Ziya Osman Beyle Bir Akşam Meyhanesinde

– Bir an gelmeyeceğinizi vehmettim Ziya Bey.

– Olur mu Can Bey dostum, canım dostum kendi davetime hem de?..

– İnsana sevdiğinin yokluğu uzun geliyor belli ki.

– Bak bu iyi.

– İçmezsiniz ama meyhaneleri pek seversiniz Ziya Bey neden?

– Gıllugışsız adamlar gelir meyhaneye de ondan. Sahtekâr insandan hazzeden var mı ki?

– Ermiş adam diyor ya dostlarınız haklılar. Ama kimine sorarsan da bir yığın sorunlu insan bu gösterdikleriniz..

– Kim nasıl bakarsa o olsun. Meyhane taşradan mukassi görünen yerdir neticede. Boş verelim. E, neyi konuşalım bugün?

– Mekânı buralarda ketum diliniz açılıyor diye intihab ettim.. 

– İyi etmişsiniz.

– İstanbul’u konuşalım. Hani şu bıraktığınız İstanbul’u. Öyle diyorsunuz ya.

– “Bahçemizde, ılık, uzayan günlerdi yaz”

– Eyvallah. Lakin şiirde değil de Ankara’ya giderken yazdığınız o yazıyı diyordum. İçli bir yazınız vardı ve yine bir gazinodaydınız.

– Evet, Beyazıt’ta lakin o. Hem böyle köşe meyhane değil. Ankara’ya bir memuriyet işi çıkmıştı. Eş dost vedasıydı. Terastaydık. Ayrılıp bir ara pencerelerden şehre bakmıştım. Hani Ahmet Cemil Tepebaşı’ndan bakar ya.. O hesap. Baktım ama nasıl anlatsam. Bir acı duydum içimde, tarif edilmez bir acı. Zeytinburnu taraflarına baktım, döndüm Adalar’a doğru baktım.. Niye gidiyorum ki dedim. Bir memuriyete değer mi.. Otur mürettipliğine devam et. Kaldırımları süpür ama kal bu şehirde.

– Ama gittiniz.

– Dönüşü çabuk oldu.

– O da öyle.

– Elbisem üstümde eskisin, iyi olur. İstanbul’un havasını daha iyi duyarım. Kunduramın altı delinsin, iyi olur.. İstanbul’un yollarına değer yürürüm, dedim. Öyle de çıkıp geldim. Bazen bu iş çıkışları Gülhane’ye yürümek, bazen burası gibi küçük alaçakır mekânlarda birkaç ahbap dost yüzü görmek yetip de artmaz mı, dedim.

– İyi dediniz.

– Tabi son vapuru kaçırmamak kaydıyla. Daha yolumuz Kadıköyü’ne uzayacak malum. 

– Ziya Bey bu sizin kuşak, garip bir kuşak. Küçük şeylerin adamları. Küçük hayallerin, küçük insanların, küçük mekânların. Ankara’da Kürdün Meyhanesi, İstanbul’da Lambo, Krepen, Kalamaki, Niko…

– Ben de düşünürüm bunu. İkinci Harbin nesliyiz ondan mı acep? İşte Orhan Veli, Sait Faik, Cahit Sıtkı, Necatigil… Ekmeğinin peşinde her biri. Hayatın büyük işlerine talip değiller. Peşinde de olmadılar. Küçük olsun bizim olsun. Kendi gibi olsun. Bak bu önemli.

– Neden önemli?

– Bir insanın içinde benlik varsa, benlenme varsa yürümez o adamla hiçbir şey. Bak oturuyoruz şuracıkta. Niko ocaktan yüzümüze gülümsüyor, Salih Bey söylüyor: Gamzedeyim Deva Bulmam. Uzaktan deniz görünüyor. İlla Boğaz’da oturmayı istemek niye? İlla kodaman insanlarla olmak niye. Hem o gibi yerlerde olsalar Orhan Veli kaçar çaktırmadan, Sait Faik’in kaybolduğunun farkına bile varmazsın. Niye biliyor musun? Bak şu yan masadaki adamın yüzü kendi yüzü. Olduğu gibi. İşte bunun için kaçarlar. İnsan görmek için kaçarlar. İnsan kim biliyor musun? İnsan kendini yüzünü taşıyan adam. Bak şu balıkçı, şu küfeci gibi.

– Bizim nesil anlamaz dediklerinizden Ziya Bey. İnsanın kendi yüzünü horluk, hakirlik anlar onlar. İyi yerleri olacak, iyi mevkileri, iyi elbiseleri.. Marka kıvamında giyinecek bizim adamlarımız kıçlarının bir karış dışarı çıktığı ceketleri olacak, sakalları olacak.. Her ne nane varsa o olacak. Yumurtlayacak tavuk gibi gugur gugur gezecekler. Kızlarımız onları öyle olunca sevecek.

– Aman sevsinler. Tencere kapak. Ben hiç bakmam böyle şeylere. Sen de bakma. Bak şarkılar aynı devam ediyor hala. Salih Kahraman mı demiştiniz? Akşam oldu Hüzünlendim Ben Yine’ye iyi giriş yaptı. Şarkının hakiki girişi böyle değil ama meyhane havasında böyle girilir. Bilir misiniz Can Bey burası gibi mekânlarda usul makam aranmaz. Usul makam yerinde olursa o şarkı tutmaz. Burada insanlar alaçakırdır, mekân alaçakırdır, şarkılar da alaçakır olmalıdır. Ne diyordum, takma insanları. Bak bu şarkılar iyidir hiç değilse. Sofuluk yapıp da görmezden gelenlerden olma sakın. Bu şarkılar ve bu şarkıların bu kültürü, memleketin en halis kültürlerindendir ve kendine mahsustur. Memleketinden ayrı kalmayan anlamaz bunu.

– Bu dediklerine çok kızanlar çıkar. Vay efendim memlekette kala kala bu gelenek mi kalmış, diye.

– Onları da takma. Onları takmamak da gelenektendir.

– Büyüksün Ziya Bey. Takmazsın bilirim.

– Ben kendi kederime bakar, onun içinden yürürüm.

– Sizi ihtirassız mı bulmuşlardı?

– Cahit Sıtkı’yla tartışmıştık onu. Mektuplarda daha doğrusu.

– Tam neydi mevzu?

– Bovary miydi başka bir hikaye miydi?.. Aklımdan çıkmış. Kız, neydiyse mesele, başka bir oğlanla görüşmeye mi başlıyordu.. Öyle bir şey. Yani bizim oğlan onu başka biriyle görüyor. Kıskandırmak mı istiyor, neyse artık. Biter bu sevda, dedim Cahit Sıtkıya. O da neden kestirip attın, demişti?

– Peki, niye kestirip atmıştınız?

– Bir kız başka biriyle her ne maksatla olursa olsun görüşüyorsa bir şah çekmiş olur.

– O ne demek?

– Oyun bitti, demek. Şah çekilince oyun biter. Evet, Cahit’in dediği gibi, bir zaman oğlanı mahveder bu durum. Ama kazanan kız olmaz.

– Neden?

– Oyun bitmiştir de ondan. Şah çekince kimin kazandığı önemli değildir, Piyonları, atları devirir takımı kapatırsın. O oyun biter. Kız bu yeni dostunu seviyorsa sevsin iyidir belki. Ama o oyun bitmiştir. Bir romanda kız şah çektiği an trajedi başlar bana göre. Ama oyun biter. Herkesin kendi yoluna gideceği bir hikâye başlar. Salih Beyin bak şimdi söylediği gibi, rüzgârların önünde kuru bir yaprak gibi sürüklenilir belki bir zaman. Acıdır ama böyledir bu. Geçmiş, bir daha geri gelmeyecek zamanlara düşülür.

– Bu cümlenizi Selim İleri almış.

– Alsın. Biz bir sözümüz kalsın diye yazdık ne yazdıksa..

– Yine büyüksün Ziya Bey.

– Büyük olan Allah. Bir zaman Cahit çok kızdı bana. Sonra o da çıkamadı işin içinden. Çıksa belki bir düzeni olurdu, çıkamadı. Çıkılmaz da zaten. Bu arada son vapur saati geliyor ben kalksam, diyorum. Var mı müsaade?

– Müsaade sizin Ziya Bey. Lakin bir dahaki ne zaman?

– Bakalım ömürdür bu. Hele şu akşamın önünde sürüklenelim de..

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir