Adalar’dan Yaza Ettik Veda

Büyükada’da kalmak, talebelik yıllarımın bir hayaliydi. Bir köşk, bir konak hayali değil bu. Kendimce mütevazı bir şey; bir pansiyon odasına bile razıydım. İşimden arda kalan zamanlarda kapanabileceğim tek bir oda, yeterdi bana.

Belki bir masa, kitaplar, kâğıtlar; ama muhakkak bir masa lambası. O da sönünce, ziyası odama dolan sokak ışıkları. Gecenin örttüğü karanlık sokaklar, o sokakların içinde, iki yanındaki mumlarının yarım aydınlığında faytonların çıngırak sesleriyle birlikte kaybolmaları…

“Neden Büyükada?”, diye düşünmeye başladım sonraları. İnsanlardan uzaklaşmak için mi? Arabalardan, kalabalıklardan, modern olmaktan, şehrin her gün bizi yontan tırnaklarından… neden?

Hatıraları erik ağaçlarına emanet çocukluktan, ansızın bastırmış bir bahar yağmuru gibi tutuluverdiğimiz gençlikten, bir evvel zaman hırkası gibi taşıyıp durduğumuz dostluklardan, kopmak isteyip de bir türlü kopamadıklarımızdan, erguvandan, zambaktan, gülden; rayihası ne varsa dünde kalmış sevdadan, zamanla geçeceği yerde derinleşen kederden; korktuğumuz şeyleri hatırlamaktan… Ne varsa derinlerde, hepsinden arınmak, kaybolmak, unutmak, unutup bir daha hatırlamamak için kaçıp da kendi yıldızının bahçelerinde var olmak için bulunmuş yerdi belki de Büyükada.

Ferit’in delirmek üzere iken gelip kaldığı bir çeşit Matmazel Noraliya pansiyonu idi benim ev hayalim, anlıyorum. Matmazel’in, Nuriye ile Noralya arasındaki ‘git gel’leri gibi Raskolnikov’un karanlık odası ile Galib’in dergâhı arasında yüreğimi biteviye koşturan bir çağ yangınıydı tutulduğum.

Oysa ne Cevdet Paşa’nın Tezakir’inde o kadar anlattığı, Ada sayfiyelerinden tür be tür çiçek sepetleri ile donanmış kayıklarıyla şehre avdet eden kadim İstanbul ahalisinin dinginliği ne ayın on dördünde Körfez’de mehtap batana dek hanende ve sazende kayıklarının izinde ‘dem vur’an rindânın şevki ne de bazı geceler Boğaz’a kadar uzanıp ahşap konakların birine yahut leb-i derya yalıların ‘eli belinde’lerinin altına sığınıp bin bir mısra ile kelâm anlatan kalem efendilerinin hatıralarının peşinde idim.

Benimki, Nizam yokuşlarında, Dilburnu’nda, en fazla ikinci sınıf pansiyon odalarında, Hamidiye’de, Viranbağ’da, çamların altında; nitekim Ada sahillerinde kendi şiirimin mısralarının ardında yaşamaktı. Dedim ya, bir hayaldi. Üç beş günlük bir fasıldı; çoktan geldi, geçti. 

*

Ada’ya ilk defa, bir dostumla birlikte üniversiteyi bitirdiğim yıl gitmiştim. Aklımızda Yahya Kemâl’in bayram namazına gittiği o cami vardı yalnızca. Büyükada peşinden gelen ziyaretlerimde Nizam’ın, Viranbağ’ın, Dil’in hatıralarıyla renklendi, çamların altında gurub vakitlerine doğru da gömdüğümüz hatıralar oluverdi.

Hamidiye Camii’nin temelleri, Tanzimat’ın akabinde Rumların yanı başında nüfusa iyiden iyiye dâhil olan Türklerin cami istekleriyle 1892’de kazılmış ve hemen o gece, protesto eden Rumlarca da doldurulmuştu. Sultan II. Abdülhamit’in Hamidiye Alaylılarını başına bizzat diktirerek yaptırdığı camiin adı da Hamidiye Camii oluyordu böylece. İşte Yahya Kemal (Büyükada’da 1915–1920 arasında kalmıştı)’in, “Bu Frenk hayatının gecesinde bayrama uyanılmaz,” diyerek sabaha kadar uyumayıp, belki de ömründe bir keredir, bayram namazına gittiği cami de burasıydı. Yahya Kemal o sabah, bitkisel süslemeleri zarif bir kalem işi tekniğiyle bezeli iç duvarları, kristal avizeler ve kandil askılıklarla süslü tavanı izlerken kim bilir hangi duygular içindeydi. Bütün gözler onu süzerken kim bilir o, Süleymaniye’de Bayram Sabahı’nın ilk ilhamlarını duyuyordu.

Başka hikaye!..

Öte taraftan romanlarımızda Büyükada; yazların, yaz aşklarının yahut bir aşkın pençesinde bîzar olup da hastalanmış tiplerin şifa bulmak için geldikleri bir mekân olarak yaşamakta. Olsun. Kiralık Konak’ın Faik gibi bir tipini bile grubun en arkasından eşekle Ada turu yaparken sevimli bulabiliyoruz ya.. Meral ile Samim’i büyük ‘Yalnız’lıklarından kurtulabilmek için Ada yollarında görebiliyoruz ya.. Kafi!..

Her derde göre bir parça çaresi var Büyükada’nın. Çelik Gülersoy, “İstanbul’da ne yoksa Ada’da o var,” derken biraz da bunu ifade ediyor olmalı. Ada’nın bu küçük sahillerinde; yitirilen, kaybedilen, unutulan ne varsa; kazanılan, bulunan ve hatırlanan oluyor. Ve zaman; lacivert sular arasında, kendi koylarınızda, kendi yıldızınızın gölgesinde bir iç âlem sarayına dönüyor. Çamlardan uğuldayan rüzgâr, Viranbağ’da Ağustos böceklerine bırakırken nağmesini, siz Dil’de batan güneşe karşı o son bahçelerden, yalnız, kadim bir rindan dinginliğinde, Osman Nihat gibi mırıldanıyorsunuz nihavendi yalnızlığınızı:

Yine bu yıl Ada sensiz

İçime hiç sinmedi.

Dil’de yalnız dolaştım hep

Gözyaşlarım dinmedi.

Çok sonralar ben de anladım; unutmak için kaçacağım ‘o belde’nin hatırlayışların mekânı olduğunu. Bu yıl yazın son günü biterken, Viranbağ’da, çalılar toplayıp içindeki memnu aşkın ateşiyle çalılar yakan Yahya Kemal’i hatırladım. Baktım Viranbağ şiiriyle, o da benim gibi muzdaripti:

Adalardan yaza ettik de veda

Sızlıyor bağrımız üstündeki dağ,

Seni hatırlıyoruz Viranbağ!

NOT: Bu yazıyı yıllar evvel yazmışım. Yazın o son Viranbağ’da dolaşıp durarak hem de.. Bu yaz Ada’ya hiç gitmedim. Pandemiydi… Meşguliyetlerdi… Biraz da küskünlüktü filan derken geçip gitti yaz. Senelerden beri Adalara ilk vefasızlığım.

Sadece bugün gezinirken uzaktan kaçamakça şöyle bir baktım, hepsi bu!

99 thoughts on “Adalar’dan Yaza Ettik Veda

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.