Müslüm Baba Üzerine Fragmanlar

I

W. Benjamin’in beni hep düşündüren bir tespiti var: “Eskiyen şeylerin enerjisi.” Eski fotoğrafların ve biten şeylerin son defa görünür olmalarının yaydığı enerjiden bahsediyor düşünür. Bu tespit neden bilmem ama bana arabeskin ülkemizdeki macerasını hatırlattı.  Hatırlayacaksınız, doksanlı yılların başlarında arabesk etkisini yitirmeye başlamış eski birçok sanatçı piyasadan elini eteğini çekmişti. Bazı tanınan sanatçılar arabeski poplaştırmaya çalışsalar da bu pek bir kâr etmemişti.

Ama bu yılların ertesinde tuhaf bir şey oldu: 2000’lerde nerdeyse bütün arabesk sanatçılar silinip gitmişken Müslüm Gürses anlaşılmaz bir ilgiyle yeniden yükselmeyi başarmıştı.  Bu yükselmeyi sanatçının sadece yeni türlerdeki icra başarısıyla izah etmek güç. Bir şey vardı Müslüm’ü parlatan, ne yeni kuşakların hiyerarşiyi hiçe sayan düzlemiyle ne de eskilerden bir şeyleri tutup parlatma üstadı postmodernle açıklanabilecek bir şeydi bu.  Eskiyen şeylerin enerjisi bu muydu sahiden? Düşünmek gerekiyor.

II

Müslüm Gürses’i kaba, cahil olmakla suçlayanlar da oldu, yaşantısından türlü hikmet çıkaranlar da. Ama eleştiriler daha ağır basmıştı. Sola göre insanın heyecanını, sevincini öldüren bir uyuşturucuydu onun şarkıları ve de yaşamı. Sağa göre meyhaneleri kutsayan bir ayyaştan öte biri değildi. Boşa yaşıyor, boşa yaşatıyordu. Değilse de ajite edilmiş, sulandırılmış yıkılmışlıkların yenilmişliklerin destanını yazan adamdı. Kimseyle kavga etmemişti ama herkese yenilmişti. Arabeskti, gelip geçiciydi ve gelip geçmişti.

Geçip gitti, arabesk tamamıyla bitti, Müslüm Baba öldü ama tarzı, kitleleri bir türlü unutulmadı. Arabesk olanda yani gelip geçici olanda gelip geçmeyen sürüp giden bir şeyler var bugün. Müslüm hem de okumuş kitlelerde daha çok dinleniyor. Filmi yapılıyor, handiyse izlenme rekorları kırıyor. Bir daha dönüp bakma gereği duyuyor insanlar “Acaba bu adam ne dedi de biz anlamadık?” diye. “Bu kitlelere ne söyledi de topladı, bugün o insanlara ne oldu?” diye başlayan yeni bir Müslüm merakından söz ediyorum.

Sahi ne oldu o kitlelere? Niçin bir araya gelmişlerdi? Neden bu kadar acılı idiler?

III

Ben Müslüm’ü lise ikide gecekondu komşum Ercan ile tanıdım. Ercan gözleri görmeyen bir dostumdu. O da başka bir lisede ve yine ikinci sınıfta idi. Zekâsının kavranması güç işleyen tarafları vardı. Televizyon ve radyo tamirlerine kalkışır, araba kullanmaktan büyük keyif aldığını söylerdi. Bu tuhaf dostumun çevresi hep Müslümcüydü. Evim bekâr evi olduğundan çoğu zaman bende toplanırlardı. Aralarında sigara, akineton gırla gider. Kül tablası yetişmezdi. Müslüm söyledikçe söyler, dinleyenleri de dağıldıkça dağılırdı. Gidip gördüklerimin evlerinde itina ile hazırlanmış Müslüm arşivleri vardı. Odalarının bir duvarı Müslüm kenarıydı. Müslüm’ün filanca şarkısı, denilince bakmadan ellerini uzatırlar, 46. kasette şu sıradaki, diyerek teypten iki hamlede bulur açarlardı.

Müslüm odada dostlarına içlenirken kondunun küçük ön bahçesine çıkar erik ağacının altından gökyüzüne bakardım. Bu yıkık şarkılardan sızan efkârla beraber ömrümün nereye varacağını düşünürdüm. Yanı başımdaki apartmanlara başımı kaldırırdım sonra. Hepsi benimkinden usturupluydu, hepsi büyük, hepsi zengin. Girer Müslüm dinlerdim ben de. “Ben hep yenilmeye mahkûm muyum,” derdi baba. “Eyvallah Baba!” derdim. Yenilmişlikler ordusuyduk zira kentte. Kenardaydık, kondudaydık, konduların en berbatındaydık. Birbirine denginden evlerin arasında “oda oda üzüntüler” düşen viranedeydik nihayetinde. Belki de ölmüştük Baba’nın dediği gibi de “bizi ancak çekenler anlardı.” Öyleydik. Bizi biraz da Müslüm öyle yapmıştı sevenlerle ölenler birdi çünkü onda.     

Sonra o dediğim doksanlar geldi. Pop müzik aldı başını yürüdü. Arabesk unutuldu, tutunamadı, hep o şikâyet ettiği kentin iyice dışına itildi. Acımak, içlenmek değil, garip garip sözler bulup söylemek moda olmuştu. Yeter ki bir şeyler cıstaklasın, tutardı. Bateri olmalıydı mutlaka, davullar iyi vursun ki zıplansındı. Eh arada kederli şarkılar da yok değildi. Kedisinin yokluğundan şikâyetçiydi biri. Öteki yalnızdı, yapayalnızdı. Ama gözyaşlarını silecek bir sevdikleri yoktu. Esas oğlan kızın gözyaşlarını başparmağıyla usulca silmeyi unutmuştu, teselli artık sarılarak verilir olmuştu. Hayat iyiden iyiye gelip geçiciydi.

IV

Müslüm zom, zonta olmadığı gibi, yüksek bir devrimci zekâ da değildi elbet. Ama bir şey söylüyordu ve kalabalıklar o şeyin etrafında ölesiye kenetleniyorlardı. Ama arabesk dönemi bitmişti. Varoşlar Özallı yıllarda şehrin merkezine akın etmiş ve kentlerin yeni sahipleri olmayı başarmışlardı. Giyimleri kuşamları, evleri arabaları, yürüyüşleri bakışları değişmişti.

Müslüm Baba 92’de Müslümce’yi denedi, peşinden “Babam’ın Öldüğü Yaştayım” dedi. Dedi ama seslendiği artık o eski kitle değildi. Ne o varoşlardı ne o lüks semtlerin alımlı kızlarına gönül vermiş garibanları ne de hiçbir şeye tutunamamış müptelaları. Baba’yı bu değişip dönüşmüş eski varoş kuşaklarının evlatlarıyla birlikte merkezin eski insanları da dinliyordu artık. Okumuşlar, villa konak evlatları, kolej, üniversite gençleriydi Baba’nın yeni kitlesi. Kitlesi mi? Değildi elbet. Değildi zira seviyorlardı belki ama sevda yüklü kervan değildiler, üzülürlerdi belki ama gam yüklü değildiler, zamanlarını verirdiler belki ama her şeylerini veren değildiler. Yıkılmışlığı dinlerlerdi belki ama yıkılmış değildiler hâsılı. Bir şey değişmişti ama ne?

Yeniden kabul gördü Müslüm Baba, itibar gördü ama kendisini öylesine seven insanlara da bir daha rastlamadı. O insanlar keder satarak ya da adına ne denirseniz deyin Müslüm’ün parçalanarak edindiği ve asla görmezden gelinmeyecek bir kitleydi. Öyleydi ama uyuşturulmuş denen yüz bu kadar sadakatle donatan, parçalayan şey de uzun yıllar görmezden gelindi. İnsanımızın huyudur. Yok sayar, alçak sayar sonra da o dönüp olmayacak övgülere girişir.

Bade harab’ül- Basra…

V

İyi bir makale, iyi bir kitap, iyi bir roman iyi bir soru sormayı becerebilendir. Bak bunu yazmalı. Peki, burada Müslüm’e hangi soruyu soracağız? İyi bir soru cevapların arkasında gizlendiği için önce Müslüm’ü farklı yapan doneleri bulmalı belki.

Bir kere Müslüm’ün piyasa yaptığı dönemde, yani 60’larda, arabesk müzik daha çok yeniydi ve gerek sosyal gerekse de siyasal sebeplerle yükselen bir türdü. Müslüm tam da böyle bir zamanda, tam da şarkılarında anlattığı gibi bir hayat hikâyesiyle piyasada görünmeye başladı. Zamanın rüzgârını yakalamıştı ama her şeyden önce şarkılarındaki gibi bir adamdı. Galiba bu tesir etti. Birincisi bu.

İkincisi diğer sanatçılar gibi ortalıklarda değil. Kenardaydı. Kendisinden yaşça büyük olan Muhterem Nur ile evlenmiş ve ömrünün sonuna kadar sevmişti. Entrikalarda yoktu. Düşmanlarını affetmesiyle nam yapmıştı. Bunları herkes söyler. Herkes anlatırdı.

Bir üçüncüsü de ezilmişliğiydi. Belki de o kitlelerde enerjini asıl topladığı yer de burasıydı: Müslüm de bütün arabeskçiler gibi ‘hayatın sillesini’ yiyen bir adamdı. Ezilmiş pek çok sanatçı vardı belki ama Müslüm’ü farklı yapan tıpkı Rocky filminde olduğu gibi yüzünü yumruklara sakınmayışı, düşmanına kendini açan ve dövüldükçe tutunan bir haliydi (Mutlu Ol Yeter vb. pek çok şarkı). 

VI

“Müslüm” filmini herkes konuştu yakın günlerde. Konuşulanları şöyle uzaktan dinliyordum da… Alakasız, bilgisiz, gözlemsiz ve sırf konuşmak için kurulan cümlelerdi her biri. Müslüm’ü farklı yapan şeyi bu boş laflardan anlıyordum en çok. Dediğim gibi, Müslüm hikâyesi olan bir adamdı. Bugünün kuşaklarına o hikaye öyle uzak ki!.. O zaman Müslüm bir daha geri gelmedi. Parlayan koca koskoca bir ışık vardı ama içinde insan yoktu.

Suçlamıyorum. Arabeski doğuran yaşatan o devirler bitti, o insanlar çoktan gitti. Arda kalanların da kimisi geçim derdinin pençesinde eridi, kimisi de bir yerlerden para bulmanın yolunu öğrendi ve eski sokaklarının, o sevdaların yolunu çoktan unuttu. Biraz kulak vern: “Safmışız,” diye sızlananları çok aralarında. “O günün cahillikleriymiş,” diyerek geçiştirenler çok. Altlarında modelli arabaları var kiminin; işleri aşları pek yerinde. Kimi de hâlâ tutamamış kulpundan şu yalan dünyanın. Ama hepsi büyük davalar tutturmuşlar, büyük resimler gören bir ortaklığın içine girmişler.

“Efkâr neymiş,” diyorlar, “yaralı gönül neymiş, yenilmişlik neymiş?” Çünkü nutukları öğretmiş birileri, nutuklar atmayı. “Keşke Baba yaşasaydı!” diyorum ben de. Yaşasaydı “sevmek öğretilmezdi” diyecekti kim bilir. Yıllar böylesine günler getirdi şimdi, yollar böylesine zamanlara çıktı… Olsun!   

VII

W Benjamin’in “eskiyen şeylerin enerjisi” diye anlatıp durduğu patlama belki de 90’ları beklemeden Müslüm’üm Gülhane Konserinde kendini göstermişti. Eski ve bir daha geri gelmeyecek zamanlardan sevginin kanatlarında öylesine bir uyanmıştı ki belki bir daha hatırlanmaya bile mecal bulamayacaktı. Yani bir devir kendi büyüttüğü bedenine kendi son bakışını atarak geleceğe hiçbir şey bırakmamıştı. Kalan şey sadece parıltılardı.

Ben bütün bu parıltıların arasından en çok da Bayraklı’daki kondumu hatırlıyorum. “İyiymiş yahu,” diyorum. “Karnım doymuyordu, duvarının kenarından yıldızlar görünen bir evdi ama bir eriği vardı ki sarıp sarmalardı. Baba’nın Sevda Yüklü Kervanlar’ı oradan geçerdi.” Onun dediği gibi demeli belki,

Bizim gönlümüze hasret düşüren

Şu geçit vermeyen dağlar utansın

Bizi bizden alıp yabancı eden

Şu uzayıp giden yollar utansın.

Filmi izlerken hep şunu düşündüm: Şarkının birini de Müslüm söylese. Ama Müslüm Baba ölmüştü. Bir havai fişeğin patladığı karanlık gökyüzünde kalan sadece acılardan izlerdi.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.