Beyoğlu’nda Vals Havası
Susmayı anlatıyor kitabın sonu; hayat ile hayal arasında, hayat ile gerçek arasında, hayat ile ölüm arasında açılan boşluğu; o hep büyüyen boşluğu, insanın bir ömür nasıl da çaresizce doldurmaya çalıştığını anlatıyor.
İşsiz güçsüz bir aylağım. Daha kötüsü de değersizim. Bir bilene sorsam, beklentilerime bağlayacak, kaygılarımı soracak, depresifliğime dem vuracak ve hepsinin kökenindeki travmaya bir yol bulacak. “Neden bu kadar değersiziz,” demişti Doktor, öğrenciydi o zamanlar. Yerine göre değersizlik bile bir değer ama anlam değil. Yitirdiğimiz şey anlamın ta kendisi. Onu anlıyorum kitabın sonundan.
Beyoğlu’nda İstiklal’e bakan bir kafede kitabın son cümlelerinde kendi hiçliğimi ve değersizliğimi seyrederken içli bir vals havası çalıyordu. “Ne kadar ilginç!” dedim o an. “Şarkıyı değil de bir yüzü anımsıyorum.” Şennur Hocan mı idi? O her daim zarif, kibar, görgülü müzik hocam. İzmirli köklü bir ailedenmiş. Bağcıklı zarif kunduraları vardı. Bir ki üç, bir ki yan. Kızım dans ederken topuğuna basma öyle. Eski Tokatlıyanların, Pera Palasların bir kadını idi Şennur Hanım. “Hocam ben dans etmeyi sevmiyorum.” “Bilmiyorsun da ondan.” Baba filminde bile koskoca Corleone dans bilmediğini söylüyor Sicilya’nın o bitimsiz zeytin gölgeliklerine bakarken.
“Tam da valsleri düşünecek zaman,” diyor içimde aykırı bir ses. Ama şarkı öyle. Sorsam görevli kıza, “bu şarkının adı ne” diye? “Öğrenince ne olacak,” diyor yine o ses. “Dans mı edeceksin?” Sormadım ama hırsız bakışlarla sesin geldiği cihazı arandım. Daha iş görüşmesine gideceğim. Randevu saat dörtte. Gömlek giydim, sırf görüşme usulleri için. Bu göbeği de eritmem lazım, slimfit gömlekler zamanındayız. Kitap uyarıyor: Nasıl bir zamanda yaşıyoruz? Yaşamıyoruz ki. Yiyip içiyoruz. Bak, göbek…
O kitap bitti. Sessizin Payı’nı çıkardım küçük çantadan. Kafede boş durmamış olurum. Boş durunca ne olacak? Boş durmadın da ne oldu? Olsun, okunur. Daha çok saat var dörde. “Auschwitz’den sonra şiir yazılmaz,” diyor Adorno. İyi de susulmalı mı, tam da onu soruyor. Susulmamalı ama bu dille konuşamazsın. Hadi buyur, yine o müzik, vals… Kitabı kalemi bırakıp alt kata iniyorum. “Bu şarkılar kimin, bu vals şarkısı?” “Şu albümden,” diyor kız. “Cihat Aşkın, Türk Valsleri. Çalan da Kelebek şarkısı.” “Bak, onu… onu Şennur Hoca’dan biliyorum.” Bana bakıyor kız, satın alıp almayacağımı sorar gibi. Galiba dans edip etmeyeceğimi hesap ediyor. Şennur Hanım görseydi. Hem bu kız nerden bilir Şennur Hanım’ı. Filinta gibi liselilerdik o zaman. İzmir’deydik ve galiba yine değersizdik. Değersizlik böyle dokunmuyordu o zamanlar. Değersizliğin zamanla bir ilişkisi olmalı.
Şarkıyı içime sindiriyorum. İstiklal’de yol boyu o şarkı. Yağmur yağsa ne iyiymiş. Şimdi bir yerlerden Şennur Hanım çıkıverse? Ne olur? Hiç! Şennur Hanım çıkıvermeyecek ama bütün bir on yedi yaşım, belki o eski yüzler… Şarkı bir hikâye oluveriyor. “Bir ki üç… parmak uçlarına… hayır, erkekler değil. Onlar daha dik yürümeli, eğilerek olmaz canım, sağa sola bükülerek olmaz.” Önce bir keman sonra bütün bir İzmir. “Hocam ben İzmir değil, Anadolu’dan geldiğimden belki. Sanki birini beni bu halde görecekmiş gibi.” “E görsün, dans görülmek için zaten…” “Yok hocam o size iyi.” Diyemiyorum öyle tabii de konuşuyorum aradan kaç sene geçince içimden. “Bu sizin doğalınız hocam. Hani bir tarla kuşu bir pınar kıyısında nasıl doğalsa inanın valsler size öylesine doğal. Ama sadece sizin yürüyüşünüzde.”
Saat dört! “Daha önce hangi görevlerde çalıştınız?” “Ben mi… Eskiden… Dans ederdim. Aslında bilmezdim de öyle işte. Bir kenarda seyrederdim. Yadırgamış gibisiniz. Dert etmeyin o kadar yadırgayan oldu hayatımı sizin gibi bir dekan pek ala yadırgayabilir!” Bu cevapları vermiyorum elbet. Versem bile ağzımdan bu şekilde çıkmıyor. Ağzımdan çıkan, “CV’me kaydetmiştim.” Adorno geliyor aklıma yine. “Anladım senin ne dediğini,” diyorum. Muhatabıma bir şey söylemeden sadece bakıyorum. Auschwitz’te susulur. Çay çok kötü.
Pek de keyifli olmadı iş görüşmesi. Şu an ne ile meşgul olduğumu anlatmak biraz zaman aldı. Kafelerde filan.. felsefe filan.. aklıma ne gelirse filan.. konuşuyorum filan.. da.. yaşamıyor gibiyim filan..
Yadırgamadı. “Aaa, ilginç!” yanıtı aldım. Niye orada o vals müziği çalmıyordu. Aslında içimde bir yerde usuldan devam ediyordu ritm. Şennur Hanım pek kibar biri. En hakikisinden İzmirli. “Haftaya bir daha görüşsek, bir çay daha içeriz?.. Çarşamba olsa?.. Bir işiniz yok değil mi?” “İşim olmadığı için zaten…” “Anlıyorum, elbette!..”
Görüşme bitti, kaldırım kenarı yürüyorum. Nerdeyim? Bilsem. Bir ara baktım, tabelada Sıraselviler, yazıyor. Eski, kocaman, karanlık binaların önündeyim. Şarkı hiç susmadan devam ediyor. Şennur Hanım’ın komutlarında taşları adımlıyordum. “Bir ki üç… Yan yarım dönüş… Şarkı yavaş, hareketleriniz hızlı olmaz!” Yağmur yağıyor, hayır yağmıyor da ben başımı önüme iyice eğmiş yağıyor gibi yürüyorum. O şarkı hep yavaştan başlıyor sonra İzmir oluyor. Bir ara başımı kaldırdım. İnsanlar geçiyordu önümden. Aralarında biri öylesine Elif’e benziyordu ki… Dalgındı, sanki aynı şarkı içinde aynı yağmurdaydık. Üstünde ince hâkî yazlık bir palto vardı. Sesleneyim, dedim. Hayır, seslenmeyeyim, ne işi var burada. Ama Elif orada yürüyormuş gibi yürüyeyim. Bir zaman sonra yollarımız ayrıldı.
Adorno, “bir kötülüğe uğradıysan,” diyor kısacası, “kendini o kötülüğün diliyle savunamazsın. Çünkü o kötülüğü de ve o kötülüğü savuşturmak için kullanacağın dili de aynı kültür doğurdu.”
Bunun için mi kaçıyorum? Bunun için mi ne kadar savunsam da kendimi boş? Üniversite kapılarında kıymetli isimler, kıymetli yüzler, kıymetli insanlar şimdi. Hepsi de kendini ispatlamışlar belli ki. Savunma gereksinimleri hiç olmamış. Peki biz neden bu kadar değersiziz? Bir mesaj yazsam belki Doktor, Loksandra’ya gelir. Yine gözleri dolar, iri yaşlar dökerek değersizliğimizi sorgular. Ama belki orada da o şarkı çalar. Kaldırımda Elif’e raslayışımı anlatırım. “Yaaa,” der gene derinden. “Biliyor musun Doktor, benim bir Şennur Hocam vardı.” “Hmm nasıl biriydi?” “Kibar biriydi. Çok kibar. Kelebek şarkısını sever miydi bilmem, ihtimal severdi.” “Nerden aklınıza geldi?” “Değer verirdi.”
İstiklal ile Dostoyevski’nin romanları arasında bir yakınlık var. Dosto en söylenmeyecek zamanda her şeylerini dökmek için kahramanlarını biriktirirken cadde de insanlarını öyle toplar. Burada yürürken her an bir şeylerin şirazesinden kopuvereceğini düşünür insan. Sesler, yüzler bir imgedir çok zaman. Aniden yükselen bir şarkı eski roman sayfalarındaki dehlizleri, merdivenleri, vitrinleri önünüze seriverir. En çok da bu imgeye tutulur insan. Ne Fatih olur ne de Harbiye… Yalnızca ve yalnızca kendi yaşanmışlığının güneşiyle aydınlanan bir yüzdür bu imge. Doğacağı yeri ve konuşacağı saati kendinin tayin ettiği bir yüz.
Ben İstiklal’in en çok da bu yüzüne tutkunum. Bu yüz tutar çeker beni kendine, onun sesini arar dururum o sokaklarda, o evlerde. Hiç değilse bile Symbol terasına çıkarken “bu ahşap dikiş odasını hissediyor musun, buradaki zamanı duyuyor musun, buradaki yüz canlandı mı içinde?” diye soruşum ondan. Beyoğlu’na bütün değersiz sorular gibi dalışım ondan. Şennur Hanım’ın şarkılarında yok olup gidişim gibi.

