Kitaplarla Gelenler ve Kitaplarla Gidenler
27 Nisan 2026
Bazı kitapları okuduktan sonra kendime kısaca notlar alırım. Sonra dönüp onları okuduğumda kitaplardan geriye çivilenmiş zamanlar ve bölük pörçük duygular kaldığını fark ederim. Bir de insanları, kitapların bana getirdiklerini.
Bir bakmışım ki okuya okuya zenginleşmişim ben, bir insan kalabalığı oluşmuş çevremde. Kimiyle cedelleşmişim kimiyle ünsiyet peyda etmişim, kimine kızmışım kimine hayran olmuşum. Ama kimsesiz kalmamışım.
Hani, bir sofra kuracak olsan hangi yazarların olmasını istersin, diye bir soru sorulur. Kimse sormadan cevap vereyim; Aliya’yı, Ahmet Turan’ı, Ayfer Tunç’u davet ederdim soframa. Hasan Çağlayan’la sofrayı beraber kurardık zaten. Van Gogh’un payını hastane odasına yollardık. Yakup Kadri’yle pek işimiz olmazdı galiba. Orhan Pamuk’la belki ayaküstü bir poğaça yerdik, o kadar. Mustafa Kutlu’ya dargınım ama, onu çağırmazdım.
Bu yazıda geçmişteki okuma bahçelerime dönüyorum. Sofrayı bahçenin ortasına, bir salkım söğüdün altına kurdum. Hadi buyurun donatalım sofrayı…
23 Eylül 2018
Kitap okumanın kişiyi insanlardan uzaklaştıracağını sananlar var. Ben okudukça insanlara yaklaşanlardanım sanki.
Bunun böyle olması tabii bence. Okudukça insanı anlamaya daha bir yaklaşılır çünkü. Tanıdıkça onlardan uzaklaşmak da muhtemel tabii. Fakat bendeki tesiri pek öyle olmadı, en azından şimdilik.
Kitaplar bana sadece düşünceler ve hikâyeler değil, getirip insanlar da bıraktı. Hem ne insanlar…
Öyle insanlar tanıdım ki kitaplar sayesinde, onları tanımak için dünyaya gelmeye değerdi dedim.
Hiç tanımasaydım dediklerim de oldu tabii ama o başka bir bahis…
1 Ekim 2018
Orhan Pamuk’un Sessiz Ev romanını bitirdim. Kemiksiz bir roman, lokum gibi. Şahane, dolu dolu bir kurgu; başarıyla uygulanmış modern bir teknik, iyi hikâye.
Şu kadarı var ki yazar ülkücülüğün kıyıcılığını anlatırken solcuları şirin gösteriyor, hâlbuki kıyıcılıkta iki taraf yarışır. Kendi mahallesine dokunmuyor adam.
Ah şu kör olası ideolojiler. İnsanın içine bir girdiler miydi çıkmak bilmiyorlar. Hani can çıkıyor da o meret yine yerinde öylece duruyor. Yaşlanmıyor da ha.
13 Kasım 2018
Okuyamadan öleceğim diye korktuğum kitaplar vardır benim. İşte yazılış zamanı ve yazılma nedeniyle birlikte onlardan biri, Yugoslavya’da bir hapishanede yazılmış bir kitap: Aliya Izzetbegoviç, Özgürlüğe Kaçışım.
Bu kitapta kendime dair çok izler bulacağımdan eminim. Adı bile beni anlatıyor. Evet ben de özgürlüğe kaçtım, hem de gerçek anlamda. Mecaz, ironi falan yok.
Yazarlarla, meşhurlarla tanışma hevesim pek yoktur benim. Fakat Aliya’yla tanışmak isterdim. Devlet başkanı olarak değil ama, hatta yazar olarak da değil, mahkûm olarak. Yatacaksam onunla yatmak isterdim içeride.
Öyle kolay kolay kimselere hayran olmam ben, bu nereden kaynaklanıyor bilemedim. Doğu ve Batu Arasında İslâm’ını okuduktan sonra böyle oldum. Çok yetkin bir eser. Kitaplar getirdi onu bana, kitaplar tanıttı.
Sevmişsem sebebi var.
5 Ekim 2020
Ayfer Tunç’un Osman’ı Yeşil Peri Gecesi’nin devamı gibi bir roman. 504 sayfa, tuğla gibi kitap hani. Akıcı bir anlatımı ve sağlam bir kurgusu var, bir Ayfer Tunç klasiği.
Gelgelelim çok tekrarlar var. Teo’nun karakteri, Osman’ın babasına karşı hisleri durmadan tekrarlanıyor, bu da romanı gereksiz yere uzatıyor, metni gevşetiyor.
Bir de çok küfürlü bir metin, sanki sansürsüz Çukur dizisi izliyorsun. Edebiyat eserlerinin, hayatın gerçeği bu diye küfrü normalleştirmesini doğru bulmuyorum. Durmadan önümüze getirilen içki muhabbetini de.
Bir de şu: Cenazeyi saymazsak din ve dini ritüellerle ilgili değini bile yok. Kahramanlarımız her şeyle ilgili, her şeyi sorguluyor, herkesi teraziye çıkarıp tartıyor ama din ve inanç yok kabul ediliyor, onlar da yaşamın birer gerçeği değilmiş gibi. Tuhaf, acayip bir kaçış var bu konulardan.
Osman karakteri Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam’ına da benziyor gibi fakat ondaki derinlik yok. Ne felsefi derinliği ne edebi zevki var. Bolca gündelik yaşam anlatısı. Aramızda kalsın ama pek yapmadığım bir şeyi yapıp paragraf atladım.
Okurken yazarla sürekli cedelleştim, ha bire itiraz ettim. Aslında okumak zaten biraz da itiraz etmek değil midir icabında… Ederim arkadaş.
1 Kasım 2020
Meşhur hikâyecimiz Mustafa Kutlu’nun bir röportajını dinliyorum. Kapitalizmin ve Batı’nın yıllar evvel yol açtığı zulümlerden iğrenerek/kahırlanarak söz ediyor haklı olarak.
Akdeniz’den, Ege’den botlarla kaçan mültecilerden söz ediyor amma Meriç bahsine hiç girmiyor, orada boğulan çocukları yok sayıyor.
Biz insan değil miyiz Mustafa ağabey, bizim için bir çift sözün yok mu! Bak saçın sakalın ağarmış. Öz yurdunda olup bitenlerden ne haber…
Vah benim yokuşa akan sularım vah benim ya tahammül ya seferim vah benim beyhude ömrüm vah benim uzun hikâyem…
İşte bunlar da hep ideoloji ağabey. Şeytandan ve ideolojiden el-amân el- amân…
21 Şubat 2021
Van Gogh bir mektubuna şöyle yazmış kardeşi Theo’ya Mektuplar’ından birinde:
“Herkes gibi ben de aile ve arkadaşlık, sevgi ve dostça ilişki gereksinimi duyuyorum. Bir yangın musluğu ya da lamba direği gibi taş ya da demirden yapılmadım ki!”
Kim bilir adamcağız neler yaşadı, nelere katlandı da yazdı bunları…
Bakalım benim yaşadıklarım neler yazdırtacak bana.
13 Mart 2021
Hasan Çağlayan hapishane hayatını yazmış, okumam için bana gönderdi. Daha doğrusu dosyayı bana emanet etti. Ona bir şey olursa top bendeymiş, istediğini yap dedi. Adam diken üstünde yaşıyor Türkiye’deki hemen herkes gibi.
Adını beğenmedim dosyanın, İçeriden Notlar’dı. Pek sıradan geldi. Sen şair adamsın dostum, metne yakışan bir isim bulursun dedim. Çok geçmeden bulmuş, Sonrası Mavi. Bu sefer çok beğendim. Bu adam acayip güzel isimler veriyor kitaplarına. Deneme kitabının adını bir atasözü gibi dilimde gezdiriyorum yıllardır, Gök Mavi Yer Masal.
Epey okudum dosyayı. Nerede nasıl basılır henüz bilmiyorum ama Türk edebiyatında yer edecek naif bir kitap geliyor.
İçinde şöyle sürprizler var:
Suyun secdesidir çağlayan.
Bulutsuz bir gökyüzü, gözleri olmayan bir yüz gibidir.
Eminim bu şekilde yazılan nice kitaplar var ve hepsi gün yüzüne çıkmak için fırsat bekliyor.
Çok bekletmezler de okuruz inşallah.
30 Kasım 2021
Hayal kırıklığına uğrama korkusuyla bir türlü okumadığım Yakup Kadri’nin Ankara’sını sonunda okudum.
Hayal kırıklığı yaşama konusunda hayal kırıklığına uğramadım Allah’tan.
Utanç verici bir propaganda metni. Bu yazarın, en azından bu kitabının, hâlâ hayranlıkla okunmasını, referans verilmesini anlamıyorum.
Gerçi aslında anlıyorum, bunlar hep ideoloji bayım, bunlar hep adamcılık. Benim yazarım senin yazarını…
21 Ocak 2026
Ahmet Turan Alkan’ın vefat haberini karlı bir Kanada sabahında aldım. İçime bir kıymık battı, bir parça daha arttığını hissettim dünya gurbetimin. Açtım Yatağına Kırgın Irmaklar yazısını okudum. Kendi kaderini yazmış sanki, yatağına kırgın bir ırmak gibi ayrıldı bu dünyadan. Ama kırgın kelimesi hafif kalıyor onun durumu için, kahırlı desek daha doğru sanırım. Belki de kahrından öldü muhterem.
Yazılarından tanıdım ben onu. Gençliğimden beri yazdığı hemen her yazıyı okurdum. İyi de bir insandı anladığım kadarıyla, iyi ve naif. Mekânı cennet, yoldaşı melekler olsun.
Ahmet Muhip Dıranas’ın Kar şiirini ‘bu yüzyılın şiiri’ olarak nitelermiş. Kendi sesinden kaydı var. Çevirdim çevirdim onu dinledim bugün. Ne de güzel okumuş muhterem:
Sesin nerde kaldı, her günkü sesin,
Unutulmuş güzel şarkılar için
Bu kar gecesinde uzaktan, yoldan
Rüzgâr gibi tâ eski Anadolu’dan
Sesin nerde kaldı? Kar içindesin!
21 Nisan 2026,
Göç başladı, birer birer göçüyor emsallerim. Sosyal medyada önüme bir vefat haberi düştü. Görür görmez tanıdım, kısa süre de olsa aynı sohbetin müdavimi olduğumuz bir arkadaş, Gökhan, rahmet-i Rahman’a kavuşmuş. Kalp krizi diyorlar, gencecik adamdı. Arkasından inanılmaz hüsn-ü şehadetler dile getirilmiş. Böyle şehadetler bırakacaksa insan ölebilir diye düşünürüm, gene öyle düşündüm. Mekânı cennet olsun, dünya meşakkati bitti onun için, inşallah yattığı yer incinmeyecektir. Çiçeklerle de insanlarla da hoş geçinirdi çünkü, toprakla da geçinecektir inşallah. Mümindi, muvahhitti; şahidim…
Şehirlere bombalar yağar biz Gökhanlarla kitaplar okurduk; kırmızı kitaplar, pırlanta kitaplar. Başka şey gelmezdi elimizden ya da öyle sanırdık.
Gökhanlar, âh o Gökhanlar abiler… Bir yangın ormanından püskürmüş genç fidanlardı. Güneşten ışık yontarlardı yontmasına fakat yumuşacıktılar. Şair onları tanımıyordu, ama ben iyi tanıyorum. Hoyrat değildi gülüşleri, bilakis kadife gibiydi amaaydınlığı çalkalardı yine.
Fakat onlar da gitti işte ve gidiyorlar birer birer. Onlar gidince akşam olmadan ortalık kararıyor. Şair bunu bilmiş: Şenlik dağıldı bir acı yel kaldı bahçede yalnız. Sofra da, ses de, kar da geride kaldı. Şölen bitti.
Ama yine otururuz be, yine buluşuruz. Hem de nerelerde, Allah kerim. O mahur beste yine çalar ve biz Gökhanlarla ağlaşırız. Biz ağladıkça bozkırlar da dağlar yeşerir tekrar. Biz görsek de yeşerir görmesek de. Güneşi tutamayız muhtemelen ama geceyi gönlümüzle ısıtırız evelallah…
Sen git Gökhan abi, sen de git yetiş önden giden atlılara. Kitaplarla git ama, kitaplar yoldaşın olsun…

