin icine isleyen, kalbini iki avucunun ortasina almis hissi veren su gibi bir hikaye…Var ol asik!!

    Yanıtla
  • Mayıs 25, 2019 tarihinde, saat 12:50
    Permalink

    Hikayelerin icinde anne gecince bastan bitiriyor zaten.

    Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.