Mevsimler Azaldığında

Mevsimler azalıyor, özelliklerini kaybediyor, ya da bana öyle geliyor. Otuz sene önceki mevsimler nerede! Onlar dünün asil ve naif hatunları gibi.  Fazla romantik gelebilir bu benzetiş. Ne yapsam da bu resmi atamıyorum,  zihnimden kovsam da canlanıveriyor. Niçin hatun? Niçin asil ve naif!

Zihnimin koridorlarına çalakalem bir göz attığımda minyatür güzelleri ile karşılaşıyorum; onlar her ne kadar idealize edilmiş güzellikler olsa da.  Usül erkan bilerek yavaş yavaş süzülüyorlar diğer sayfaya, eski mevsimler gibi yavaş yavaş. Etrafını da bu gidişe hazırlayarak. Önceden mevsimler art arda sırasını bozmadan arzı endam ederlerdi.  Şimdi! Aynı gün içinde dört mevsime birden şahit olduğumuz günlerin sayısı az değil.  Şimdiki mevsimler şimdinin hoppidi kızları gibi. Bir şöyle, bir böyle, bir öyle!

Mevsimlere mersiye yazacak duruma gelmedik, daha şükür ki. Tabiatın güzelliklerinden tam olarak mahrum sayılmayız henüz. Ama insanoğlunun had bilmezliği bu güzelim dünyayı nerelere sürükleyecek/sürüklüyor. Bu konuda öngörüde bulunmak için fütürist olmaya gerek yok. Kıyamet senaryolarına da. İşin sonu belli. Bu yüzden Mars’ta koloniler kurma hayalleri aldı başını gidiyor. Bunlar bir yana benim asıl derdim,  kendim için de üzüldüğüm bir nokta: Tabiatın öğretmenliğinden mahrum kalan ruhum ve bunun beni/bizi kuraklaştırması.

Tabiat dediğimiz usta öğretmenden mahrum kaldık. Anadolu veya Hindistan topraklarında boy veren kadim geleneğin, tabiatı yorumlayıştan kaynaklandığını söylemek zor olmamalı. Avrupa kıtasının yorum farkı ayrı bir yerde dursun. Asya, bakışını hikmetle birleştirmiş. Gelip giden mevsimler arasında kendi hayatından izler görmüş. Kuruyan siyah dallardan sürgünlerden gençlik baharını filizlendiren ruhu hissetmiş/sezmiş. Saçlarına düşen aklarda yaklaşan ölüm kışını…

Tabiattan dersler almak hiç de zor değil. Düşen yaprak, taze bahar, saksıdaki tohum… Neler anlatmaz ki… Hepsinde ümit, çaba, gayret.  Tohumun baş verişi güneşe; durmadan açan ve bir çiçekle duran dallar. Yetkim olsaydı, tek tek her insanın en az bir çiçek ekmesini veya bir meyve fidesi dikmesini şart koşardım. Gözü gibi baktığı çiçeğin açmayışına üzülemezdi eskisi kadar bir anne. Emek verirsin, su verirsin ama olmaz, istediğin gibi büyümez çiçeğin. Tomurlanmaz. Sert rüzgarlardan korusan da açmaz sardunya. Emeği, çileyi öğretir tabiat öğretmeni. Üstelik öğrenene kadar da öğretmek için ısrarcıdır.

Bu sene öğrendim. Koca domates tarlasının bozguna uğramış dallarına dokunurken. O kadar emek. Cins cins fideler tek tek özenle seçildi. Toprağı hazırlandı. Usta bulmak, küçük traktörü ayarlamak, toprağı bekletmek… Sulama sistemini kurdurmak. Suyunu bağlamak. Ekmek.  İlk çapasını yapmak, sonra boğaz çapasını. Rüzgârlardan korumak. Aralarda kontrol etmek. Çiçeklerine sevgiyle bakmak. Sonuç! Bozguna uğramış yapraklar. Yamru yumru, küçük, yeşil yuvarlaklar. Terazide bir kilo bile gelmeyen kırmızı domatesler. Hayat da bazen böyle. Ama hep bir ümit. Gelecek sene böyle olmaz, ümidi.

Bir gün toprak, su, rüzgâr azaldığında ne yapacak insanoğlu? Bilim adamlarının özellikle dünyanın su ve toprak geleceği konusundaki öngörülerini okuyunca dudaklarım uçukluyor. Elden ne gelir. Bu seneki domates meselesi. Belki Mars’a gitme ihtimalim vardır. Uzak bir teselli bu. Olsun.

Mevsimlerim mevsim gibi olduğu zamanlar da vardı, gördüm onları. Rüzgârların rüzgâr gibi estiği, onlarca kilometre hızla değil de karayel, poyraz, lodos gibi estiği, karların usul usul yağdığı; güzel, huzurlu zamanlar… Onlar bilinmez bir yere doğru gidiyor sanki. Artık dört mevsimi görmek hayal olacak. Okul duvarlarındaki dört mevsim panoları da kalmayacak… Maziye gömülecek. İkiye mi iner mevsimler, bire mi? İnsanoğlunun yapıp ettiklerine bağlı bu.  

Biliyorum. “İnsan dediğin biraz et/ Biraz kemik/ Çokça gaflet.” Yine de içimdeki bu gizli sızıya engel olamıyorum. Belki elli yıl sonra sadece kış ve yaz kalacak mevsim olarak. Hem de eskilerine hiç benzemeyen. Hortumlar,  aniden ve sel olup akan yağmurlar, yaz günü inen dolular bu kadar yoktu önceden. Güzelim insanlar, kar artık eskisi gibi yağmayacak. Eskisi gibi hüzünlenmeyecek kimse. Belki  “Allah kar gibi gökten yağınca/ Karlar sıcak sıcak saçlarına değince/ Başını önüne eğince/ Benim bu şiirimi anlayacaksın” mısraları da uzak bir hayal olacak.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir