Geçip Giden Bir Yazın Ardından

Yazları anlatabilirse insan, konuşacak şeyler buluyor. Yazları anlatmak için bir yol bulabilirse yazacak şeyler de… İçindeki yazları görebilirse insan, yürüyecek yolunu seçebiliyor. Eğri olsun, tozlu olsun, gölgeli olsun, nasıl olursa olsun yürüyor insan, eğer yazları yeniden yaşayabiliyorsa. Başını eğip gidebiliyor söz gelimi, kuru bir dal kırığıyla izler bırakabiliyor.

Nice zamandır yazamadım ve varsan eğer ey okur, ruh halim bu.

Tenha yollara düşmüş gibiyim; kimsesiz kıvrılıp kaybolan dağ yollarına, meşe ağaçlarının kol kanat gerdiği patikalara. Yürüsem, yürüyüp kaybolsam, diyorum ama o giriş cümlesini bulamıyorum bir türlü. Yürünecek yol da olmuyor o zaman, yazılacak yazı da. Asma dallarına bir başka mahmurluk çöküyor, uçuruma sarkan söğüde bir başka. Kaynayıp köpüren denize başka, şu çoktan bitmiş yaza başka. Belki de budur, diyorum, insanın bir yazdan aradığı budur; işte böyle bir hüzün, işte böyle bir yalnızlık, işte böyle bir susku. Yaz bir susku olmalı baştanbaşa, diyorum. Masmavi, sürüp giden bulutsuz bir susku.

Hiçbiri ötekinin önüne geçmeyen bir yığın hatıra. Bu böyle hatırlama, bu böyle mazi, bu böyle şimdi, şu an.

Ve tıkanmışlık…

Evet, giriş cümlesini bulursa insan, konuşacak bir şeyleri oluyor. Ama bulamazsa… İşte o zaman bir yaz oluyor. En güzelinden bir yaz oluyor da onun ılık melteminde o kadar şey, o kadar düş, o kadar mazi birbirine karışmadan hep birlikte akıp gidiyor.

Kim bilir bu yüzden söyleyecek bir şeyi olmamaktır yaz. Bir giriş cümlesi bulamamaktır. Bütün bunlar benim talihim, benim yaşanmışlıklarım değil de bir yazın talihi, bir yazın kendi dilinden konuşmasıdır.

Yazlara giriş cümleleri bulamıyor insan. Yazlar hiçbir şeyle başlamadığından… Öncesi ve sonrası olmadığından… Bitimsiz bir şimdiyi taşıyıp durduğundan… Öncesi de sonrası da hep onun içinde hep onunla baş başa yürüdüğünden.

Yazlarla başlayamıyor insan, yazlarla bitemiyor ama yazlarla yaşayıp gidebiliyor örneğin. Geçmişe de geleceğe de aynı uzaklıkta bir yazda eriyip kaybolabiliyor. Hangi kederlerle çıkılıp gelindiyse o uzak yaza yahut hangi kederlerle çıkılıp gidilecekse o yazdan hep aynı uzaklıktan yaşamak en iyisi. Her şeyi gösteren hiçbir şeye dokundurtmayan bir vitrin gibi yaz. Her şey orada, karşında ama hepsine uzak. İşte tam da bu yüzden yazın bir kardeşi olsa “uzak” olurdu, diyorum. Geçip giden yaz şimdi öyle yakın öyle uzak. O yazın yüzleri öyle yakın, öyle uzak. O çamların altındaki deniz öyle yakın, öyle uzak.

Şimdi yeniden yaz olsa gider bir denize atardım bütün sözlerimi ben. Her konuştukça sussaydım, diye kaç kere kendimle didiştiğim, yazdığımda kahrolduğum şeyleri tutup da atardım enginlere ben. 

Öyleyken ey okur, yazıyor işte insan. Niye yazıyor, bir cevabı var mı bunun? Belki de yok. Yok, ama Selami Şahin’den Tanımam Senden Başka’yı dinlerken oturup konuşmanın gereğini duyuyor işte. Eski yazların Üçgen lokantalarında, salaş çay bahçelerinde, çamların altındaki deniz kıyılarındaki zamanlarını konuşmak istiyor.  

İyi de geçip gitmiş zamanın peşine niye düşmek ister ki nisan? Oysa kasımlar geldi, döküldü o yapraklar ve kapandı deniz kıyılarının o salaş kahveleri. Yazlar diyorduk ya!.. Yazların geçip gitmektir belki kaderi..

2 thoughts on “Geçip Giden Bir Yazın Ardından

  • Ekim 27, 2019 tarihinde, saat 13:41
    Permalink

    “Tenha yollara düşmüş gibiyim; kimsesiz kıvrılıp kaybolan dağ yollarına, meşe ağaçlarının kol kanat gerdiği patikalara. Yürüsem, yürüyüp kaybolsam, diyorum ama o giriş cümlesini bulamıyorum bir türlü. Yürünecek yol da olmuyor o zaman, yazılacak yazı da.” Elinize sağlık

    Yanıtla
  • Ekim 27, 2019 tarihinde, saat 17:59
    Permalink

    Beni de “Masmavi, sürüp giden bulutsuz bir susku.” çarptı. Susku tuhaf kelime. İlk kez bir arkadaşım mail yazmıştı, hiç beklemiyordum. “Kaç zamandır suskulardasın.” demişti. Daha önce hiç duymamış mıydım yoksa dikkatimi mi çekmemişti bilmiyorum ama o maili alınca oturup bir şiir yazmıştım.

    Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir