Editörden
SORUŞTURMA DOSYASI: TÜRK EDEBİYATINDA İKİDEN FAZLA OKUDUĞUNUZ KİTAPLAR
Merhaba Sevgili Geceze okurları!
Geceze yazarlarını edebiyatçı kimlikleriyle daha yakından tanımak ve onlardan daha fazla istifade edebilmek için onlarla tek soruluk bir soruşturma yaptım. Gelen cevaplar yazarlarımızın birer okur olarak yaptıkları yolculuklardan haber veriyor. Bazı kitaplar hemen her listede ortak olsa da yeni hazinelerle ve sürpriz eserlerle de karşılaşıyoruz. Ben sözü uzatmadan sizleri yazarlarımızla baş başa bırakıyorum. Sıralamayı soruşturma cevaplarının bana geliş sırasına göre yaptım.
Sorumuz şuydu: Türk Edebiyatında ikiden fazla okuduğunuz eserler nelerdir?
İşte cevaplar:
Semih Yılmaz
Benim Kitaplarım
Bir yazarın dediği gibi insanın kütüphanesinde üç çeşit kitap olmalı: Bir kere okunacak kitaplar, arada sırada okunacak kitaplar ve hep okunacak kitaplar. Benim kütüphanemde de böyle kitaplar var. Döne döne okuduğum kitaplara gelince ise onları aslında halet-ruhiyem belirliyor. Eğer mutlu, neşeli ve pozitifsem Puslu Kıtalar Atlası ve Efrasiyab Hikayeleri okurum. İhsan Oktay Anar’ın o Osmanlı Türkçesiyle yaptığı muazzam terkipler ve bana büyülü gelen komik ve ironik dili günüme neşe katar.
Eğer canım sıkkın ve biraz da huysuzsam biraz Sait Faik biraz da Yaşar Kemal iyi gelir bana. Lüzumsuz Adam ve Semaver’in yanında bir doz Sarı Sıcak alırım. Bir de keyif okumalarım vardır, bir fincan kahve eşliğinde tadına vara vara yaptığım. Orada da biraz Memleket Hikâyeleri, biraz Aziz Nesin’den Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz, biraz da Sabahattin Ali’den Sırça Köşk işimi görür, yeter de artar bile. Benimkiler bunlar…
İrfan Arslan
Bir kitabı ikinci kez okumak denince düşündüm kaldım doğrusu. Hangi kitapları ikinci kez okudum gerçekten? Eskiden bir yaynevinin mottosunu çok beğenirdim. “Her kitap bir kitabı daha iyi anlamak için okunur,” diyordu.
Öncelikle o bir kitabı ve o kitabın çevresindeki birincil halkayı pek tabii çok defa okuduğum için listeye dahil etmemeliyim diye düşündüm.
Şiirler de defalarca okunan metinlerdir doğal olarak ve belki onlardan da sarfınazar etmek lazımdır.
O zaman ne kaldı geriye, deneme, roman, öykü vs.
Denemeden Mavisini Yitirmiş Yaşamak, Üç Noktanın Söylediği… İkiden fazla da okunmuş olabilir. Sezai Karakoç’un Edebiyat Yazıları ve belki bir kaç kitabı daha. Nihat Dağlı’nın bazı kitapları. Ama o kitaplar yeniden düzenlendiği için aynı kitap sayılır mı bilmem.
Romandan Huzur ile Mai ve Siyah bile isteye ikinci kez okuduklarım. Bir de unutup tekrar okuduğum, okurken konuyu hatırladığım kitaplar var. Onlar çoktur ama bu sorunun konusuna girmez sanırım. Ha, bir de Yüreğinin Götürdüğü Yere Git vardı. Mektuplarla yazılan bir roman nasıl oluyordu hatırlamak için yeniden okumuştum. Simyacı’yı da o ara inceleme amaçlı tekrar okumuş olabilirim. Sonra Aytmatov’dan bir iki kitap, Peyami Safa’dan Matmazel Noralya’nın Koltuğu. Neyse işte…
Bir de ikinci kez okumak için aldığım ama henüz bir türlü vakit ayırıp başlayamadığım birkaç kitap var. Beş Şehir onlardan.
Gençken, okunacak bu kadar çok kitap varken ve ömür çok azını okumak için bile kısayken geri dönmek ne anlamsız harekettir, derdim. Zamanla düşüncem değişti. Gençliğimize dönemiyoruz mesela, eski mekanlar da zamanla birlikte yok olup gittiği için döndüğümüz mekan aynı mekan değil.
Kitaplar görece sabit ziyaretgahlar sayılabilir.
Gerçi her uğrayışta farklı keşifler yapıyoruz ama o değişim metinle değil okurla ilgili.
Sanırım uzadı gitti söz. Cevap çok dağınık olmamıştır umarım.
Yusuf Ünal
Aslında ben okuduğum her kitabı en azından iki kere okumak gerektiğine inanıyorum. Biri tadına bakmak ikincisi anlamak için. Gelin görün ki bunu gerçekleştirmenin imkânı yok. Hem bizler zaman fukarasıyız hem kitaplar çok. Bu durumda ya yüzeysel bir ilk okumayla daha çok kitap okuyacak ya derinlemesine okumalar için belli kitapların etrafında dönüp duracağım. Ben yaş aldıkça ikincisine meylediyorum ama o kadar güzel kitaplar çıkıyor ki onlara da bîgane kalamıyorum.
Her neyse, işte bu gelgitler arasında en az iki kere okuduğum kitaplar var. Tanpınar’ın Beş Şehir’i mesela. Yanılmıyorsam üç defa okudum onu ve yeni bir okuma için hâlâ başucumda tutuyorum, doyamadım. Her okuyuşumda ayrıca beğeniyorum. Saatleri Ayarlama Enstitüsü ve Huzur da öyle.
Sait Faik’in kitaplarını kitap olarak belki birer defa okumuşumdur ama teker teker ele aldığımızda hemen her hikâyesini üçer beşer defa devirmişimdir. Böyledir, çünkü Sait Faik benim bileyi taşlarımdan biridir. Bir diğer bileyi taşım da Ali Çolak’tır. Onun denemeleri de elimin ulaşabileceği yerlerde durur. Hilmi Yavuz denemelerini de aynı cümleden sayabilirim.
Mustafa Kutlu hemen her hikâye kitabını okuduğum bir yazar ama hepsini öyle ikiden fazla okumadım. Kutlu külliyatından favorilerim Sır, Uzun Hikâye ve Beyhude Ömrüm’dür. Hayat Güzeldir’i de severim ama daha çok güleç yüzlü olması sebebiyle…
Ali Ulvi Kurucu’nun hatırâtını da eklemek isterim. Onun ilk üç cildini de birden fazla okudum ve fırsat bulunca yine okumak isterim. Onda hem eski Konya, Mısır ve Medine bir şehir tarihi olarak nefis anlatılmış hem buralarda yaşayan insan zenginliği iyi resmedilmiş. Yakın tarihimize, İslam dünyasının haline ışık tutması, pek çok tarihi şahsiyete birinci elden tanıklık etmesi kitabın değerine değer katıyor. Ama asıl değerini üslubundan alıyor bence, merhumun tatlı ve oturmuş bir sohbet dili var. Bu eser için Ertuğrul Düzdağ’a minnet duymalıyız…
Hasan Çağlayan
Yeniden Okusam
Açıkçası, okunacak bunca kitap varken bir kitabı yeniden okumak istemem. Şayet istersem, şiir kitaplarını tercih ederim. Kırk yaş öncesinde, özellikle Hilmi Yavuz, benim en çok okuduğum şair olmuştur. Doğu Şiirleri, Bedrettin Üzerine Şiirler, Zaman Şiirleri, Yolculuk Şiirleri başta olmak üzere, Yara Şiirleri‘ne kadar, onun kitaplarını belki en az on kez yeniden okumuşumdur. Sonra süreç başladı; her şey değişti. Kitaplar, kütüphaneler kayboldu. Büyük bir fay kırıldı hayatımızda.
Hasretinden Prangalar Eskittim‘i de en az üç kez okuduğumu hatırlıyorum. Kendi Gök Kubbemiz, Otuz Beş Yaş, Monna Rosa, Taha’nın Kitabı, Çocuk ve Allah, Om Mani Padmehum, Piyale, Safahat ve Çile dahil, neredeyse her şairden kitaplar ve şiirler okumakla beraber, kitaplara değil, bazı şiirlere yeniden dönüşüm oldu. Ama şiir seçkileri farklıdır. Gülten Akın, Dıranas ve Necatigil şiiri başta olmak üzere şiir seçkilerini* tekraren okuduğumu söylemeliyim. Kitap söz konusu olduğunda liste uzayıp gider.
Fakat sorunun asıl hedefine yönelik bir cevap vermek gerekirse, yeniden okuyacaklarım listesine ilk önce İnce Memed, Beş Şehir, Kuşları Örtünmek ve Yaşlılık Günlüğü, Ceviz Sandıktaki Anılar’ı alırım. Bununla birlikte, Gün Sarısı, Kırklar Meclisi, Güller Kitabı, Cümle Kapısı, Altıncı Şehir, Satranç Oynayan Derviş, Anadolu Manzaraları, Coşkuyla Ölmek ve Sur Kenti Hikâyeleri gibi nice kitabı da dahil ederim. Elbette bu saydıklarıma, Samiha Ayverdi ve Cemil Meriç gibi üslûpçu yazarların eserleri de eklenebilir.
Aslında okumak, kendimizi bulma yolculuğudur. Benim kitaplarda aradığım, dil ve üslûp güzelliği ile bakış açısı farklılığıdır daha çok. “Ruh akrabam” olan şair ve yazarları bulduğumda yeni bir evren açılır önümde. Yeniden okumak, aramakla ve bulmakla ilgili bir şeydir, diye düşünüyorum. Arayış bitmez. Okumaya doyulmaz. Ama artık, seçerek okumak ve daha ziyade yazmak istiyorum.
(*YKY şiir seçkileri)
Fatma Can Akbaş
Daima Huzur’da
Değerli editörümüz “İki kere okuduğunuz kitap” deyince düşündüm biraz. Elbette ilk aklıma geleni yazacağım. Zaten Türk edebiyatı bağlamında bakacaksak da. Yine de kişisel kütüphanemden uzak düşmüş olmasaydı muhtemelen birçok kitabı elime şöyle alır, altı çizili satırları okur, kenarı kıvrılmış sayfalara göz atardım. Belki hızımı alamayıp ajandalarımdaki küçük notlarıma kadar uzanırdım. Zamanda yolculuk gibi bir şeydir bu benim için ve de çok severim.
Sabahattin Ali kitaplarından hiç usanmam. Kürk Mantolu Madonna’yı da muhtelif zamanlarda birkaç kez okuduğumu hatırlıyorum. Ali Çolak, Ahmet Turan Alkan, kütüphanemden ara ara alıp okuduklarımdandır. Hatta bazı yazılarını memleketi özler gibi özledim.
Ama ilk aklıma gelen kitap Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur’uydu. Üç ya da dört kez okuduğumu hatırlıyorum. Yine bir gün tekrar okuyabilirim. Sanırım kurgu değil de dil, anlatım beni daha çok içine çekiyor. Tüm bu kitaplardan sanki koku hafızası gibi ya da ağızda kalan hoş bir tat gibi bir şey kalıyor bende. Hani havada odun ateşi dumanının kokusu olur da bir anda kendinizi köyünüzde anneli bir evin sıcak atmosferinde bulursunuz ya. Kapı açılacak kucağında odunlarla anneniz içeri giriverecek gibi bir duygu tetiklenir ya. Öyle bir şey.
Huzur’da bulduğum da bu belki. Huzur’u okumak, İstanbul’u yaşamak gibi bir şey benim için. Hem de bugünün İstanbul’unu değil, muhayyilemdeki İstanbul’u, ya da muhayyel İstanbul’u. Çarşının pazarının gül olduğu bir İstanbul düşlerim. Muhtemelen hiç olmamıştır. Ama olsun. Zihnimde “Gülden terazi tutarlar/ gülü gül ile tartarlar/ gül alır, gül satarlar/ çarşı pazar güldür gül” tınsını duyarım. Gülhane’den Boğaza bakar, Emirgan sırtlarından yine bakar, Pierreloti’ye çıkar, bir kez daha İstanbul’a bakarım. Belki de böyle okuduğum için ben Huzur’u ara ara okumayı severim.
Yılmaz Utku
Tanpınar’ın ölümsüz eseri Beş Şehir‘i yeniden okuma bahtiyarlığına eriştiğim eserlerden. Ruhumuzun kodlarını işleyen şehirler bugün hızla o günlerinden uzaklaşsa da elimizde yazılı bir belge, bir anıt gibi duruyor Beş Şehir.
Cemil Meriç’in Bu Ülke‘sini de saymalıyım. Üniversite yıllarımda döne döne okuyup üslubuna şaşkınlık ve hayranlık karışımı hisler beslediğim Bu Ülke‘yi zihnimin allak bullak olduğu zor günlerimde de okuma fırsatı bulmuştum, hem de bu ülkeye öfke nöbetleri geçirerek.
Sait Faik’in hemen her kitabını okudum ama aklımda tekrar tekrar okuduğum öyküler var. Son Kuşlar, Semaver, Hişt Hişt aklıma geliveren birkaçı.
Her ne kadar okuma skalam genişledikçe sıralamada geri düşse de bana öykü okumayı sevdiren Mustafa Kutlu’nun Uzun Hikâye‘sini saymalıyım.
Günümüz kurmaca yazarlarının en iyilerinden olduğunu düşündüğüm Ahmet Büke’yi saymalıyım. Kumrunun Gördüğü‘nü, Ekmek ve Zeytin‘i çokça hayranlık, biraz da kıskançlıkla birkaç kez okudum.
Ve saymazsam büyük vefasızlık yapacağım Ali Çolak… Edebiyata dair içimdeki ateşi yakan değerli denemecinin Bilmem Hatırlar mısın, Günün Ötesi kitaplarını ilk okumamdan kalan notlarla biraz da kendime yolculuk yaparak okumuştum. Yeni kitaplarını hasretle bekleyen ne çok okuru var.
Uzun zamandır şiir okumuyorum ama ezberleyecek kadar çok okuduğum Kırık Mızrap gönül tahtımın zirvesindedir. Çile’yi, Orhan Veli’nin Bütün Şiirleri’ni de saymazsam o güzelliklerin hakkını yemiş olurum.
Son olarak ömrüm olursa bir kez okuduğum Kemal Tahir’in Esir Şehir Üçlemesi’ni, Tanpınar’ın Huzur‘unu, Kemal Tahir’in Yorgun Savaşçı‘sını, Adalet Ağaoğlu’nun Dar Zamanlar Üçlemesi‘ni defalarca okumak isterim.
M. Said Acar
Kıymetli editörümüz Yusuf Bey lutfedip beni de yazarlar zümresinden sayarak soruşturmaya dahil etmiş. Doğrusu oldukça heyecan verici.
Şiiri dilin bir üst evreni olarak görüyorum. Şiir, sözcüklerin bambaşka kılıklarla, imgelerin türlü türlü cilvelerle boy gösterdiği bir şehrayin. Dumanlı bir dağ başında közde demlenmiş tavşan kanı çaya yahut da ciğeri bozkırlarda kavrulmuş bir türküye duyulan lahutî bir iştahla sık sık yeniden okumak istediğim şiirler var. “Efendimsin, cihanda itibarım varsa sendendir.” diyen Şeyh Galib, bir âlem-i hayâle dalmış suları uyandırmaktan çekinen Yahya Kemal, Emperyal Otelinde bir nokta bir hat kalmış Attila İlhan, Dağlarca, Ahmed Arif ve daha niceleri… Arada bir okuyup, okudukça “Ne de güzel söylemişler yahu!” diyeceğim, güzelliğini gerekçelerle açıklayamayacağım bir hayli şiir…
Editörümüzün sorusunu cevaplarken şiir dışındaki eserleri hesaba katacağım.
Bu soruyu yalnızca bir eserden söz ederek cevaplamak zor. Ne var ki aklıma birkaç eser hemen geliyor. Bunlardan ilki, elbette Saatleri Ayarlama Enstitüsü. Zaman zaman bu eseri yeniden okurum; yazarın olayları nasıl kurguladığını, cümlelerini nasıl kurduğunu, karakterleri nasıl betimlediğini anlamaya çalışırım. Bu roman, kimi işinin ehli eleştirmenler bir yana çoğunlukla doğu-batı çatışması ya da gelenek-gelecek karşıtlığı gibi klişe kavramların kasvetli gölgesinde değerlendiriliyor. Ne var ki Saatleri Ayarlama Enstitüsü; dili, karakter inşası ve ironik anlatımıyla bence çok özel bir şaheser. Özellikle Sahnenin Dışındakiler’de de görüleceği gibi, insanın bu dünyadaki yalnızlığını çırılçıplak ve acıtan bir ironiyle sergilemesi, romanı benim gözümde daha da değerli kılıyor.
Buna ek olarak, İhsan Oktay Anar’ın Puslu Kıtalar Atlası da roman kurgusu açısından çok kıymetli bulduğum bir eser. Bu romanı aynı gün içinde iki kez okuduğumu belirtmeliyim. Olayların kurgusu, sahnelerin birbiriyle ilişkileri ve geçiş sekanslarının başarısı ve elbette dili dikkat çekici .
Latife Tekin’in Sevgili Arsız Ölüm adlı romanını da birden fazla okuduğumu belirtmeliyim. Hiç düşmeyen, okudukça okuyucuyu da peşinden sürükleyen, sürükledikçe yoran temposuyla bu roman da benim için çok değerli. İlginçtir yazar da bunun farkında ve şöyle demeyi tercih ediyor: “Keşke onu daha soluk soluğa, daha parçalanmış bir teknikle yazabilseydim.”
Son olarak Tutunamayanlar’dan söz etmesem haksızlık etmiş olurum. Tekrar tekrar döndüğüm bir roman. İç konuşmalar, bilinç akışının ustalıkla kullanılışı ve elbette tutunamamayı, yarım kalmışlığı; okurna bir yumruk atmışçasına sarsarak anlatışı… Özellikle piskolojik açıdan çok değerli buluyorum.
Can Yesari
Dönüp Duran
Bir şeyi sevdiğimizi söylemenin diğerlerinden vazgeçmek gibi bir ağırlığı var nedense. Yahya Kemal’den mi vazgeçmeliyim böyle bir sualde, Oğuz Atay’dan, Sabahattin Ali’den veya Sait Faik’ten mi? Hüseyin Rahmi’yi nereye koyacağız hiç değilse Tebessüm-i Elem’i …
Öyle çok terk edilecek var ki!..
Garip gelecek belki ama dönüp dönüp okumak nasıl bir şeydir bilmiyorum ben. Dönüp dönüp okuduklarım yok benim. İçimde bir yere yerleşip benimle birlikte yürüyen, anlamını zamanla açan ve oradan konuşup duran kahramanlarım var benim. Yahya Kemal öyle bir yerde içimde. Bunun yanında Artila İlhan’ın Ben Sana Mecburum şiiri… Hayatımın bütün kırılmalarında bu şiirin bir başka mısrasında buldum kendimi.
Dönüp dönüp okuduğum değil de içimde dönüp duran plaklardan bahsedebilirim belki. Mesela Mahur Beste’den. Beş Şehir’le ve Tanpınar’ın diğer eserleriyle bir orkestra gibi çalar durur. Birileri tarih eseri diye bahsediyor bu kitaplardan. Oysa tarih bir yerde geçip giden demektir. Oysa bu eserlerde insanın içinde mıh gibi takılıp kalan bir şeyler var. Kader diye bir şey var örneğin. O hep kenarından geçip gittiğimiz kader, genç ve güzel Atiye ile Arabistan’da İstanbul’un sularını sayıklayarak ölen yaşlı kadının kandilinde aynı sonla ürperir, titrer.
Reşat Nuri’ye gelince onun romanları bitimsiz bir yaz demek mesela. Niyeyse Anadolu’da dere kenarlarında , çağıl üstlerinde sancılı bir aşk hikayesi demek. Okul yıllarında bana okumayı sevdiren kitap Çalıkuşu idi. Gürül gürül pınardan boşalır gibi akan o Türkçeyi ezber etmek için çok gayret etmiştim. Sonra zaman beni Akşam Güneşi’nin hüznüne attı. Durmadı Damga’da dönüp durdu.
O sularda çimdik bitti, diyor Hasan Hüseyin. Köprüler geçtik bitti/ O elmanın tadı orda/ O kuş çoktan öttü bitti. Ben bu şiiri hiçbir zaman aşamadım mesela. Evet, hiçbir zaman! Bütün ömrümce o elmanın tadını arayıp durdum bütün kitaplarda.
Sonrası hiç!
Ömür Erdem
Bazı kitaplar içimize yerleşir ve zaman zaman kendine çağırır bizi. Böylesi kitaplar bir anlamda insanı dönüştürür de.
Benim için bu tür eserlerin başında Nazan Bekiroğlu’nun Yusuf ile Züleyha romanı gelir. Hem üslubundaki şiirsel derinlik hem de aşkın mecazdan hakikate uzanan yolculuğunu anlatış biçimiyle oldukça etkileyici bir eser. ‘En güzel kıssa’ olarak bilinen, klasik edebiyatımızda da çok işlenen bir hikâyenin şiirsel bir dille ve tasavvufi bir derinlikle yeniden yorumlanması zengin bir dünya sunuyor okuyucuya. Doğu’nun klasik anlatı mirasını günümüz edebiyatına estetik ve derinlikli bir dille taşımayı başarmış yazar.
Tekrar okuma hissi uyandıran bir diğer eser Reşat Nuri Güntekin’in Acımak adlı romanı. Romanda dış dünya ile iç dünya arasındaki fark, hüküm vermekle anlamaya çalışmak arasındaki çizgi ustalıkla işleniyor. Ana karakterin, vefat eden babasından geriye kalan günlüğü okumasıyla, seneler sonra ortaya çıkan gerçeklerle duygu dünyasının dönüşümü, iç dünyasındaki hesaplaşma, önyargılarını kırma gibi birçok temaya yönelik mesajlar barındırıyor. Yıllar içinde değişen bakış açılarımla yeniden okudukça, romandaki psikolojik ve duygusal çözümlemeler daha da derinlik kazanıyor.
Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur’u da, ‘zaman’la ilgili algımı ve insanın iç dünyasındaki çalkantıları edebi bir rüya gibi sunmasıyla beni daima etkiledi. Aşk, sanat, kültür, şehir, gelenek gibi çeşitli alanlarda huzuru bulmaya çalışan, iç dünyasında sürekli bir huzur arayışında olan bir karakteri oldukça başarılı anlatıyor Tanpınar. İstanbul’u adeta ayrı bir karakter gibi tasvir etmesi de etkileyici.
Peyami Safa’nın Dokuzuncu Hariciye Koğuşu ise bir çocuğun hastalıkla, ölüm korkusuyla, yalnızlıkla ve hayata tutunma çabasıyla baş başa kaldığı o dar ama derin dünyayı öylesine hakiki anlatır ki, her okuyuşumda başka bir kırılganlıkla empati yapmaya çalışırım o çocukla. Toplumdan geçici olarak kopmanın ve içe dönmenin sonucunda keşfedilen ruhsal gücün olgunlaşmayı başlattığı görülür bu psikolojik romanda. Hayata yeniden başlamanın da eşiğini göstermiş yazar bu otobiyografik yönleri de olan eserinde.
Meryem Bulut
Satırlarda Aradığımla Gezerken Bulduklarım Arasında İkra’nın Sırrı
Bilinmeyen bir zamanda, belki ruhlar âleminde, ‘İkra!’ emrini ruhum almış kabul etmiş. Sonra da gerçeğe erince dünya hayatına gözlerim açılınca. Hep aradım durdum. İkra’nın sırrını. Uzun yıllar aramak için hep kitaplara koştum. Çok susuzluk çekiyordum. İçtikçe susuyordum sanki. O kadar çok pınara koştum ki… bir şey olmalıydı. Vardı. Arıyordum. O kadar çok kitabı dönüp dönüp okudum ki… Sayamam. İki defa, üç, dört, beş defa. Ama satırlarında kaybolduğum kitaplardan biri, Beş Şehir. Masalsı dili, hatıraları saklayan yönüyle mi yoksa şehrin ruhunu anlattığı için mi beni etkiliyor bilemiyorum. Onun satırlarında sezdiğimi zannettiğim şeyle İkra emri arasındaki açıklayamadığım münasebet mi bilmiyorum, beni beşten çok defa kendine çekti. Uzak ya da yakın geçmişe duyduğum özlemle, fanilik sırrını fısıldayan geçmiş zaman mı bana bu kitabı okutturuyor… Cevabı net değil. Hayatın geçmiş ve gelecek arasında çizilen zikzakları içinde çok gidip geldiğim için mi ruhum böyle bir şehir kitabını kendine çekiyor. Bilmem. Bir geziye çıkmadan önce ondan birkaç sayfa ve satır okumamın da ruhum tarafından açıklanamayan bir yönü olmalı. O kitapta bahsedilen şehirlere tekrar tekrar yolumu düşürmem, o şehirleri bir ruhu ihya etmeye çalışır gibi gezmem… onların birinde bir mezar taşının soğuk güzelliğinde gözlerimle gördüğüm cümlelerde mi saklı okumanın anlamı. Bazı kitaplar, İkra’nın sırrını tekrar tekrar hatırlatıyor. Bizi kendine davet ediyor. Sanırım böyle kitaplar hakiki manasıyla kitap olma hakkını kazanıyorlar.
