Bir Filistin Komedisi: It Must Be Heaven

Okuma süresi: 3 dakika

Filistinli yönetmen Elya Süleyman’ın 2019 yapımlı son filmi It Must Be Heaven (Orası Cennet Olmalı)  bir Filistinli olarak işgal altında yersiz yurtsuz yaşamanın, Filistin’e karşı duyulan kültürel önyargıların, Batı’nın doğuya mesafeli ve çarpık bakışınının anlatıldığı absürt bir taşlama…

Cannes Film Festivalinde Jüri Özel Ödülü alan film, Elya Süleyman’ın bu festivalde kazandığı ikinci ödül. Daha önce 2002’de de Kutsal Direniş filmiyle aynı ödülün sahibi olmuştu.

Festival filmleri her ne kadar bazı seyirci kitlesinin uzak durduğu bir tür olsa da It Must Be Heaven farklı kurgusu, film boyunca sadece iki kelime konuşan ana karakteri ve ilk sahnesinden jenerik yazısına kadar baştan sona göndermeler içeren ilgi çekici bir film.

Edward Said’in, Filistin davasının duyurulmasında sinemayı önemli bulması  ve Elya Süleyman’ı bu konuda örnek göstermesi belki de yönetmenin Filistin’i alışılagelenin çok dışında anlatmasından kaynaklanıyor.

Film boyunca başından hiç çıkarmadığı şapkasıyla Filistin, Paris ve Newyork’ta dolaşan Süleyman; şaşkın ve üzgün gözlerle şahit olduğu hadiseleri, pasif bir gözlemci olarak ama oldukça absürt bir dille, tüm anlamsızlıkları, işgalcileri ve onların destekçilerini komik bir duruma düşürerek  anlatmaya çabalıyor.

Bunun yanında oldukça ağır göndermelerle çuvaldızı Filistin’e ve onların haklı davasını savunma adına politik çıkarları için kullanan dostlarına da batırmaktan çekinmiyor.

Filmde neden hiç konuşmadığı sorulduğunda “Dilsiz değilim ama filmime sükût hâkim.” diyen Süleyman, sessizliği protesto olarak kullanırken konuştuğu tek sahnede ise ağzından sadece doğduğu yer “Nasıra ve “Filistinliyim”sözleri çıkıyor. Bununla Filistin için konuşmayacaksak konuşmanın anlamı yok, mesajı veren yönetmen, film bittiğinde görülen “Filistin’e” yazısıyla da dikkatleri tekrar filmden Filistin’e yönlendiriyor.

Sessiz sinemanın üstadı sayılan Buster Keaton ve Jacques Tati’den esinlendiğini belirten Süleyman, onlardan faklı olarak sinemayı sadece bir güldürü aracı olarak değil, politik bir sanat olarak da kullanarak başarı elde etme amacında.

Film, Filistin- İsrail savaşı hakkında bir komedi çekmek için yapımcı arayan Süleyman’ın Nasıra’dan önce Fransa’ya sonra da oradan Amerika’ya yaptığı seyahati ve başından geçenleri anlatıyor.

Yapımcıların Süleyman’ı reddederken verdiği cevaplar da aslında Batı’nın Filistin davasına yaklaşımını gayet güzel açıklıyor. Paris’teki yapımcı, filmi içinde kızgınlık, düşmanlık, ya da Filistin’i kurban gibi gösterme bulunmadığı için yeterince Filistinli olmadığından reddederken, Amerikalı yapımcı ise barışçıl komediye sıcak bakmadığından reddedip sadece, “Kulağa eğlenceli geliyor.” diyerek tepki veriyor.

Bu arada Paris’te Süleyman’ı geri çeviren yapımcı rolünü de filmin gerçek yapımcısı Vincent Maraval’ın oynaması bile filmin kendi içinde absürtlük barındırması adına ilginç.

Baştan sona bir bulmaca mantığıyla örgülenen film, her sahnesine yüklenen göndermeleri anlayp çözdükçe seyir zevki daha da güzel bir hale dönüşüyor.

Kendisi de Ortodoks bir Hıristiyan olan Süleyman, daha ilk sahnede Hz. İsa’nın dirilişini dualarla kutlayan cemaatin kurtarıcı beklentisini müstehzi bir dille işliyor. Bahçedeki limon ağacından limonları aşıran komşusunun “Kapıyı çaldım, kimse açmadı, ben de girip biraz limon topladım. Yanlış anlama, ben hırsız değilim.” sözleriyle de komşu Arap ülkelerine ciddi bir eleştiri getiriyor.

Avdan dönen komşusunun av hakkında sıktığı palavraları ballandıra ballandıra anlatması, yağmurlu bir günde Süleyman’ın kapısının önüne bevletmesi ve oğluyla da karşılıklı sık sık küfürlü konuşması, Filistin’i çevreleyen Mısır, Suriye, Ürdün ve diğer Müslüman ülkelere ağır göndermeler barındırıyor.

Paris’e giden uçaktan inerken yapmacık tebessümleriyle yolcuları uğurlayan kaptanın yüzüne tuvalet kapısının çarpılması ise Batı’nın ikiyüzlülüğüne çarpılmış bir tokat adeta.

Çarpıcı göndermelerden birini de yönetmenin Amerika’da alışveriş yapmak için girdiği market sahnesinde  görebiliriz. Amerikalıların terörist olarak tanımladığı Filistinlileri eleştirirken kendi insanlarının market ve sokaklarda silahlarla dolaşması ve hatta sahnede beliren bazukalı aile babası, bu eleştiriye verilen ağır bir cevap niteliğinde.

Benim en anlamlı bulduğum sahnelerden biri de Süleyman’ın Amerika’da katıldığı Filistin davası için düzenlenen toplantı sahnesi.

Küçücük bir masa etrafında onlarca konuşmacının tıklım tıkış oturtulması, seyircilerin konuşulanları dinlemeyip sadece slogan atarak alkışlamaları ve sonra konuşmacıların tek tek tanıtılmasından dolayı konuşmalarına vakit kalmaması aslında Filistin davasının en güzel özeti olarak işlenmiş.

Filistin bir gün bağımsız olacak mı sorusunu tarot falı bakan bir falcıya soran Süleyman’ın aldığı cevap aslında filmin anafikri niteliğinde: “Evet, olacak ama ikimiz de göremeyeceğiz.”

Fransa, Katar, Almanya, Kanada ve Türkiye ortak yapımı olan “It Must Be Heaven” başta da dediğimiz gibi sıkıcı, yavaş ve karamsar bir festival filmi değil. Aksine zihni açan, düşünmeye sevk eden ve eğlenceli bir film. Bir de arada bir duyduğunuz güzel Arap müzikleri de filmin izleyiciye sunduğu bonus gibi.

Filistin meselesine farklı bir açıdan bakmak istiyorsanız “It Must Be Heaven” tam sizlik, tabii absürtlükle aranız iyiyse…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Time limit exceeded. Please complete the captcha once again.