Meryem Bulut

BİR ÖDEV

Okuma süresi: 6 dakika

“BİR EV YA DA EVİN  İNŞASINA DAİR”

Ödevler-1:

Çocukluk odanızı betimleyiniz.

Çocukluğunda kendine ait bir odası olan bahtiyarlardan olamadım. Şimdi uzaktan baktığımda bunu neden bahtiyarlık olarak gördüğümü açıklamam faydalı olacaktır.

Çocukluğum büyük bir evde oturuyor. Dubleks falan değil ama dört oda bir salon, mutfak, geniş bir banyo. Ön ve arka bahçe. Bahçede ağaçlar ve kuyu. Daha ne olsun değil mi! Bu koca evde ben en çok nerde otururdum, nereye benim derdim, şunu da sorayım kendime, benim kelimesi çok mu yabancıydı bana. Babam ben dememizden hoşlanmazdı, dedem de.

Bu koca evin içinde nerede otururdum, biliyor musunuz?  Salon salomanje olan bölümde hiç oturmazdım. Ön odalarda da değil. Arka odada. Arka oda dediysem tam olarak oda da değil. Odayla bahçenin arasında, sınırda. Eşikte.  Arka bahçeye açılan kapının önündeki  eşikte. Bazen eşiğin bir altındaki basamakta. Kapı bazen kapalı, bazen açık. Açıklılık kapalılık durumu ruh halime   göre değişirdi. O koca evde hep koca koca erkekler olurdu, akşamları. Başlarını beyaz büyük tülbentlerle bağlamış yaşlı yaşlı kadınlar olurdu, gündüzleri. Kadınlar en az iki üç kişi. Erkekleri ise hiç  sormayın! Beş, on, beş, yirmi… Bir yerden sonra saymayı bırakırdım. Evimiz bir kalabalık, bir kalabalık! Sanki her akşam düğün var!

Annemin kocaman kazanlarda yaptığı yemekler yetmezdi. Dibi kazınmış kazanlara bakardım çoğu zaman. Sıra bize gelse, ne güzel olurdu… Önce misafirler doyurulacak. Sonra sıra bize gelebilir. Her zaman öyle! Kutsal akrabalarımız, akrabalarımızın akrabası, hatta akrabamızın akrabasının aynı köyden komşuları, aynı köyden hiç bilmediğimiz insanlar… Mübarek hemşehrilerimiz! Yolu gurbete düşmüş, sıcak bir oda, güzel yemek, temiz kıyafet hasreti çeken onlarca masum. Beş altı yaşın masum gözleriyle onları izleyen masum kız. Baba buradayım, gözlerinin önünde.

Babam. Sonra.

Kaba erkek sesleri. Sigara dumanı. Odalarda ağır bir koku. Sigara dumanından değil. Değişik. Evimizde yiyip içtikleri yetmiyormuş gibi yataralardı bir de! Sabahın kabusu mu daha kötüydü, geceninki mi karar veremiyorum. Gece tuvaleti gelmesin diye dua ediyor küçük kız. Gecenin karanlığı. Uyku sersemliği. Evde birileri var, hiç eksilmiyorlar. Yer yataklarının arasından geçiyorum uykulu.

Eve giren çıkan… Bitmeyen işler.  Öyle bir hareketlilik var ki anlatamam.  Bugün düşünüyorum da annem o kadar işi nasıl yapardı? Niye yapardı? O kadar insana nasıl hizmet ederdi!

Annem. İşte.

O kadar işin arasında bizle ilgilenmeye çalışır. Belki haftada bir kez, belki ayda bir göz göze gelirdik.  Koca evin içinde. O insan kalabalığında. Kız, şunu getir. Kız, külü götür. Kovayı getir! Küreği bul! Kız! Kız!

İş böyle olunca ben ne yapardım! Ne yapabilirdim! Arka odalara giderdim. Arka odalardan birinde annemle babam yatardı. Onların odasındayım. Kapının tam karşısında gardırop. Kapağını açtım. Dedemin, annemin babasının, Almanya’dan getirdiği kürklü manto. Ona dokundum… Anneme de daha çok dokunabilsem… Yumuşacık tüyler. Elimde bir sakinlik, serinlik. Annemin elleri de serin mi? Elmaların tadı gibi güzel bir şey olmalı, hissettiğim. Sonra onların tahta divanının altına uzandım. Orada sevdiğim şeyler. Annemin köyden getirdiği kış elmaları. Kocaman. Sert. Sarı. Yeşil. İnce kabuklu. Elmayı dişlerime değdirdiğimde bir ses, hoşşş. Sonra  mayhoş serin bir sıvı ağzımın içinde. İşte bayıldığım şey. Yaşasın, hep yaşasın Gürün elması! Hep yaşasın annem!

Yatağın altında babamın müşterilerinin getirdiği kış kavunlarını gözüme kestirirdim. Elimi uzatmazdım onlara. Sadece bakardım. Kavunlar, yuvarlak değil, sivri. Koyu yeşil. Sarı. Çizgili. Güzelim kavun. Renklerin şahane… Onların kapısını çekerken gözüm gardıropın aynasına kayar. Kendime bakarım. Öylesine bir bakmak işte. Bu kız, ben miyim? Kapıyı kapattım.

Aklım elmalarda kalmıştır. İkincisini yememeliyim. Başkalarına da kalsın. Neden başkalarına kalsın? Birileri eve geldiğinde ikram edecek şeyimiz olmalı. Babam o kadar çok kişiyi eve çağırıyor, niye! Benim bilmediğim anlamadığım bir şey/ler var sanırım. Diğer babaların evleri böyle kalabalık değil. Babamın bir derdi mi var! Veya gerçekten savaş var ve bana söylemiyorlar. Babam ve evimize gelen erkekler kadınlar neyle savaşıyorlar bilmiyorum. Savaş yok da babam kaçanların sığınağı mı olmak istiyor. Bilmiyorum. Onların odasından çıkmak istiyorum, çıkıyorum.

Sonra yattığım odadaki ranzayı görüyorum.  Ranzanın üst katına çıkıyorum. Orası, yatağım. Ablam ve kardeşim alt katta yatar. Diğer kardeşim yer yatağında. Ben korkmuyorum diye üst katta yatıyorum. Öyle söyledi babam. Ranzalarımız yeni alındı.  Önce yer yatağında yatıyorduk dört kardeş. Sıra sıra diziliyorduk. İki kişiye bir yorgan.

Oyalanıyorum. Ranzadan inip dolabımızı düzeltiyorum.  Dolabın içine gömülüyorum. Raflar güzel, düzenli görününce mutlu oluyorum. Bu düzende bana iyi gelen bir şeyler var. Adını bilmiyorum. Kıvrılan defterlerimin kenarlarını mandallıyorum. Kıvrık kıvrık. Hoşuma gitmiyor. Annem bana kızıyor. Yine de ödevler bitince hemen mandallara uzanıyorum.

Sonra kitap okuyorum. Sınıf kütüphanesinden her gün kitap alıyorum, en az bir tane. Başka dünyalar. Maceralar. Kitaplarda evler bizimki kadar kalabalık değil. Tıkış tıkış değil. O evlere, evdeki insanlara, çocuklarıyla oynayan babalara, annelere özeniyor muyum… Sanırım .

Sonra yoruluyorum. Yorgunluğumun sebebi okumak mı, öyle evimiz olmadığı için duyduğum ızdırap mı -içimi acıtan bir şey, sızıya benziyor daha çok-. Evimiz kalabalık. Hem de çok kalabalık. Hem de ıssız gibi. Kimse bana bakmıyor. Sıradan birkaç kelime. Amcam gelse, beni sevse… O da gelmiyor.

Sonra arka bahçeye açılan kapıya yöneliyorum. Madem kimse beni duymuyor. Ben de onları duymayacağım. Kapıyı kapatıyorum.

İlk merdivene oturdum.  Bir serinlik çarpıyor yüzüme. Bahçe duvarının ardı göz alabildiğine yeşillik. Buğday mı, arpa mı ya da başka bir şey… Otların ekilmiş olduğunu düşünüyorum. Sağ taraftan bir koku geliyor. Çok güzel. Güzelliğinden bayılabilirim. Beyaz çiçekler. Bir sürü. Fatma Nine onlarla uğraşıyor. Başında beyaz büyük tülbenti…  Çiçeklerin adını da bilmiyorum. Beyaz diyoruz ablamla onlara. Sonradan öğrendim. Zambakmış. Beyaz zambak.

Şimdi çocukluk odama bakıyorum. Oda benimse eğer… Odada çok az kalıyorum. Arka bahçeye geçiyorum.  Arka bahçe mi odam… Yeşil bir deniz dalgalanıyor. Beyaz bir koku geliyor. O küçük kız. Öyle durup seyrediyor gördüklerini. Dünyayı. Dünya seyredilen bir şey mi… Şimdi, o küçük kızI seyrederken, odanın  ve evin şiirsel referanslarını hissederek kendi mekan poetikamın taşlarını yerine koymaya çalışıyorum.

Çocukluğumun evinde başkaları vardı/varmış. Babam başkalarını doldurmuştu eve. Başkalarıyla mı örülürdü evlerin duvarları. İnsanla dolu evlerde çocuklara kalan neydi?  Arka bahçenin merdiven başı mı… Orada bekleyen engin yeşil denizler. Beyaz kokular.  Çocukluğumun odası mı, o da ne? Oda da oda mı  soruyorum kendime.

BABAM. SONRA.

SONRA BABAM NE YAPIYORDU?

Babam ve annem. Bana baba anne olmalarının ötesinde iki çalışkan neferdi. Durmadan çalışırlardı. Öyle ki dinlenmek, onlar için bir işten diğer işe geçmekti. İkisi de evlenerek, zorlu hayatlarını biraz daha zorlaştırmışlardı. Farkına varmadan veya vararak.

Zaten babam on on iki yaşlarında hem evlat, hem baba olmuş.  Neredeyse evin bütün işleri babama bakmış. Babam da altı evladını yitirmiş anne ve babasının yanında durmuş. Bir direk gibi değil de bir dağ gibi. Eli ayağı olmayan ailesine el ayak olmuş babam. Odunculuk yapmış, değirmencilik… Ev un bekler; şeker bekler; tuz, sabun, kutnu bekler babaannem. Mavi güzel gözlerinde hareler. Ela gözlü babama bakar. Dedem kemerli burnuna yaklaşan kaşlarını kaldırarak bakar onlara. Kendisi acizdir. Bu acizliğin verdiği öfkeyle sesi diktir. Bakışları sert. Sözleri bazen tokat gibi. Nasıl da can acıtır. Bu acı bizim kaba etlerimize düşer onun bastonundan bir leke olarak… Babam dedemden mi öğrenmişti, böyle sert bakmayı, hızını alamayıp darbe indirmeyi.

Babam, savaşı kazanmak isteyen, bunun için son nefesine kadar kalesini savunan bir komutan gibi yaşadı, yaşıyor. Sanıyorum, komutanlar da bir gün yorulur. Babam da yoruldu, ama savaşmaktan hiç vazgeçmedi. Ondan ekmek bekleyenleri ekmeksiz bırakmadı. Belki benim anladığım, bilmediğim ama kitaplardan okuduğum, bazı geceler de hissettiğim şey, kendime söylediğim şey: Savaşmalısın ekmek için, su için. Dışarda. Eve girdiğinde miğferse miğfer, kalkansa kalkan, silahsa silah çıkartıp şefkat elbiselerini giymelisin. Bakışın değişir mi, baba. Sen onu düşünme. Kalp yumuşayınca… Hem o zaman evdeki bütün neferlerin kalbini fethedebilirsin. En çok da annemin. Senin bir ödevin de bu olsa keşke. O zaman benim çocukluk evime de ışık gelir. Yeşil bir deniz olur odam. Belki…

Birinci ödevim bitti sanırım.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Captcha *