Büzgülü Bürümcek

Şöyle bir bakıyorum da sevgili okurlarım, sizleri epey ihmal etmişim ben yahu! Kusuruma bakmayın gayrı, oldu bir kere. Bu arada çok şey geldi başıma: Bunların hepsini anlatarak başınızı ağrıtacak değilim. Hem çoğu sizi ilgilendirmez zaten. Gelgelelim şu çileli yazarınızın kan şekerinin bir miktar fazla çıkması tam da sizi ilgilendirir diye düşünüyorum. Zira bundan böyle eskiden yaptığı gibi kendini feda ederek yakası açılmamış tatlıları, fırından henüz çıkmış hamur işlerini, turfanda meyveleri falan tadamayacak, onlar hakkındaki kanaatlerinden sizleri mahrum bırakacaktır.

Bunun mahzuniyetiyle aylardır kalem oynatamadığını düşünmenizde bir beis yok. Yalnız pek öyle enseyi de karartmayın, biz daha ölmedik evelallah. Bu can bu tende durduğu sürece sizleri yazısız ve malumatsız bırakacak değiliz. Daha geride tadına bakılacak bir dünya nimet var. Allah’ın sadece arzı değil, nimetleri de geniş. O, bir kapıyı kapatırsa başkasını açar, âdet-i süphanisi böyledir.

Greyfurt diye bir dünya nimeti varmış mesela, bu şeker olayından sonra farkına vardım. Hani çocukluğumdan beri tanırım kendisini tanımasına da pek yüz vermezdim. Mandalina ve portakalın üvey kuzeniymiş gibi gelirdi bana. O mu değişti ben mi değiştim bilmem, şimdi bir acayip buluyorum onu. Yıllardır yanı başımdaymış da kıymetini hiç bilemediğim bir dost, değerini anlayamadığım bir mücevher gibi hani. Mübarek o ne koku, ne lezzet, ne renk…

Adından başlayalım, hadi buyurun. İngilizceden olduğu gibi geçmiş. ‘Grape’ ve ‘fruit’ kelimelerinin birleşimi. ‘Üzüm meyvesi’ gibi bir anlamı var. Ağaçta salkım salkım yetişen meyveleri yüzünden yahut üzüm gibi sulu olduğu için bu adın verildiği söyleniyor. Ben ağacını hiç görmediğim, gördüysem de onun o olduğunu bilmediğim için, şaşıracaksanız amma, bu konuda bir şey diyemeyeceğim. Ama kederlenmeyin hemen, daha söyleyecek çok şeyim var, sizler için eciğini cücüğünü araştırdım onun.

Dünya da benim gibi geç tanımış onu çünkü geç doğmuş mübarek, ayağı ağırmış. Daha birkaç yüz yıl önce Jamaika’da ortaya çıkmış. 1750’lerde Kaptan Shaddock adında biri Jamaika’nın tatlı yerli portakallarının yanında yetiştirilmek üzere Batı Hint Adaları’ndan turunçgillerin bir türü olan pomelo fidanları getirmiş. Bu iki türün tozlaşmaya girmesinin sonucunda üçüncü bir tür olarak greyfurt ortaya çıkmış. Geçmişi bu kadar kısa ve basit. Şimdilerde en fazla Çin’de ve Amerika’da üretiliyor. Sarı, pembe, kırmızı ve beyaz çeşitleri var. Bilim insanları bu doğal hibrit türün ortaya çıkışının sevincinden mi, geldiği yerin güzelliğinden yahut lezzetini çok beğendiklerinden midir bilinmez, ona ‘cennet meyvesi’ anlamında Latince ‘citrus paradisi’adını vermişler.

Ona kaba görüntüsü ve ortaya çıkma şeklinden ötürü bitkiler dünyasının katırı diyenler varsa da dikkate almaya değmez. Yaşlanınca yahut diyabete meyledince nasıl olsa onlar da onun ocağına düşecekler. Nasıl düşmesinler efenim; en çok C vitamini barındıran, en az şeker ve kalori oranına sahip narenciye çeşidi oluyor kendileri. Bu yüzden şeker hastalarına iyi geldiği söyleniyor. Ben denedim, doğru vallahi.

Bilirsiniz âdettir, bu mübareği kırk yaşın üzerindeki babalar yer genelde. Bu yüzden ona ‘baba meyvesi’ diyenler haksız sayılmaz. Bizim evde de onu ellisinden sonra şeker olan rahmetli babam yemeye başlamıştı da biz pek gönül indirmemiştik. Yalan yok, sanırım haklıydık, şimdi aramızdan su sızmadığına bakmayın.

Mübareğin ayağı ağırmış demiştim, bizim coğrafyaya gelişi de adamakıllı gecikmiş. Taa İkinci Dünya Savaşı’nın bitimini beklemiş. Tahmin edileceği üzere özellikle Akdeniz ve birazcık da Ege kıyılarını mesken tutmuş. 1950’lerin sonlarına doğru memlekette bir greyfurt modası başlamış ve handiyse mandalinanın ve portakalın tahtını sallamış. Selim Güleç’in henüz olmadığı yılların Selim Güleç’i diyebileceğimiz meslektaşım Refik Halit ona dudak bükmüş, yüz vermemişmiş güya. Böyle olunca lezzet alanından çıkıp onun ismiyle uğraşıyor Kirpi! Neymiş bazı yörelerde ona kız memesi denirmiş. Manavdan falan adıyla istenemezmiş. Amma gerçekten ayıpmış hani! Biz daha dilber dudağına, kadın buduna alışamamışken bir de bu mu çıkacak karşımıza. Fesüphanallah…

Yalnız bazı yörelerimizde ‘altıntop’ deniliyormuş ona. Bunu yerinde buldum. Gerçekten de güneş gibi parlayan altın sarısı haliyle bir altın topu andırıyor. Aslında bu görünüşüne bakarak ona ‘güneştopu’ demek de yakışırdı. Bir amme hizmeti olarak bunu Türk diline armağan etmek isterdim fakat o yedek kulübesinde beklesin bakalım. Onun için daha iyi bir isim bağışlamak niyetindeyim Türkçemize. Hazırsanız söylüyorum: Büzgülü bürümcek.

Evet büzgülü. Deri gibi parlak kabuğunun ağzından mantı gibi büzülerek dalının ucunda toplanıp kapanıyor. Ama asıl manzara o kayış gibi kalın kabuğu hart hart soyunca ortaya çıkıyor. O her biri bir saltanat kayığını andıran iri dilimleri, incecik beyaz zardan bir bürümceğe sarılmış, kesesinin ağzı da büzülmüş. Büzgüsünü gevşetip bürümceği açınca karşınızda mercan gibi kızarır kuzucuk. Şerha şerha yarılmaya hazırdır sulu ve dolgun damarları.

Bürümceğimiz diğer meyvelerin aksine tokluk hissi verir insana. Yüzde doksan biri su olduğu için vücudun su ihtiyacını büyük oranda karşılar. Obeziteyle mücadelede kullanılması bundan olmalı. Zengin sofralarının gediklisi olmasına birazcık şaşırdım doğrusu. Ee, neticede yazarınızın da bunun gibi bilmediği bazı ufak tefek şeyler olabiliyor. Her şeyi de ben bilecek değilim ya.

Bunların dışında onun sağlığa etkisi hakkında söylenebilecek bir yığın şey var: Astım, kanser, depresyon, yorgunluk, cilt problemleri gibi pek çok sağlık sorununun tedavisinde yardımcı olduğu söyleniyor misal. Amma bendeniz şifa ilimleri mütehassısı olmadığım için nadiren yaptığım bir şeyi yaparak haddimi bilecek ve o konulara girmeyeceğim şimdi. Ancak şu kadarını söylemeliyim ki, ilaç kullananların greyfurtu çok dikkatli yemesi gerekiyormuş. Muhteviyatındaki bir madde ilaçların yüksek oranda çözülmesine ve doz aşımına sebep olabiliyormuş. 

Bu bakımdan ben şanslı sayılırım, bana pek dokunmuyor kendisi. Onunla hususi bir ilişkimiz oluştu artık. Belki onun bundan haberi yok ama olsun. İftardan sonra çaylar içilip namazlar kılınınca bir sevgiliyi bekler gibi meyve saatini beklerken buluyorum kendimi. Gözümü yumup hülyalara dalıyorum falan, bir acayibim anlayacağınız. Sonra çimdikliyorum kendimi. Sana n’oluyor böyle Selim Güleç, kendine gel!

Gelemiyorum efenim, ne mümkün. Karacoğlan gibi, “Başına bürünmüş ibrişim bürümcek / Duramıyom yâr ben seni görüncek” diyerek kalkıp önceden göz koyduğum birini özene bezene filesinden çıkarıyor ve evdeki en afilli meyve tabağına yerleştiriyorum. Tek başına tabağı dolduruyor zaten.

Onu tuzlayıp yiyenler varmış. Bu bana uygun gelmiyor. Hem meyvenin kendi tadını almak isterim hem de ben tuz hakkımı bu yaşıma kadar kullanıp bitirdiğim için artık onunla arama ciddi bir mesafe koymam gerekiyor. Şekerle yahut pudra şekeriyle yiyenler de varmış ki, nazarımda bunlar da tuz gibidir, ben sadelikten yanayım, öz tadını almak isterim onun.

Eh be Selim Abi, yiyelim artık şunu dediğinizi duyar gibiyim. Haydin yiyelim madem. Zaten kabuğunu soymuş, zarının büzgüsünü çözmüştük. Şimdi ağza tek lokma halinde atılmaya hazırdır. Hoop… Attık mı? Gözlerimizi kapattık, başımızı göğe diktik. Ağzımızın içinde bir seyahate çıkarıyoruz onu. Dilimizi, damağımızı, azı dişlerimizi, gırtlağımızı her yeri ıslatıyor bol suyuyla, her yere lezzetini çalıp boğazda vitesi boşa alıyor. Uğradığı bütün istasyonlara tatlı bir ekşi serinlik bahşederek menziline ilerleyişini tamamlamadan ikinci dilime geçmiyoruz. Sonra onunla da aynı şenliği yaşıyoruz… Aman dikkat, kendimizi kaybedip bir taneden fazla yemiyoruz. Hatta yarımı bile kifayet eder. Malum a, her şeyin azı karar çoğu zarar. Afiyet olsun…

7 thoughts on “Büzgülü Bürümcek

  • Mayıs 5, 2021 tarihinde, saat 16:07
    Permalink

    Yaklaşık yirmi iki yıldır severek tüketiyorum greyfurtu. Akdeniz’de yaşamam sebebiyle belki de tatmadığım çeşidi kalmadı. İçi daha beyaz ve dışı da açık sarı olanı özellikle sıkmak için çok güzel ve az bulunur. Pembe ve kırmızı içli olanlar yemek için daha cazip. Yerken içteki ince zarlar soyulursa damakta acılık bırakmaz hiç. Ağaç kavunu denilen türü inanılmaz büyük.
    Dostum, bu yazı vesilesiyle, evde olduğu halde, bolca greyfurt aldım ve her akşam yemeye çalışıyorum. Ramazanda ayrı bir serinlik veriyor kesinlikle. Eline sağlık, gönlüne huzur…

    Yanıtla
    • Mayıs 11, 2021 tarihinde, saat 01:21
      Permalink

      dikkat et dostum, şekere meylin olmasın 🤔

      Yanıtla
      • Mayıs 14, 2021 tarihinde, saat 23:03
        Permalink

        daha önce ölçtürdüm. sıkıntı çıkmadı. yine de gizli şeker olabilir. Allah korusun

        Yanıtla
  • Mayıs 9, 2021 tarihinde, saat 08:27
    Permalink

    Bizim evde de benden başka kimse yemez. Bazen biraz tuz ekiyorum, farklı bir lezzet katıyor.

    Yanıtla
    • Mayıs 11, 2021 tarihinde, saat 01:19
      Permalink

      ee üstad, boşuna ‘baba meyvesi’ denmemiş ona 😉

      Yanıtla
  • Mayıs 10, 2021 tarihinde, saat 11:04
    Permalink

    Gıyaben önyargılı olduğumuz bir meyveyi bize tanıtıp sevdirecek bir yazı olmuş. Teşekkürler.

    Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.