Walden Gölü: Yalnızın Özgürlüğü

Pek çok güçlü yazarı, yalnızca eserleriyle değil, hayat felsefesiyle de etkileyen Henry David Thoreau’nın ünlü kitabı “Walden Gölü”nü okuma listeme almış, fakat kitaplığımda bulunmadığı için belirsiz bir zamana bırakmıştım. Bir yaz gecesi, tamamen sürpriz bir şekilde karşılaşınca kaparcasına aldığımı ve bir an önce okumak için fırsat kollayıp durduğumu hatırlıyorum. Lakin beklediğim o fırsatı öyle kolay yakalayamadığımı  da söylemeliyim. İşte, bazen hayat, onca meşgale içinde, çok istediğin halde, rafta bekleyen bir kitabı okuyamamaktır.

Ama nihayet, boşlukları kollayarak da olsa okumak kısmet oldu şükür. Beğendiğim her güzel kitapta olduğu gibi, çarpıcı sözlerin altını çizdim yine. Defterime notlar çıkardım. Yazarı hakkında metinler okudum. Fakat gördüm ki en sahih çıkarımlar daima eserin kendisindedir. Yazar hakkında kitabı, kitap hakkında yazarı en büyük kılavuzdur. Ben de Walden kılavuzuyla Thoreau’yı okudum.

Gördüm ki Thoreau, her nitelikli okur-yazar gibi geniş bir birikime sahip entelektüel biri. Homeros, Gothe, Virgil, Kant ve Sadi Şirazi’den tutun da Çin, Hint, Yunan ve Pers metinlerine kadar pek çok kitabı henüz yirmili yaşlarda elden geçirmiş. Tolstoy’ı, Hemingway’i, Prost’u, Yeats’i, Salah Birsel’i, Gandhi’yi, Kennedy’i, Martin Luther King’i ve daha kim bilir nicelerini sarsarcasına etkilemiş; etkiliyor. Dile kolay, kırk beş yıllık ömrüne yirmi cilt eser sığdırmış; az değil.

Onun Walden macerası, henüz yirmi dört yaşında Harvard mezunu bir mühendis olarak, Ralf Waldo Emerson’la tanışmasıyla başlar. Emerson sağlam bir filozoftur. Ondan iyiden iyiye etkilenir. İyi de olur. Bu durum, Mevlana ile Şems-i Tebrizî’nin karşılaşmasını akla getirir. Thoreau, yalnızca fikirlerinden etkilenmekle kalmaz onun, Walden Gölü civarındaki arazisinde de oturma imkânı bulur. Yaşadığı bu tecrübe, filozof yanını geliştirir. Cümlelerini sağaltır. Fikirlerini olgunlaştırır. Dış dünyanın zenginliğini, engin bir iç dünyaya dönüştürür. Nihayet, bu kitap başta olmak üzere, mayası olur diğer kitaplarının.

 O, Emerson’un başlattığı Amerikan transandantalizminin (aşkıncılığının) tesiriyle ve içindeki özgürlük aşkıyla Walden yakınlarında, kendi eliyle bir tahta kulübe inşa etmekle başlar işe. İki yıl boyunca, neredeyse bütün ihtiyaçlarını kendisi temin ederek ve ince hesaplar yaparak burada huzur içinde yaşamayı tecrübe eder. Görür ki, az tüketmek az çalışmayı da beraberinde getirir. İradi bir yalnızlıktır seçtiği. Kendini, kendi şahsında insanı ve bütün hakikatiyle tabiatı tanımaya odaklanır. Ve bunu, geniş ölçüde başarır da. Bu işe koyulma gerekçesini, “Düşünüp tasarlayarak yaşamak istediğim için ormana çekildim,” sözüyle dile getirir. Henüz yirmi sekiz yaşındadır. Gençliğin verdiği bir romantizm ile idealizm ve aynı zamanda bir filozof ve sanatçı olmanın getirdiği özgüven saklıdır satırlarında.

Bir yandan bakınca, sanki olgunlaşma dönemini ilk gençliğinde tamamlamış bir filozofu akla getirir. Bakış açısı, kurduğu cümleler ve hayat karşısındaki duruşu sağlamdır. O iyi bir gözlemci olmakla beraber, eğitimli ve becerikli bir sanatçıdır da aynı zamanda. Eserini kastederek: “Kimsenin bu ceketi giyerken dikişleri zorlamayacağına olan güvenim tam, çünkü bu ceket kimin üstüne tam gelirse ona fayda sağlayacaktır,” derken, kayda değer bir eser bıraktığının farkındadır. “Daha önce de söylediğim gibi hüzne övgü olsun diye değil, sabahları böbürlenen horoz gibi komşularımı ‘uyandırmak‘ için yazıyorum,” sözüyle açıkça belli eder bunu.

Yola çıkarken yedeğine aldığı ilk şey, bu işin felsefesidir bir nevi. Bu felsefe, “aza kanaat etme” zenginliğinden başka bir şey değildir. “Aslında ne kadar yükümüz varsa o kadar fakirizdir,” ona göre. Her şey yaşanıp bittikten sonra, yaşadıklarını bir kitap olarak temize çekerken, “En büyük yeteneğim aza kanaat etmek olmuştu,” cümlesini kurar. Onun bu tavrı, dervişçe bir “terk-i dünya” gibidir. Aslında mal varlığına karşı değildir Thoreau, fakat varlığın insanı köleleştirmesine karşıdır. “Ha bir çiftliğe bağlanmışsınız ha bir hapishaneye, bunun diğerinden bir farkı yok,” derken kastettiği şey, açık ve anlaşılır bir şeydir. Bir de kitap kalınlığında bir nasihat verir okura: “Toprağın tadını çıkar ama onu mülkiyetine geçirme.” Felsefesini yalnızca Hıristiyanlığa değil, Kızılderili Şamanizm’inden Konfüçyanizm’e, Zend Avesta’dan Vedalara kadar pek çok kadim inanca ve düşünüre dayandırır. Sadi okuduğuna bakılırsa İslâm’dan da habersiz değildir.

Onun bir başka felsefesi de kendini bulmak ya da filozof ve sanatçı tarafını kemaliyle başkalarıyla paylaşmaktır: “Her insan kendi yaşamını en ince noktasına kadar oluşturmakla en önemli ve kritik saatlerini tasavvura layık kılmakla yükümlüdür,” der. Bunu yaparken de ister şair ister yazar ya da filozof olsun fark etmez, “iradi yalnızlık,” olmazsa olmazıdır: “Yalnız olmayı seviyorum. Yalnızlık kadar sıcakkanlı bir yoldaş tanımadım. Dışarı çıkıp insanlar arasına karıştığımızda evimizde olduğumuzdan daha yalnız kalırız. Düşünen ve çalışan kişi her zaman yalnızdır. Bırakın da öyle kalsın.”

Thoreau’yı Walden kıyısına sürükleyen bir sebep de kölelik karşıtlığı olabilir pekâlâ. Çünkü özgürlük isteyen kimi siyahilerin, Walden Gölü çevresine yerleştiği ve hürriyet uğruna böylesi doğal bir tecridi seçtikleri görülür satırlarda. Onların hükmen var ama resmen yok olan bu hayatlarını anlamak ya da onları “uyandırmak” için böyle bir maceraya atılmış olabilir. Onun fikri, “Bir kişinin değeri derisinde değildir ki ona dokunup değer biçelim,” şeklindedir.İnsan söz konusu olduğunda, değeri maddi ölçüler belirlemez çünkü. Thoreau, özgürlük yanlısıdır ve insanlık onuruyla bağdaşmayan çağdışı kölelik uygulamasının ortadan kalkması için çırpınır. Aslında bu idealinin gerçekleşmesine de az bir vakit kalmıştır. Lincoln yıllarıdır; çok değil, ölümünden kısa bir zaman sonra ABD’de kölelik resmen kaldırılacaktır; görmez.

Thoreau, tam bir tabiat tutkunudur. Kafa yorduğu onca mesele hakkında peş peşe aforizmalar üretirken, satırlarına şiiri ve doğanın şiiriyetini serpiştirmekten geri durmaz. Bir yerde kuşlara çevirir bakışlarını: “Sadece bahçeye ya da koruya sık gelenlerle değil aynı zamanda köylünün sesini belki de hiç duymadığı ormanın neşeyle şakıyan kuşlarına da komşuydum; orman ardıcı, ardıç, kırmızı tangara, tarla serçesi, çobanaldatan ve daha birçoğuna...”

Tabiatın ve de ona aşık bir ruhun coşkusudur bu. Kendini onunla bezemiştir çoktan. “Ön bahçesindeki çilekler, böğürtlenler ve ölmez otu, sarı kantaron, altın başak, bodur meşe, deniz üzümü, yaban mersini ve yerfıstığı…” paha biçilmez hazineleridir. Bunlarla birlikte sumak ağacı, fasulye tarlası, göldeki balıkları ve Walden’e uzanan patikası, hâsılı tabiatın bütün verimi, saf bir özgürlük olarak yanındadır. Belki bu yüzden, bu eseri okurken, Birand’ın “Anadolu Manzaraları” ile “Alıç Ağacıyla Sohbetler”i ya da Birsel’in güzelim günlükleri, tatlı bir melodi ya da taze bir kır çiçeği gibi zihni okşayıp geçer. Walden’dan yayılan o nefis bahar tadı onlarda da vardır çünkü.

Thoreau, bir yaz öğleden sonrasında, tahta kulübesinin pencere kenarında otururken şahinler, güvercinler ve bir balık kartalı ile bir vizon, bir kurbağa ve pirinç kuşlarının altında eğilen bir kamışı nazara verir. Verir de köylülerden, buz kesicilerden suların rengine, tavşandan sincaptan dağ sıçanına, balıklardan kuşlara, ağaçlardan makilere uzanan geniş bir tabiat dantelası içinde, okurlarını ve yeryüzünün bütün ekologlarını başına toplar.

Tabii ki yalnızca doğayla ilgilenmez o; sadelik, iyilik, iştah, sabah vakti, inanç, sarhoşluk, açlık gibi insanı alakadar eden pek çok konuda altı çizilesi nice okkalı cümleler sarf eder. O, yalnızca bir filozof değil, kimi yerde usta bir romancı, kimi yerde de kendini bu işe adamış usta bir günlükçü olarak çıkar karşımıza. Şiirlere yer vermeden edemez. Şairlere göz kırpan bir yanı mutlak vardır. Kış kışken, yaz yazken, baharlar da baharken kendi güzelliğiyle yansır aynamıza. Bu yansıma, güzel gören birinin güzel söyleme tercihinden gelir.

Elbette, her şeyde ve her eserde olduğu gibi, bu kitapta da baktığımız yöne ve ufka göre manzaramız değişebilir. Ben yine yazarla eser arasında birkaç damla bala odaklandım. Herkesin nazarına apayrı detaylar, bambaşka cümleler de yansıyabilir. Her ufuk açıcı kitap gibi “Walden Gölü” için de Emerson’un şu güzel sözü alıntılanabilir: “Şimdiye kadar kimse bir kitabın değerini ödememiştir, yalnız baskı tutarıdır ödenen.”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.