Erguvanlara, Tiril Tiril Nisanlara ve Yitirişlere Dair

Tanpınar, sur diplerindeki Manavkadı Camii yakınlarda bir erguvana denk gelişini anlatır. O erguvan, bir erguvana benim de ilk denk gelişim, zira erguvan diye bir ağacı ilk defa orada duyup öğrendim. Hangi yıldı? Sanırım üniversite yıllarıydı ve Ege bağlarının arasında Beş Şehir okuduğum günlerden biriydi.

Birkaç sene sonra Bakü’de Bahtiyar Vahabzade’nin Hüsü Hacıyev’de oturduğu apartmanın arka avlusuna açılan kapıdan çıkınca baştan ayağa gündoğumu kızıllığına bürünmüş bir erguvanı birden karşımda görünce donup kalmış ve İstanbul’da olamayışıma içlenmiştim. Erguvanlarda nedense beni İstanbul’a çağıran bir ses vardı.

İstanbul’a gidememiştim ama kuzeyin küçük bir sahil şehrinde öğretmenliğe başlamıştım. Acemi öğretmenliğimin o günlerinde yine bir nisan vakti, sahil yoluna yukarıdan bakan setin üstünde kocaman bir erguvana rast gelmiştim. Bir sabah güneşi gibi gerinmiş ve kollarından dökülen iri fuşya çiçeklerle nakış nakış işlenmiş ipek sabahlığıyla bana bakıyordu.

O ağacın altında öğrencilerimle her nisan erguvan şenlikleri yapmaya başladık. Öylesine güzel yüzler toplanmıştı ki etrafına, bir erguvan tarikatı kursak da tıpkı Emir Sultan dervişleri gibi sabahlara kadar erguvan zikirlerine çekilsek yeriydi. Öylesine dingin yüzlerdi onlar, öyle başka ve öylesine iyi.

O erguvan şenliklerinde sahil boyundan başlayarak şehrin bütün okul bahçelerine, parklarına erguvanlar dikmeye başladık. Yalnızca erguvan mı? Servi, çınar, kızıl erik, gülibrişim ve daha neler neler. Hatta sahil boyunca apartmanlara, evlere giriyor balkon çiçekleri hediye ediyor ve beton binaların kasvetini bir parça da olsa kırmayı istiyorduk. İstiyorduk ki şehir bu deniz kenarından çiçekler ve ağaçlar arasından karşılasın herkesi ve yine öyle yolcu etsin. Bir gün bu şehre dönersem, diyordum o vakitlerde, bu ağaçların selamları arasında dönmek istiyorum.

O şehirde görevim bitip İstanbul’a geldiğimde yine bir nisan günü Manavkadı Camii’ni bir rast gelişle bulmuştum. Çünkü ismi öyle değildi. Ama tam da beklediğim gibi şehrin sur diplerinde “şükür ki” unutulmuş bir kıyısındaydı. Etrafını dolaştım. Tanpınar’ın bahsettiği o erguvan yoktu ama kenarındaki eski mezarlar arasında gülibrişim morluğunda düşlerinin hülyasıyla surlar diplerinden şehre doğru uzanmaya çalışan taptaze erguvanlar vardı.

Her nisan bambaşka iyi yüzlerle Manavkadı’ya gitmeye başladık. Baharları şehrin bu ilk efendileriyle karşıladıktan sonra Kariye’nin, Yavuz Selim’in, Balat’ın sair erguvanlarının arasından geçerek şehrin kalan sakinlerini ziyaret ederdik. Yerebatan’daki erguvan sözgelimi, Tanpınar’ın mezarını bekleyen erguvan sonra… Ziyaret edilmesi gereken diğer büyükler gibi her birinin hatırı sorulur ve Boğaziçi’nden yorgun dönüşlerde tepeleri boydan boya günbatımı kızıllığına boyayan erguvan mahşeri selamlanarak nisandan çıkılır ilkyazlara geçilirdi.

İstanbul’da ağaç dostlarım yalnız erguvanlar değil elbet. Yürüyüşlerde, rast gelişlerde, yaz gölgelenmelerinde ülfet ettiğim başka dostlarımı da anmasam olmaz. Küçükayasofya’daki dut, Kaşgari’deki manolya, Burgaz’daki çam, Büyükada’daki badem, Kirazlımescit’teki erik, Eminönü’ndeki söğüt, Cerrahpaşa’daki kavaklar, Fuatpaşa’daki servi, Sultanahmet avlusundaki kestane, Bereketzade’deki asma ve şimdi hiç söylemeyip içimde tutmam gereken niceleri… 

Ağaçlarda insana beklemeyi öğreten, sabretmenin erdemini fısıldayan ve asla terk etmemeyi salık veren gizli bir dil var. Herkes ama herkes çekip gidiyor da günün birinde, ağaçlar hep o ilk günkü halleriyle beklemeyi biliyorlar. Bak biz hiç değişmedik, diyorlar insana. Biz hâlâ aynıyız ve o hatıranın güneşiyle aydınlanıyoruz. Bu yüzden terk eden insanlar oluyor da “o ağacın altı” aynı kalıyor söz gelimi. Öyle olduğu için de insanlar uzaklaştıkça onlara yaklaştım ve terk etmediklerinin şahidi oldum, asla terk etmediklerinin.

Terk etmediler ama vefasızlığı yine biz insanlardan gördüler. Narmanlı’nın taze gelin gibi süslenmiş mor salkımlarını söküp atmaktan en ufak bir vicdan sızlaması duymadı “büyük mimarlar”. Fatih Camisi’nin büyük ağaçlarını da benzer bir akıbete uğratırken Kirazlımescit’teki nazenin eriğin kolunu kanadını budarken bakışlarında hep aynı hoyratlık vardı. Oysa bu ağaçlar bu türedi mimarlardan daha çok İstanbulluydular ve şehirle maceraları onların sülalelerinden bile eskiydi.   

Bu hoyratlıktan ötürü dostlarımı ziyaretlerimde insan olmanın burukluğu ve utancını duydum bir yandan, bir yandan da uzaklara göçüp gitmiş iyi yüzlerden mahrum gidişlerimin sancısını. Günler böyle geçip giderken salgın günleri başladı ve nisan dört duvar arasında dostsuz ve kimsesiz gelip geçiyor. Hoyratlığının acı karşılığıyla birbirimizden, mevsimlerden ve ağaçlardan uzağız şimdi. Ve ne kadar sürecek bu ayrılığımız onu da bilemiyoruz.

Belki, diyorum, belki bir gün insan unutur hoyratlığını ve vefayı öğrenmek için diz çöker ağaçların önüne de eski mevsimlerimizin güneşleri bir daha doğar. Bir daha doğar ve ben içimdeki şehirlere döner, sahil boyunca sıralanmış ve o günlerin hatıralarıyla yaşayan ağaçlarımın arasından yürür giderim kendi ufkuma doğru. Evet, son yürüyüşümde insanlarımın değil de ağaçlarımın arasından yürümek isterdim ben. Geçip giden zamanların değil de hep o günkü aydınlığı saklamış ağaç gölgelerinden…

Değil mi ki şairin dediği gibidir hayat:

“Erguvanlar geçip gittiler bahçelerden /geriye sadece erguvanlar kaldı.”

89 thoughts on “Erguvanlara, Tiril Tiril Nisanlara ve Yitirişlere Dair

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.