“Satılık Dağ” Tabelası

“bir dağın uzantısı olmak/ sana yetmediği zaman/ gör ki sıradağlar talanda…”

h.yavuz, 1987, zaman şiirleri

Geceydi.

Yükseklerde soğuyan rüzgâr kasabaya ulaştığında herkes yıldızların altında derin bir uykuya dalmıştı.

Dağlara sarılıp kasabaya sırtını dönen bir adam durmadan bağırıyordu:

“Tetiği çek… Tetiği çek!”

Ses:

Karanlıkta yapılmış bir tarif gibiydi. Uzaktı. Dağdan kasabayaydı:

“Tetiği çek!”

Dağların sükûneti geceye direnen bu adamın dediklerine kulak kabartmışa benziyordu.

Bir vehim belki.

Belki de bir gölge. Ama sahiden nefeslenen bir adam:

Deli!

Deli Zeki!

Tahammülü zor bir adam.

O ki siyah örtüsüne bürünmüş Mecnun misal dolaşıyor:

Tek başına.

Onu sonsuza dek yağmurunu almış kuru bir toprak dinleyebilir sadece. Ya da geceden korkmayan bir yabancı.

Sabahın ilk ışıklarıyla kasaba tarafında… Geceyi uzakta geçirmenin anlamını yüklenmiş, gelişi görülmeye değer:

Gururlu.

Gurur ki bir deliye ne de çok yakışır. Kasabalı ona zaten hep, “Ne de kurumlu yürüyon Zeki” derlerdi.

Sahiden de kurumlu yürürdü Zeki. Ne kimseye bir minnet borcu vardı ne de kimseden beklentisi. Reddetmeyi ise her daim yanında taşırdı:

“İstemem!”

“Zeki, bu kahveyi dolduracak paran olsa ne yaparsın?”

“Yakarım!”

“Ya dünya kadar olsa?”

“Yakarım!”

Hiç kimse onun ne demek istediğini anlayamaz; bildik bakışlarla ufak yollu dalgalarını geçerlerdi:

“Deli işte!” derlerdi.

O da mırıldanırdı kimsenin anlayamadığı sözcüklerle:

“Dalların diliyle söyleyeyim size: Esasları birer zerre değil miydi?”

Ardında ne çok şeyi bırakmıştı Zeki. Ona sorsanız “Hiçbir şeyi…” Belki sadece biraz nefeslenmek. Ama daha çok taliplisini bulamadığı büyük bir dağ:

Satılık Dağ.

Kasabanın dağını sahiplenip satmayı düşünmüştü. Bununla da kalmamış dağ yoluna bir de tabela asmıştı:

Satılık Dağ.

“Dağı mı satıyon Zeki?”

“Yok; öfkemi!”

İşte kasabalı bu cümleyi anlayamaz diğerine geçerlerdi:

“O tabelayı gerçekten sen mi astın?”

“Ben” demezdi. “Hayır” da demezdi. Ama herkes bilirdi ki ondan başka kimse böyle bir şey yapmazdı.

Deliliğin bir “başka” âlemin gizemli dili olduğunu bilen de yoktu kasabada. Aslında onu anlayan da! Bir dağa talip olmak ne anlama gelirdi? Hangi sırları saklardı orada? Belki de bunların cevabını kasabalı hiçbir zaman öğrenemeyecek bildik sorularla eğeleneceklerdi:

“Dağ senin olsa kaça satarsın Zeki?”

“En çok isteyene!”

“Yani Zeki?”

“İnsan çıplak olsa da hep aynı yere koşuyoruz ya! Hayatındaki sırrı keşfedersen sana düşen ellerini bırakmak olur.” İşte burada birden kendinden geçer ve “Şehirde yeşil kalmayacak, yemini içmiş müteahhitler: Yapmayın, yalvarırım yapmayın. Etrafını betonla ördünüz insanların, havasını kapattınız, nefesini kapattınız. Dağlara koşacak kadar zaman bırakmadınız onlara… Yapmayın!” derdi.

Bu feryatlardan kimse bir şey anlamaz; gülüp geçerlerdi.

Zeki, dağdan kasabaya döndüğünde ilk muhtarın evine uğrardı. Muhtar okumayı seven bir adamdı. Okuması gazete malum gazeteler kadar olsa da yine de kasabalıların kültürlü zümresinden sayılırdı. Boş konuşmayı sevmezdi. Zeki ile belki bu tarafıyla anlaşırdı. Sıradan konuşmalar yapmaktansa onunla laflamak biraz da rahatlatırdı muhtarı. Ufak yollu cebine para da sıkıştırdığı da olurdu.

“Şövalyeler mehter dinler de geçer. Ezana koşar hahamlar.  Abdest kurnalarında papazlar…”

“Ne diyon Zeki?”

“İlk taşı atacak günahsız adam diyom, muhtar.”

“Deli desem zaten delisin. Ne diyeyim sana.”

“Yedi renkli ilaçlarımı da alam mı muhtar?”

“Ne rengi?”

“Olunmaz, diyom muhtar.  Elde kalanlarla olunmaz, diyom!”

“Peki, nasıl olunur Zeki?”

“Payından vazgeçmekle!”

“Ya da?”

“Ya da sık kafana!”

Muhtar işte burada daha fazla dayanamaz, yörenin ağzıyla ufak yollu isyan ederdi:

“Zeki anlamıyom seni. Benimle kafamı buluyon; yok kendi kendine mi konuşuyon bilmiyom,” der sonra bir sigara yakarak tekrar muhabbete dönerdi:

“Zeki, çok mu uzaktayız?”

“Onun sana uzaklığınla senin ona uzaklığın aynı ya muhtar!”

“Nasıl?”

Hep bir soruyu cevapsız bırakır; kasabalının etrafını sarmasıyla uzaklaşırdı.

Kasabalı,  “Çok okuyan mı çok gezen mi bilir?” diye tartışadursunlar, sadeliğin hakkını vermiş bir adam yaşadı bu kasabada.

Bir ailesi olmamıştı. Anne ve babasının onu bırakış hikâyesi kasabalının dilinde gezedursun o yalnızlığı seçmişti. “Mühendisliği terk etmiş” diyen de vardı “Doktormuş doktor” diye konuşan da. Belki de herkes gibi olamadığı için o isminin önüne o unvanı almıştı:

“Deli”

Dağlarda yaşardı.

Kasabalıya göre dağlarda yaşamak delilikti.

Yemesini içmesini gören olmamıştı. “Çok görmek için her şeyini atmalı insan. Varlığı azalttıkça manzarayı çoğaltırsın. Az şeyi iste ki çok şeyin olsun,” derdi.

Yine derdi:

“İçimizi çoğaltmak için dışarıyı azaltmalı. Yani utançlarımızı.”

Bakıp da göremeyenlere yalvarırdı:

“Zühre’ye uzattığımız ibrişim hatırına…”

İşte böyle konuşmalardan sonra birden kalkar ve dağlara doğru koşardı. Kimse de yadırgamazdı onu.

Belki de insanlardan küsmek; dağa koşmaktı onun için. Kaçmak; kavuşmaktı. Dağlar onun için özgürlüğün ta kendisiydi.

Belki de bunların hiçbiri.

Cumanın hatırına kasaba tarafında.

Camiyi mesken edinmiş bir dilenciyle göz göze…

Dilenci, siftah heyecanıyla soluğu Zeki’nin yanında alır… En iyi bildiği numaraları yapmak ve güne iyi başlamak niyetinde. Ne de olsa saf bir adamdı Zeki, cebinde ne var ne yok verirdi.

Ama hesap etmediği bir şey olur!

Zeki kendine doğru gelen dilenciyi görünce dizleri üstüne çöküp bağırmaya başladı:

“İsteyen değil; verendir mahcup. Ne olur el açma dilenci!”

“Sus, sus, dedi dilenci. Ne yapıyorsun?”

Zeki, dilencinin ayaklarında. Cebinde ne varsa avucuna boşaltmaya boşaltır.

“Senden yardım isteyenin ayaklarına kapan ki içine gurur gelmesin… Senden yardım isteyenin ayaklarına kapan ki içine gurur gelmesin!”

Dilenci şaşırmış buna bir anlam verememişti.  Ama niye ayaklarına kapandığını öyle merak ediyordu ki.

Zeki cami kahvesine yöneldi. Dilenciyle ne konuştuğunu merak eden gözlereydi sözleri:

“Ölmek için zamanı olmamak ne acı itiraf! Söyle bunlara muhtar! Malı ucuza satıp iflasa istekliler mi?”

“Hüzün iyi bir şey mi Zeki?”

Bu muhtarın sorusuydu.

“Kaybettiklerinde övün, muhtar!”

“Hayır, desem.”

“O zaman bırak şarkı açık kalsın.”

“Ben ne yapayım?”

“Sen bıçağı sakla muhtar.”

“Anladım Zeki, anladım. Biz gözümüz açıkken sen kapatınca görüyon.”

“Gece nefeslenen bir muhalifin gölgesinde bağdaş kurmayalı ne kadar oldu muhtar?”

“Çok. Çok oldu Zeki.”

“Gördüğün kalabalıklar aldatmış seni muhtar. Gerçek, kalabalığın ardında. Gerçek, dağların ardında…”

“Bu hâlimle bulamaz mıyım Zeki?”

“Göremiyon ki muhtar!”

“Üzülem mi?”

“Ağla!”

“Ya ağlayamıyorsam?”

“Dövün. Bana sorarsan terk et.”

“Edemezsem!”

“Dağlara, diyorum muhtar. Hep çıkar mıydı?”

“Çıkardı ya!”

“Çıkmış… Çıkmış ha!”

“Çıkmış Zeki.”

Dağlara gidilmez muhtar?

“Ya?”

“Kaçılır, muhtar. Dağlara kaçılır!”

Günler, haftalar, aylar belki de yıllar sonra…

21 Aralık’ı 22’ye bağlayan gece.

Zeki yok. Bulunamıyor.

Tam bir ay oldu. Kasabalı merak içinde. Zeki kayıp.

Bütün kasabalı seferde.

“Yine dağda olmasın Muhtar? Baksak mı?”

Bu soruyu soran dilenciydi. Kasabanın dilencisi.

“Koca dağın neresine bakacağız?”

“Bakalım ne olur!”

“Sana da ne olur?” dedi Muhtar. “Böyle konuşabilo muydun sen?”

Dilenci hikâyesini anlattı. Önünde diz çöküp söylediklerini bir bir anlattı.

“Niye böyle yaptı?”  dedi meraklı gözlerle.

Muhtar tek seferde yanıtladı:

“İçine gurur gelmesin diye!”

Kasabalı dağın etrafında.

Muhtarın aklında “Satılık Dağ” tabelası.

“Tabi ya! Niye düşünemedim!” diye mırıldandı.

“Ne oldu muhtar?”

“Arkadaşlar ben Zeki’nin nerede olduğunu biliyorum galiba.”

Yanılmamıştı.

“Satılık Dağ” tabelasının önü.

“Muhtar!”

“Zeki!”

“Muhtar!”

Kendi mülkündeki gibi.

Kıvrılmış ama daha çok utanmış.

Dağa vuran bütün yıldızlara rağmen söyleniyor:

“Yılın en uzun karanlık gecesi kayboluyor muhtar, sen de duyabiliyor musun?”

◌◌◌

2 thoughts on ““Satılık Dağ” Tabelası

  • Ağustos 2, 2019 tarihinde, saat 11:03
    Permalink

    Şiirli felsefeli çağrışımlı güzel bir yazı. Elinize sağlık. Biraz aceleyle gönderilmiş gibi dikkatten kaçan yerler var. Üslup bütünlüğü eksik biraz daha ince işçilik istiyor ama bu güzel olmasını değiştirmiyor.

    Yanıtla
  • Ağustos 26, 2019 tarihinde, saat 18:00
    Permalink

    Enfes bir hikaye…Azizim yazilara ara mi verdiniz? Hanidir sesiniz cikmiyor?

    Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.