Buğulu Kavaklar

Kendini her yalnız hissedişinde, binanın en az kullanılan koridorunun sonuna asılmış tabloya bakardı. Bazen bu bakmalar saatler sürerdi. Elinde bir demet çiçekle yere çömelmiş, uzun ve beyaz etekli kıza bakışlarını diker ve düşüncelere dalardı. İlk zamanlar bu tabloda onu neyin bu kadar etkilediğini anlayamamıştı fakat gittikçe artan aralıklarla kendini hep aynı koridorda, elleri yana düşmüş, suratı asılmış bulunca bunun üzerine epey düşünmeye başlamıştı. Neden günün hep aynı saati, birinin beni buraya çağırdığını hissediyorum? Öyle ki, işyerinden çıkıp otobüs durağına varana kadar tablodaki kızın elindeki çiçekleri düşünüyor ve nihayet otobüs geldiğinde arka koltuklardan birine oturup başını cama yaslıyordu. Başını her cama yasladığında düşünceleri kızın elindeki çiçeklerden sıyrılıp kızın bakışlarına doğru yoğunlaşıyordu. Tabloda o kadar fazla renk tonu vardı ki… Yine de onun en sevdiği, kızın gözlerine kondurulmuş iki küçük fırça darbesindeki renkti; güneşin ilk ışıkları gibi bir renk… Kızın gözleri hafif açık, başı öne eğikti, elindeki çiçeklere bakıyordu. Bu bakmada adını koyamadığı bir şeyler vardı. Adını koyamamak onu huzursuz ediyor, tablodaki baygın bakışları daha çok düşünmeye başlıyordu.

Yine böyle bir gündü. İşini bitirmiş, ofisin kapılarını kilitlemişti. Asansöre bindi ve en üst kata çıktı. Ardından sola yöneldi ve dümdüz yürüdü. İşte ordaydı. Omuzlarına dökülen dalgalı siyah saçları, hafif sağa dönük başı, boynundan neredeyse düşecek olan uçuk mavi fular, gümüşservi avuçlarının arasındaki envaı çeşit çiçek, eteklerinin uçlarındaki çamur ve bu bütünün duruşuna kattığı -henüz kendisi tarafından çözülmemiş- anlamla buradaydı.      

Koridorun sonundaki pencereden sızan günün son ışıkları; avuçlarını, elindeki dosyayı ve arkasında kalan duvarı kızıllara boyuyordu. Yine buradayım. Elindeki dosyayı yere bıraktı. Tabloya doğru birkaç adım attı ve camın önüne konan bir kuşa, onu ürkütmeden yaklaşmak ister gibi yavaş ve tedirgin, tablodaki kızın kirpiklerine dokundu. Ağlamışsın… Parmakları dudaklarına kaydı yavaşça. Yukarı doğru kıvrılan ince çiziklere dokundu. Neden gülümsüyorsun o halde? Eteğinin cebinde bir kâğıt vardı kızın. Dikkatli bakıldığında kâğıdın iki ucunu da görmek mümkündü. Seni ağlatacak kadar sevinçli bir haber mi aldın yoksa? İneceği durağa yaklaşırken o kâğıtta neler yazdığına dair de uzun uzun düşünmüştü ilk gelişlerinde. Düşünceleri, ışıkları kapatıp başını yastığa koyduğunda da peşini bırakmamıştı. Belki de hep gitmek istediğin bir yere gidebileceğinin haberini aldın fakat bahçenden ayrılacak olman seni üzdü? Hiçbir tahmin içine sinmiyordu. Kızın kirpiklerindeki ıslaklığı ve yüzündeki gülümseyişi aynı anda fark etmişti, daha tabloyu ilk görüşünde. Kızın yüzündeki ifadenin sebebini hep o kâğıtta yazılanlara bağlamıştı. Orada güzel şeyler yazıyordu. Onu ağlatacak kadar güzel… Ama bu düşünce tatmin etmiyordu onu. Neden hep mutluluğuyla hüznünü aynı anda düşünüyordu? Belki yalnız birinin izi vardı kızın yüzünde… Belki sadece mutlu belki sadece hüzünlüydü. Mutluluktan ağlayabiliyorsak, kederden gülebilirdik de.

Tablodaki kızın kirpiklerindeki ıslaklıkla, dudaklarındaki gülümseyişin tezatlığı gibi o da buraya gelene kadar benzer bir ikilemi yaşamıştı içinde. Bir yanı; orada geçirdiği zamanın ziyan olduğunu söylüyor, bir yanı; tablodaki kızın yalnızlığının, kendi yalnızlığını dindirdiğini söylüyordu. Ne olursa olsun, günün sonunda kendini burada bulduğu seferler çoğalmıştı. Hele yılın bu vakitleri… Kasımı burada geçirmiş, Aralıkta da fırsat buldukça gelmişti. Öyle tenha ki… köşe bucak saklanıyorum yalnızlıktan. Her kapı eşiğinde durup soluklanıyor, odanın ortasına yerleşmiş olan yalnızlığa biraz alışmayı bekliyorum. Kızın kulaklarına fısıldamıştı bu cümleleri. Çocukluğumu değil ama çocukluğumdaki o bahçeyi çok özlüyorum. En az senin bahçen kadar güzeldi. Duta yaslı bir çeşme vardı, suyu bilsen nasıl serin… Sonra şeftaliyle erik de dikmiştik haminnemle. Ben en çok kirazı severdim ama. Ha, bir de kavağı… Kavağı hep başka severdim. Bir gün bizim köylülerin hepsi toplaşıp kesme kararı almışlar köyün içindeki tüm kavakları. Bebeleri öksürtüp tıksırtıyormuş, polenleri evlerin içine doluyormuş; ağızlarına, burunlarına kaçıyormuş, yok bir de neymiş; hastalık yayıyormuş. Güzelim kavak… Bilsen, böyle otur gölgesine, kapa gözlerini. Gözlerini kapayıp yere oturdu, sırtını tablonun olduğu duvardan yana çevirdi. Sanırsın yağmur yağıyor. Yapraklarının sesi öyle güzel… Bazen de sanırsın; kimselerin olmadığı bir kıyıya, henüz sisler kalkmadan daha, usul usul dalgalar vuruyor. Öyle ahenkli… İnsan sağır olmaya görsün. Bunları işiten, o cinayeti işler mi? Duymamak adamı taşa çeviriyor. Gözlerini tekrar açtığında içine o zamanki huzursuzluğun aynısı dolmuştu. Tek tek kıydılar kavaklara… Ağlayışlarını; yapmayın, etmeyin diye feryatlarını bir ben duydum dostlarımın… Neredeyse tek bir dost bırakmadılar. Katliam… katliam… Bir bizim bahçedekine kıymadılar -çok ağlamışım, dedem vazgeçmiş, haminnem öyle dedi, – bir de tepedekilere dokunmadılar. Ah, bilsen Thlípsi… Tablodaki kıza bu ismi vermişti. Üçüncü gelişinde olmalıydı -henüz nisan ayıydı-  kızın duruşundaki derinliği ancak ıstırabın verebileceğine kanaat getirmiş ve ona böyle seslenmeye başlamıştı. Ah, bilsen ne hayallerimi anlatmıştım kavaklara… Sahi, bu yüzden mi hayal kuramaz oldum ben? Hayallerim de o kavaklarla gitti belki. Belki koruyamadım diye onları, hayal kurmayı yasakladılar bana… Çocukluğumu değil ama o kavakları özledim Thlípsi… Gelincikli yokuşu özledim. Bir kayaya oturup, gökyüzündeki bulutlara el sallamayı özledim. Gelinciklerin incecik dallarındaki tüylere tutunan karıncalara anlattığım masalları özledim. Bildiğim tüm masalları haminnem anlattı bana. Her masalda gökyüzü olurdu. Gökyüzü ve deniz… Ya gökten üç elma düşer ya da bir prens, prensesi kurtarmak için fırtınalı denizlerde yolculuğa çıkardı. Denizlerde başlayan masallar gökyüzüyle biterdi. Gökten düşen üç elmanın biri haminnemin, biri benim olurdu. Üçüncüsü kavaklara, derdim. Haminnemin gözleri dolardı, bazen kirpikleri ıslanırdı hatta. Yine de başımı okşarken gülümserdi. Kirpikleri ıslak, dudaklarında ince bir tebessüm… Seninki gibi… Haminnemin cebinde kağıt yoktu ama… O okuma-yazma bilmezdi.

Ne çok konuştum yine… Thlípsi, bir gün sen de anlat hikâyeni… Çocukluğundan neleri özledin, anlat. Kirpiklerindeki yaşı anlat, dudaklarındaki kıvrımı, hiç güneş görmemiş benzini anlat… Çiçeklerini hangi masallarla büyüttüğünü… Sonra denizler ötesinden gelen prensi anlat, uzun uzun kavakların serin gölgeliklerini anlat. Gözlerini kapat ve bana hangi yağmurda ıslandığını anlat. Hangi kıyıda beklediğini…

Oturduğu yerde doğruldu. Yavaşça ayağa kalktı ve yerdeki dosyasına uzandı. Arkasını dönüp tabloyu baştan sona süzdü bir kez daha. Asansöre binerken gelincikleri düşünüyordu. Binadan çıkarken duta yaslı çeşmeyi… Otobüs durağına yürürken Thlípsi’nin elindeki çiçekleri… Başını cama yasladığındaysa bakışlarını… Hava kararmıştı, hilali gördü. Otobüsten inmeye yakın başını kaldırdı yasladığı camdan ve tüm nefesini cama üfledi. Upuzun bir kavak çizecekti cama. Sesi; yağmurları, dalgaları andıracaktı. Gölgesinde hayallerini bulacaktı. Parmağını henüz cama götürmüştü ki nefesinin bıraktığı buğu uçup gitti.

Öyle tenha ki…

Ah, bilsen Thlípsi…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir