Fotoğrafın Ruhu

Okuma süresi: 3 dakika

Zaman zaman bazı fotoğraflara bakarken fotoğrafı çekenin ruhunu hissediyorum. Kaç kişi benimle aynı hissi paylaşıyor bilemem; üstelik bu hissimi destekleyen sağlam verilerim de yok. Şu da var ki duygumun gerçekliğini ispatlamak gibi bir zorunluluğum olmamasına rağmen yine de zihni bir eğilim gereği mi bilemiyorum insan desteğe ihtiyaç duyuyor. Belki insanoğlunun yaratılış veya rahatlama sırlarından biridir: Yalnız değilim, benim gibi hisseden birileri var. Bu duygu değil midir aynı zamanda bizi acılar karşısında güçlendiren?

Bir fotoğrafta donup kalan anın büyüleyiciliği beni fazlasıyla etkilerken bir yandan da sanatçının kadrajını sabitlediği açının da bana anlattığı çok şey oluyor. Binlerce açı ihtimali arasından tercih edilmiş o kadraj noktasının fotoğrafın anlamı üzerindeki tesirini umarım abartmıyorumdur.  Yazarın bin bir ifade şekli arasından seçerek yaptığı tercihlerle edebi şaheserler ortaya çıkması gibi kadrajın açısının tercihiyle de bu mümkün oluyor. Fotoğrafın sanat dalı olup olmadığı tartışıladursun ben onun sanat olduğuna iman edenlerdenim. Her tablo sanat eseri değilse her fotoğraf da sanat eseri değildir bence. Habercilerin çektiği bazı fotoğrafların da sanat değeri taşıdığı düşünülebilir fakat fotoğraf sanatçılığı ayrı bir yerde durmalı. Bunu en iyi örnekleyen kişilerden biri özellikle İstanbul’un hafızası için düşündüğümüzde Ara Güler’dir.

Ara Güler’i tanıma şansım olmadı ama başarılarıyla hakkım olmayan bir gurur duydum,  fotoğraf sergilerini gezerken çok etkilendim.  Onun fotoğraflarında bir milletin nabzı atıyordu adeta. Yoksulluğun içinde parlayan gözler, hayat yükünün ağırlığını çeken bedenler, coğrafyanın insana verdikleri-aldıkları, rüzgârın dağıttıkları, sigara dumanında savrulan kederler… Ara Güler’le ilgili aklımda kalan şeylerden biri de Picasso ile fotoğraf çekme macerasıdır. İki çılgın bir araya gelince meydana çıkıyor macera.

Fotoğraf sanatı deyince aklıma Güler’den başka isim gelmiyordu uzun zamandır. Geçen haftalarda açılışına katıldığım sergi hafızama yeni bir isim hediye etti: Peter Sanders. Onun macerası çok daha ilginç geldi bana.  Taksim Sanat’taki serginin adı bile onun macerasına dair ipuçları taşıyor: Barışa Manevi Bir Yolculuk Işığı Aramak. İlk gençlik yılları İngiltere’de geçen sanatçı hippilerle, dönemin pop yıldızları ile –onlardan biri de Cat Stevens, namı diğer Yusuf İslam- şehrin arka sokakları ile yakın teması olmuş. Sonrasında Hindistan yolculuğu, arayışlar ve Müslümanlığı tercih ediş. Serginin adındaki “ışığı aramak” tabiri zihnimi sarstı, nihayetinde ışık hep çevremizdedir, bizi kuşatır, bu dar anlama hapsetmeyip geniş –belki de en kapsayıcı olabilecek manasıyla ışık- anlam arayışı kastediliyordu. Sanatçının kısa açılış konuşmasında ‘Ben kimim, sorusunu sormalıyız.’ Cümlesinde onda anlam bulduğunu düşündüğüm ışık’ın canlı parıltıları vardı şüphesiz.    

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür İşleri bölümünün katkılarıyla izleyici ile buluşuyor fotoğraflar, beş yüz bin fotoğraf arasından sanatçı ile beraber seçilen altmış dört eser bulunuyor. Dört bölüm olarak düşünülen sergi ‘arayış’ın  temel bölünmelerine işaret ediyor. Fotoğrafların altına büyük puntolarla yazılan cümlelerde sanatçının ruh iklimine dair belirgin izlenimler edinmek de mümkün. Fotoğrafları seyrederken zihnim Sanders’in gözleriyle bakmaya çalışırken bir yandan da Bernard Shaw’ın ‘ruhunu görmek için sanat eserlerini kullanabilirsin’ sözünü tekrar ediyordu. İnsan ruhunun sanata ihtiyacı, sanatla kendi bulması arasında sadece ruhun anladığı –sanatçının ruhundan yansıyan izleri unutmadan söylüyorum bunu- örtülü bir bağ var, sanırım.

Dünyanın çok farklı coğrafyalarından fotoğraflar var. Notthing Hill Gate (Londra) sokaklarında yazan ‘We teach all hearts to break’ (Bütün kalplere kırılmayı öğretiriz.) yazısı da dahil, İkinci Hasan Camiinde (Fas)  ihtişamlı sütun yanında boyun büken adamın mütevazi duruşu da dahil. Sergiyi gezerken sonradan Müslümanlığı seçmiş birinin dünyanın bugünkü haline dair düşüncelerini merak ediyordum, fakat İngilizcemi yeterli bulmayışımın yanına çekingen yapımın da eklenmesi sebebiyle sanatçıya bu soruyu soramadım. Lakin cevap bana gösterildi, serginin son bölümü  ‘Hayatı Kutlamak ve Geri Vermek’ adını almıştı.  Hayat, acısıyla da kutlanması gereken, bulduğun/gördüğün ışığı başkasına da vermen gereken bir yerdi. “Hindistan’da aşırı yoksullukla yüzleşmiştim ancak insanların içinde dokunaklı bir inanç ve derin bir maneviyat bulmuştum.” Diyen Sanders’in ruhunun ışıltısı şavkıyordu.

Kutsal Kitaptan, hadislerden ve ermişlerin sözlerinden alıntılar yapılmış zaman zaman. Dua eden genç resmine düşülen Mevlana’nın sözü de dokundu kalbime. ‘Yalnız kaldığında kendine şunu hatırlat: Allah, kendisiyle baş başa kalabilmen için diğerlerini senden uzaklaştırmıştır. Yalnızca sen ve O.’  Yalnızlıklara dair ufuk açıcı bir cümle olarak kitapta duruyordu. Sergi için hazırlanan kitap da ayrıca başarılı. Birçok insanın bu sergiyi gezmesini isterdim ama kime kısmet olacağını bilemem.

Sanders’in sergi boyunca gösterdiği mütevazi tavrını hatırlayarak  bir daha tekrar ediyorum. Eserde sanatçının ruhu ışıldıyor.

.

3 thoughts on “Fotoğrafın Ruhu

  • Mayıs 3, 2019 tarihinde, saat 14:14
    Permalink

    “İnsan ruhunun sanata ihtiyacı, sanatla kendini bulması arasında sadece ruhun anladığı –sanatçının ruhundan yansıyan izleri unutmadan söylüyorum bunu- örtülü bir bağ var.” ben de öyle düşünüyorum. Okumaya bile fırsat bulamadığım, işçi ellerimin küçük kesiklerle dolu olduğu şu günlerde yine de anasını-ı erba gibi sanat

    Yanıtla
    • Mayıs 3, 2019 tarihinde, saat 17:48
      Permalink

      İnsan ömrünün farklı dönemlerinde, değişik cenderelerden geçerken küçük kesiklerin bize anlattığı şeyler muhakkak var. Çizikler; elimizde, kalbimizde. Nihayetinde baki olan sadece O. Amenna.

      Yanıtla
  • Mayıs 3, 2019 tarihinde, saat 14:15
    Permalink

    Anasır-ı erba olacaktı 🙂

    Yanıtla

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir