Ekmek Kırıntıları 4 / Günlükler (Ocak-Nisan 2017)
Ocak 1, 2017
Yazmak gelmiyor içimden. Ne anlamı var ki…
Kim duyacak, kim bilecek?
Koskoca Mehmet Âkif’e bile: Toprakta gezen gölgeme toprak çekilince, / Günler şu heyûlâyı da er, geç silecektir. / Rahmetle anılmak, ebediyyet budur amma. / Sessiz yaşadım, kim beni, nerden bilecektir! detirten dünya bana neler etmez…
Ama bir dakika, o iş öyle değil! Âkif’in kaderi Âkif’e, benim kaderim bana. Varsın kimse duymasın kimse bilmesin yazacaklarımı. Bir kendimin, bizzat kendimin görmesi neyime yetmiyor!
Yaza yaza yazıyı bir sığınağa dönüştürürüm belki. Âh bir sığınak…
Ocak 2,
İnsanlar ölür, çocuklar istismar edilirken en büyük derdi yılbaşı ve satranç olan ‘hoca’, ‘şeyh’ ve bilmem kimlerin yüzüne tükürmediğimiz için her sene dönüp dönüp aynı şeylere maruz kalıyoruz. Bu da bizim lânetimiz galiba…
Akşam,
Yazmak hatırlamaktır demeyi pek bir severim ben. Bu akşam üzerine biraz düşününce yazmaya dümdüz, olduğu gibi hatırlamak da denilemeyeceğine kanaat getirdim. Yazmak için düzenlemek desek daha isabetli olacak gibi geldi bana, geçmişi düzenlemek. Kesilecek yanlarını kesmek, biçilecek yanlarını biçmek, parlatılacak yanlarını parlatmak, susulacak yanlarında susmak. Böyle böyle seni rahatsız etmeyecek, tüyleri alınmış bir geçmiş inşa edip onun içine yerleşmek. Yazmak böyle bir şeydir belki de, kendine geçmişten bir konfor alanı oluşturmak.
Benim yaptığım da mı bu yoksa?
Elbette akıllım, ne sandındı! Sen sütten çıkmış ak kaşık mısın…
Ocak 3,
Ne ilginç bir kitap ismi, beni anlatıyor gibi: “İyimser Olmayan Umut”
Umut deli bir taydır içimde, uslandığını hiç bilmem de.
Ocak 4,
Tamam tüm sanat dalları önemli ama iyi bir kitabın insana kattığı zenginlik, başka hiçbir sanat eserinde yok. Bence yani, benim görüşüm olarak. Kime ne.
Ocak 5,
Hani lokantaya gidersin. Masa düzenlidir. Siparişin zamanında gelir. Görüntü enfestir. Ama tat alamazsın bir türlü. İşte öyle bir öykü okudum.
Bunlar mühendislik işleri. Her şeyleri ölçülüp biçilmiş, kalıplara yatırılmış, tasarlanmış. Benim edebiyat anlayışım bir parça başına buyrukluğu biraz savrukluğu istiyor.
Akşam,
Bazı hikâye kitaplarını bitirince dönüp bütün hikâyelerin ilk cümlelerini okumayı seviyorum. Başlangıçlar ilhamdır derler çünkü, gerisi gayret.
Sevinç Çokum’un Al Çiçeğin Moru’nu bitirdim. Kitabın adı ve kapağı tam bir gönülçelen. Döndüm ve yeniden okudum ilk cümleleri Dünyanın Gurbet Hâli şöyle açılıyor: Zayıf, dar omuzlarımla hiç bilinmedik sokaklara girişim öyle başladı… Küf kokusuna öyle alıştım. Oraya geldim mi, uzaktan Balıkpazarı satıcılarının allı pullu seslerini işitirdim. Bir deniz şarkısı gibi, kırık dökük, kayalara vuran, çarpan… Bir curcuna, hep bir ağızdan. Defne kokusu, baharat, insan kokusu…
Peki kendi hikâyelerimden girişini sevdiğim hangisi var?
Seçmesi zor, şimdi onunla uğraşamayacağım. Bana müsaade…
Ocak 6,
Beklemekten vazgeçtim. İstemekten de.
Rüzgârın önündeki kuru yaprak gibi kendimi salıvereceğim.
Artık ne çıkarsa bahtıma…
Ocak 7,
Kışta baraj olmuşsam, baharda ırmak olmayadır hevesim.
Amma heves işte. Ne heveslerim boğuldu benim o kış barajlarında.
Bahara çıkalım da ırmak olmasam da olur. Pınar olmaya razıyım hani ben.
Ocak 8,
Kitap fuarına gitmek mi? Üstelik şu soğukta?
Kitap almak için yolundan geçmem gelgelelim kitap arayan insanlarla aynı havayı solumak için gidilir. Gittim nitekim. Gittim ve elim kolum dolu döndüm.
Ocak 9,
Hapisten tahliye olan yazar Aslı Erdoğan diyor ki: “… boğazına bıçak dayalıyken şarkı söyleyemezsin…”
Her işimizin neden vasat altı olduğunun izahı burada.
Kafka ve Joyce’la kıyaslanmasına da şöyle cevap veriyor: “…kendimi ne Kafka ne de Joyce sanacak kadar aptalım.” Aslı Hanım haddini biliyor, bu güzel.
O değil fakat ortada bazı aptalların olduğu kuşkusuz. Kafka ve Joyce’la kıyaslamak ne Allah aşkına! Yazarı oturtacaksanız evvela kendi edebiyatımızın içinde bir yerlere oturdun da sonrasına hep birlikte bakalım.
Ocak 10,
Hayat, alışkanlıklarla sürdürülen bir şey. Doğru alışkanlıklar edinirsen başaramayacağın az şey vardır. Öte yandan alışkanlıklar zihin aktivitesini yavaşlatır. Beyni harekete geçirmek için rutinin dışına çıkmak iyi gelir.
Yaşamak dediğimiz bu ikisinin dengesi galiba.
Benim ne alışkanlıklarım ne rutinim kaldı. Günlük yaşamak nasıl bir şeymiş iliklerime kadar hissediyorum. Yarınımdan umutsuzum, Kıraç’ın dediği gibi. Üstelik benim ne bir gitarım ne annemden kalan bir yüzüğüm var…
Fakat hâlâ bir umut taşıyorum. Rutinin dışına bu kadar çıkmışken beynim harekete geçer belki. Amma velâkin yaşamak için beyin aktivitesi yetmiyor. Hatta bazen azaba bile dönüşebiliyor. Örnekte görüleceği üzere ha bire kendi kendinle çelişip duruyorsun işte. Boşa koyuyorsun dolmuyor, doluya koyuyorsun almıyor.
Ocak 11,
Hâlâ sağ-sol diye bir ayrım olduğuna inanıp sağ şöyle sol böyle diyenlere katlanamıyorum.
Cemil Meriç yıllar yıllar evvel ilan etti bunu. Bu Ülke’de, aslında bütün dünyada, “İlerici, gerici, sağcı, solcu yoktur, namuslu insanlar ve namussuz insanlar vardır.”
Oğlum bir anlayın şunu artık!
Akşam,
Bir de röportaj yapmışlar çocuklarla. Otobüslere doldurulup Ankara Kitap Fuarı’na götürülen öğrencilerin neredeyse tamamı söze, “okumayı sevmiyorum”la başlıyor.
Benim oğlumu da götürdüler. Nutuk, Çalıkuşu, Simyacı ve Sol Ayağım’ı almak zorunlu tavsiyeydi.
Kim icat ettiyse şu okul fikrini!
Ocak 12,
‘İrade yorgunluğu’ diye bir kavram var. Olur olmaz her şeyde iradeyi zorlamak onu yorarmış. Çünkü irade, kas gibi yorulabilen bir şeymiş.
O yüzden bazı şeyleri alışkanlığa devretmeliymiş. O rutine binip kendi düzeninde işler dururmuş.
Benim düzenim düzensizlik artık, darmadağınığım. Gecelerim gece değil, gündüzlerim gündüz değil. Bütün vakitler bir arayış; ne yapmalıyım arayışı. İş lâzım, aş lâzım. Tabi bir de güvenlik meselesi var, kendimizi nasıl savunacağız.
Şimdi bütün bunlar olup biterken benim iradem yorulmasın da ne etsin! Psikologlar az ötede yapsın çokbilmiş yorumlarını. Bana akıl vermeyin oğlum bana adalet lâzım…
Ocak 13,
Orhan Okay hoca vefat etmiş. Silik Fotoğraflar‘ı harika bir kitaptı. Rahmetle…
Çok tanıyamadım, yeterince istifade edemedim.
Amma şu var; doğrusu bu dönemde eceliyle ölenlere insanın imreneceği de gelmiyor değil hani. Daha görecek nesi kaldı şu yalan dünyanın…
Ocak 14,
“Robert, yavrum, dik durmazsan hayatın boyunca kambur olursun.” Kimin sözüydü unuttum. Bir filmde mi yoksa kitapta mı geçiyordu? İstesem bulurum fakat ne gereği var.
Bugün kendime bunu söylemek istedim. Önemli olan bu, kambur olmamak.
Ocak 15,
Okunması gereken çok kitap var ve ben hızlı okuyamıyorum. Okuyabilsem bile öylesini sevmiyorum, zevk almıyorum. Kitapla zaman geçirmek, onun ülkesinde gezinmek hoşuma da gidiyor.
Öyleyse yaşasın yavaşlık…
Değil mi ama; yavaş şehirlere rağbet artar, yavaş yaşam tarzları öne çıkarken okumak da bundan nasibini almasın mı.
Bence alsın.
Akşam,
Son bir kaç yıldır ilahiyat camiasında öne çıkarılan bir tefsirci var, Mustafa Öztürk. Karar gazetesinde köşe yazıyor şimdilerde. Bir kaç köşesini okudum, bomboş. “Teolog” denince akla gelebilecek bir tip. Çok tehlikeli bir gidişi var, bakalım gide gide nereye dayanacak. Merakla gözlüyorum. Bir onu bir de Dücane’yi. İkisinde de fındık kabuğundan çıkıp fındığı beğenmeme durumu var. Allah encamlarını hayr etsin.
İnsan üzülüyor tabi, memleketin entelektüel sermayesinin böyle kendini harcaması benim kendi başıma gelen bunca şeyden bile kötü. Gerçi bunlar birbirini doğuran şeyler, onunla bu alâkasız değil.
Ocak 18,
Çok övgü alan Şili’li yazar Alejandro Zambra’yı okudum. İyi. Ama öyle şapka çıkartacak kadar değil sanki. Onun emsali yerli yazarlar da var fakat onun kadar önemsenmiyor.
Aynı zamanda yayıncı da olan yazarların öne çıkardığı/ referans olduğu kitaplara karşı her zaman ihtiyat payı bırakmak lazım bence. Zambra’yı da en çok, kitaplarını da yayımlayan Semih Gümüş nazara veriyor.
Ocak 19,
Eskiden, “Bir çocuğu eğitmek için bir mahalle lazım.” derlerdi. Şimdi bütün bir dünya gerekli. Münferit çözümlerle avunmak boşuna, toptan dünyayı kurtarmalı, mahalle yetmez.
Bizde mahalle de yok gerçi, ya biz ne yapacağız! Bizim çocuklarımıza ne olacak?
Ocak 20,
Kassandra laneti deniyor yaşadıklarımıza. Olup bitecekleri bilip de önüne geçememek, kimseleri inandıramamak. Varıp duvara toslayıncaya kadar sürükleniyorsunuz hep beraber. Kurunun yanında yaş da yanıyor.
Tek tesellimiz yaş olmak ve yaş kalmak…
Gece,
Adamın biri, “Yirmi yaşında şiirler yazıyorsanız, bu yirmi yaşında olduğunuzu gösterir, kırkında şiir yazıyorsanız, bu şair olduğunuzu gösterir.” demiş.
Benim kırka bir kaldı, hâlâ yazıyorum işte. Umut var gibi bende…
Ocak 21,
Yalnızlığım yayılıyor, her yeri istilâ ediyor. Ben meğer evde de yalnızmışım, yeni farkına vardım. Aslında tam öyle değil de, insan böyle şeyleri dile dökmeye çekiniyor işte. Ağzından çıkınca resmiyete bürünmüş gibi oluyor.
Okuduğum kitaplara dönüp bakan yok, izlediğim filmleri tuhaf buluyorlar, türküleri yalnız dinliyorum, fikirlerim ucube geliyor…
Hani nerde benim sıcak yuvam, mutlu dünyam…
Ocak 22,
Festivallerde bol ödül almış The Return/ Dönüş‘ü izledim, 2003 Rus yapımı. Sinema olarak iyi ama ben kötümser hikâyeleri sevmiyorum. Zaten canım burnumda.
En iyisi bir ilahi: Ötme bülbül ötme bülbül / Derdi derde katma bülbül / Benim derdim bana yeter, / Bir dert de sen katma bülbül.
Gece,
Martguerite Duras diye birisi şöyle diyesiymiş: “Yazmak; aynı zamanda susmak, söylememek, sesini kesmek demektir, gürültüsüz haykırmaktır.”
Âh benim sükûtumun çığlıkları, benim çaresiz suskunluğum.. sizi kim duyacak…
Ocak 24,
Kendisini kurtaramamış, eserleri kendi yaralarına merhem olamamış yazarların dünyanın yaralarına merhem olacağını sanma yanılgısı var.
Pehhh. Olamazlar.
Haa, edebiyat eserinden bir yaraya merhem olmasını beklemeye hakkımız var mı, o başka mevzu. Bence var bu arada. Ama şimdi gerekçelendiremem.
Ocak 27,
Yazmak inisiyatif almaktır ve etkili bir mücadele biçimidir.
Yazacağım işte, var mı diyeceğin!
Bu sefer de böyle tanımlayasım geldi yazma işini ve bana kalırsa bu da doğru öbürleri de.
İçimden bir ses sık sık: Yazdın ne oldu ki yazacaksın da ne olacak diye paylıyor beni. Onunla atışırken buldum…
Ocak 28,
“Okşayan elleri ısıranlar, tekmeleyen ayakları öperler.”
Böyle de bir şey var ve bu toplumun yaşadığı tastamam budur. Görünen o ki daha da beter olacağız.
Ama şu var: Bizden önce de çok acılar yaşanmış bu topraklarda. Hepsi geçmiş, bunlar da geçecek inşallah. Enseyi karartmayalım. Belki delip geçmez de eğip geçer. Ekinin eğilmesi gibi fakat, uşakların eğilmesi gibi değil…
Ocak 30,
“En kof ceviz bile kırılmak ister. Olgun yemişler tutunamaz ağaca. Öyleyse kabuğum kırılacak diye hayıflanmamalıdır insan. Toprağa düşmemek için çırpınmamalıdır meyve. Düşün! Bir şeyin geldiği yere dönmesi kadar sevindirici ne olabilir? Tohumun ağaca, ağacın tohuma dönüşümünden başka bir şey değildir hayat. Yani ölüm…”
Böyle buyurmuş Lev Tolstoy baba. Bugün de bununla teselli edelim kendimizi. Ölmek de bir şeydir, ölebilmek hani. Belki de en mühim bir şeydir, en gerekli şey. Yeter ki Allah imandan Kuran’dan ayırmasın.

Şubat 1, 2017
İçimde hikâye kalmayınca alışverişe çıktım. Çıkrıkçılar Yokuşu’nda dolandım. Hiçbir yerde eğleşemedim. Sokaklar kuru, çehreler abus, gökyüzü bulanık. Kös kös dönüp kapandım inime.
Gördüm ki bütün hikâyeler içindeymiş insanın.
Akşam,
Yeni gelişen her düşünce narindir. Onları büyütürken çok şefkatli ve sabırlı olmak gerekir.
Şubat 3,
Bir neneyle tanıştım. Rahmetli kocasıyla 30 yıl boyunca her gece saat 3’te çay demleyip içmişler. Küçük dilimi yutacağım. Bunlar hep hikâye…
Bırak canım sen de!
Ne hikâyesi, yaşamın kendisi bu, bizzat kendisi.
Şubat 4,
Steve Jobs’un hayatını okudum. Yaklaşık 1 ay sürdü. Jobs’un dâhi olduğu kuşkusuz. Dünyayı değiştiren kişiler listesinde olmayı da hak ediyor. Gelgelelim yaşadığı hayat hiç imrendirmedi beni. Bir insan, üstelik o kadar zeki bir insan ömrünü öyle mi yaşar arkadaş…
Şubat 5,
Romantik ve nostaljik takıntılar, durumu olduğundan feci gösteren ve iradeyi felç eden virüslerdir.
O yüzden geçmişi, geçmişin güzel günlerini akla getirmemek en iyisi.
Bırakın beni kendi halime…
Şubat 9,
Toplumda KHK ile İhraçlara tepki gösterme konusunda ikiyüzlü, aşağılık bir tutum var. İşte bizim asıl açmazımız burada ve bu partiler üstü bir sorun, hiç kimse masum değil. Sezen haklı, masum değiliz hiçbirimiz.
Eller günahkâr / Diller günahkâr / Bir çağ yangını bu bütün / Dünya günahkâr / Masum değiliz hiçbirimiz.
Şubat 11,
Cezaevlerinde okuma yazma öğreten bir öğretmenle tanıştım. “Artık bize iş çıkmıyor, herkes okumuş zaten.” diye yakındı.
Adamdaki derde bak. Allah başka dert vermesin.
Şubat 16,
Kendime not: Yanlışını yüzüne karşı söyleyemeyeceğin kişiyle arkadaş olma. Mümkünse münasebet de kurma.
Şubat 19,
Bir atasözü öğrendim: “Kavgasız ev, çalgısız düğüne benzer.”
Fakat ben çalgılı düğünleri sevmem arkadaş. Kafam kaldırmaz o gürültüyü.
Şubat 26,
Sakallarımı bir uzatıp bir kısaltıyorum. Bir süre bıyıklı geziyor sonra kökünden kesiyorum. Sivil olmanın güzel yanlarından biri bu, kılığına kıyafetine karışan yok. Hoş, son yıllarda memurlara da pek karışılmıyordu.
Bugün de bıyıklarımı kökünden kestim, epeydir dokunmuyordum. Ama isteyerek olmadı, düzelteyim derken kazaya kurban gitti. Çocuklar sevindi, bıyıklı halime alışamamışlardı daha. Fakat bu halimi de yadırgadılar. Ben de yadırgadım kendimi amma ne gelir elden, yapıştırma bıyık kullanacak halim yok. Canım sıkıldı.
Bu can sıkıntısı beni güzel bir yere taşıdı. Normalde ben saçıyla sakalıyla çok oynayan, bir türlü karar kılamayan insanları ne aradığını bilmeyen, bocalayan, görüntüde keramet arayan tipler olarak görmeye meyilliyim. Şimdi kendi başıma bu gelince kimi değişikliklerin iradi olmayabileceğini, insanların bir şekilde mecbur ve/veya maruz kalabileceklerini fark ettim.
Eh, geç olsun da güç olmasın.
Mart 1, 2017
Hiç kimseye yanına yaklaşamayacak, içinden geçenleri söyleyemeyecek kadar saygı duymamak gerektiğine inanıyorum.
Zaten Dostoyevski, Kumarbaz’ında söylemişti bunu: “Ben insanın yanına yaklaşmaya korkacağı kadar dürüst insanlara katlanamam.”
Mart 4,
Bazı insanların köpeğinin parkta tuvaletini yapma hakkını aradığı kadar kendi çocuklarının hakkını aramayan insanların kimseden şikâyet etmeye hakkı yoktur.
İnsan, inisiyatif alan canlıdır. Koyun gibi her şeye uzaktan bakan değil. Nesillerimiz elden gidiyor…
Mart 5,
Ankara’da tam dışarıya çıkmalık bir gün. Gök mavi yer kahverengi. Toprağa cemre düştü düşecek. Şeftali çiçekleri gün sayıyor. Eskiden olsaydı İ. Abiyle İncek’in tepelerinde çiğdem toplamaya da çıkardık belki. Çiğdem toplamak bahane tabi, toprağı koklardık, baharı selamlardık.
Aman Gölbaşı’na kimse gitmesin yine. Kalabalık oluyor sonra.
Mart 8,
Yalnızlık, kişiye kendini tanıma fırsatı sunmakla yetinmez. Onu kendini tanımaya zorlar. Ama çoğu kişi bu zorlamaya direnir ve buhrana düşer.
Ya ben peki?
Ben direnmiyor muyum sanki! O zaman gideceğim yer belli, buhran…
Mart 9,
İnsanların çoğu arkadaş, evlat ve eşlerini fethedilip üstünde hükümranlık kurulacak bir toprak gibi görür. Kimseye bu fırsatı vermeyelim, kendimizi savunalım tamam, fakat madalyonun bir de öteki yüzü var. Kimseyi fethedilecek bir yer gibi de görmeyelim.
Mart 10,
Sabahtan beri pıtır pıtır yağmur yağmış, tomurcuklanmış erik dallarına yağmur damlaları tutunmuş da üstüne güneş açmış gibi bir gün. Mavi, masmavi bir gök, ütülenmiş çarşaf gibi.
Benimse gidecek yerim yok, yapacak işim de yok, bana işveren de. Bahar gelince inşaatlarda işler açılırsa oralara giderim diyorum ama amelelik bulmak bile mesele.
Şartlar giderek zorlaşıyor, çember daralıyor.

Mart 11,
Sanat ve edebiyat konuşurken naif ve uygar görünen insanların, iş siyasete gelince trolleşmesi içimi acıtıyor.
Ne tuhaf şey ve ne çok var bunlardan Allah’ım…
Mart 13,
Gece 2,5’ta daha yatmamıştım. Mutfaktan gelen kokuyu aldım. Bol susamlı, pırasalı börek!
Bunu affedemezdim…
Mart 14,
Ankara’ya kelimenin tam anlamıyla lapa lapa kar yağıyor ve bu şehre kar gerçekten yakışıyor.
Ama insanın işi tıkırında olmayınca ne kar yağışının ne baharın gelişinin bir anlamı oluyor. Önce can sonra canan. Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisi konuşuyor.
Mart 18,
Şivlilik, Konya’ya özgü harika bir gelenek. Üç Aylar’ın başlangıcında çocukların evlerden şeker, çikolata toplaması. Ben hiç toplamış mıydım? Anımsamıyorum, bizimkilere bir sorayım denk getirince.
Aynı günün akşamında da fener alayları yapılır. Ona da pek katılmazdım. Nasıl bir çocukluk abi benimkisi!
Şöyle bir çocukluk: Biz köyden şehre göçmüş bir aileydik. Ve bizim köyde şivlilik, fener alayı gibi âdetler yoktu. Konya merkezde varmış bunlar. Oturduğumuz muhit de hep bizim gibi köyden göç etmiş ailelerden oluşuyordu. Biz âdetleri öğrenene kadar büyümüştük zaten. Benim örneğimde ben Konya’dan bile ayrılmıştım. Doyamadım be.
Mart 22,
Büyük ‘düşünür’ ve şairimiz Sezai Karakoç tüm bu olanlar; bunca zulüm bunca haksızlık hakkında ne düşünüyor acaba? Üstelik partisi bile var…
Hayal kırıklığısın baba. Gözüme görünme lütfen, taşıyamam…
Mart 25,
Arkadaşlarım birer birer gözaltına alıp tutuklanıyor. Dün de M.’yi almışlar. Sırayla bütün ihraç edilenleri alıyorlar. Bizim okuldan altı- yedi kişiyi aldılar. Ben de sıradayım illaki. Bu durumda ne kalıcı bir işe bakabiliyorum ne önümü görebiliyorum.
Nisan 4, 2017
Bugün de para kazanamadım. Ama acayip hikâyeler topladım. Eh, ne yapalım bu da bir çeşit rızıktır neticede. Hayatın içinde çok ilginç karakterler var.
Şimdi anlatırdım ama ne gerenk var…
Nisan 7,
Tahin yapımında kullanılan susamların çoğu ithal ediliyor ve gübre ile yetiştiriliyor. Üstelik kabukları alındığından besin kalitesi düşüyor. Bir bakliyat seyyarı olarak içeriden bildiriyorum. Asıl tahin Bozkır tahinidir. Bende var, bizzat Bozkır’dan getirttim.
Nisan 8,
Kitap fetşizmi almış başını gidiyor. Tüm problemlerimizin kaynağı okumamak tüm dertlerimizin devası çok okumak olarak gösteriliyor.
Yok öyle şeyler abiciğim.
Nisan 9,
Fuat Avni fiyaskosu ve tivıtır anketlerinin komediye dönüşmesi sonucunda sosyal medyayı küçümseyen bir kitle oluştu. Fena halde yanılıyorlar. Hayat sosyal medyada oynanıyor, kurallar orada şekilleniyor ve bundan kaçış yok.
Nisan 10,
İnsan sevmeyenlerin, vatan sevgisine de inanmam ben. Evvela insanı seveceksin ve cümle yaratılmışları Yaratan’dan ötürü.
Vatan sevgisiymiş, bayrak sevgisiymiş ondan sonra…
Nisan 11,
Ülkenin sorunu otobüsü bir şoförün sürmek istemesi değil yeğen; şoförün otobüsü de tırı da dolmuşu da taksiyi de bisikleti de ben süreceğim demesi.
Nisan 11,
CNN Türk başka bir ülkeden insan kaçırma haberi veriyor. Ankara’nın göbeğinde 2 kişi kaçırıldı. 12 gündür haber alınamıyor, aileleri feryat ediyor. Hiçbir mecrada yer almıyor. Bunun haber değeri yok demek!
İki yüzlüler…
Nisan 12,
Bizim ülkemizde halkın ciddi anlamda, ne özgürlük ne demokrasi ne refah talebi oldu. Civcivin çıkması için yumurta dışarıdan kırıldı, sonuç bu.
Herkes layığını buluyor, bizim layığımız bu. Kimseye suç atmaya gerek yok.
Nisan 15,
İlk defa ailece tiyatroya gittik. Yeni tanıştığımız bir aile önayak oldu. Sacide adlı bir oyundu. Tiyatro, çok etkileyici bir sanat. Keşke daha çok gitseymişim. Ankara’da yaşamanın bu çeşit nimetlerine hiç eğilmeyişime hayıflanıyorum. Ah benim man kafam…
Nisan 16,
Bir komşumuz var. Hanımefendiyi bıraksan kendi başına, yemin ederim, Keçiören’den Kızılay’a gidemez. Sabah bize İsrailli, Suriyeli, ümmetli mesaj göndermiş. Dış politika dersi alıyoruz kendisinden.
Nisan 17,
Referanduma bel bağlamadığım için çıkan sonuç karşısında öyle şok falan olmadım. İçimde cılız bir umut yer yer yeşeriyordu ama cılızdı işte, solup gitti.
Bana kalırsa bundan sonra; kendine yatırım yapmalı, mesleğinde ilerlemeli. Dil öğrenmeli belki. Para kazanmalı. İbadet etmeli, aileyle vakit geçirmeli insan. Kabuğuna çekilmeli, mağarasına belki…
Nisan 20,
Yine o kadar öfke birikmiş ki içimde; yazmazsam çıldırırım, yazsam suçlu olurum.
Neyse zaten şu durumda ölemiyorsan en iyisi çıldırmak galiba. E günaydın o zaman. Huni lâzım bana huni. Bir o eksik zaten.
Nisan 21,
Kitap ve yazar tanıtım yazılarını gıcık oluyorum. Bir kitabı ve yazarı tanımanın en iyi yolu okumaktır. Araya kimseyi sokmaya gerek yok.
Nisan 23,
Dizlerimdeki ağrıdan eğilip kalkmakta zorlanıyorum. İhtiyarlık gelip kapıya dayandı, neyleyim…
Karacaoğlan gibi bir çeşme başına varsam kızların emmi diyeceği çağa eriştim sanki. Henüz kırkıma yeni girdim, yaşım o kadar ileri sayılmaz. Fakat şu son senelerde yaşadıklarım içimi göçertti herhalde. O yüzden biyolojik yaşım hükümsüzdür.
Ben yoruldum hayat, gelme üstüme…


