Boşluk
Ölüm, kimi zaman kan uykuların tam orta yerinde, kimi zaman bir köşeyi döner dönmez, yahut tam da tatlı kahkahalarla esrimişken çıkıveriyor karşımıza. Hayatın tam ortasına birden gelip saplanıyor ve saplandığı yerde büyük bir boşluk bırakıyor. Böyle bir ölümün ardından söylenecek doğru sözcükleri bulmak için yasın ağırlığından kurtulmak, ölümün doğurduğu boşluğa alışmak, açılan yaranın sağalmasını beklemek gerekebiliyor. Cumhuriyet sonrası Türkçe edebiyatın en önemli isimlerinden Ahmet Turan Alkan’ın vefat haberi de böyle ansızın önümüze düşen ve düştüğü yerde büyük ve garip bir boşluk bırakan bir haber oldu. Alkan, arkasında yitik cümleler, bu büyük boşlukta ne yapacağını bilemeden öylece bekleşen sözcükler bırakarak bu fani ve gerçekten de elemlerle dolu dünyadan göçüp gitti.
Ahmet Turan Alkan’ın vefatının hemen arkasından konuşulanların çoğu -ne yazık ki yazılanların sayısı insanı kahırlandıracak kadar az- Türkiye’nin üzerine bir yılan gibi çöreklenmiş ufûnetli havanın tesiriyle söylenen sözlerdi. O, hep tercihleriyle, bîtaraf olmayışıyla yahut seçtiği safın doğruluğu ya da yanlışlığıyla anıldı. Bu durum gerçek bir yazı işçisi için yürek burkucu olmalı. Arkasından konuşulanların çok az bir kısmı onun yazdıklarına, üslûbuna, sözcük evrenine dair. Onu hayırla ananların dahi -bir internet gazete yazısında müstear isminin tekrarla Recai Güllap yazılmış olması bu kadirbilmezliğin bir acı örneği- onun bu yönüne kâfi derecede temas etmedikleri söylenebilir.
Yanlış hatırlamıyorsam, edebiyat bölümünün ilk sınıfındayken “Recai Güllapdan” müstearıyla yazdığı yazılarda çehresini neden sakladığını elektronik posta yoluyla sormuş ve “Çehrem esasında pek müthiştir lakin nazar değmesinden endişe ediyorum.” mealinde bir cevap almıştım. Ahmet Turan Alkan’la bundan öte bir temasım, tanışıklığım olmadı. Ne var ki Alkan’ın yazılarına ve üslûbuna dikkat çekmenin vadesi dolmadan ödenmesi gereken bir borç olduğuna inanıyorum.
Ahmet Turan Alkan, külliyatına dikkatle bakıldığında zengin ve çok çeşitli kaynaklardan beslendiği açıkça görülebilen bir yazardı. Şehir planlamasından hat sanatına, Türkiye’de sağ ve sol ilişkilerinden marangoz tezgâhlarına kadar birçok konuda kolaylıkla imâl-i fikr edebiliyor oluşu, onun zengin müktesebâtı sayesindedir. Bu zenginlik yazılarındaki sözcük çeşitliliğine de yansımıştır. Henüz yakası açılmamış yahut mazînin sabun kokulu sandıklarına kaldırılmış türlü sözcüklere Ahmet Turan Alkan’ın yazılarında rastlamak oldukça kolaydır. Türkçenin derin kuyularından billûr sözcükler çekmesini bilen Alkan, bu niteliğiyle yazarlık yoluna adım atanlar için okuma ile yazma arasındaki derin ilişkiyi kavramada önemli bir rehber olabilir.
Belki bir gün bir ehl-i vicdan çıkıp yapay zekâ marifetiyle Ahmet Turan Alkan’ın yazılarındaki kelime çeşitliliğini rakamlara döker, biz de onu başka yazarlarla kıyaslama fırsatı bulabiliriz. Esasında böyle bir çalışmayı Ötüken Neşriyat kolaylıkla yapabilir ancak ne yazık ki onlar yıllarca eserlerini yayımlayarak itibar ve para kazandıkları Ahmet Turan Alkan’ın ismini yazar listelerinden dahi çıkararak ne derece ehl-i vefa olduklarını gelecek nesillere göstermeyi tercih etmiş durumdalar.
Ahmet Turan Alkan’ın yazılarında görebildiğim bir başka yön ise itidal ve teennî. Yazdıklarının içeriği bir yana, Ahmet Turan Alkan yazabiliyor olmanın, köşe tutabiliyor olmanın şehvetine kapılmamıştı. Okuruna sesini yükseltmeyen, parmak sallamayan bir yazardı. Yıllık izinden döndükten sonra kaleme aldığı bir yazıdaki şu satırların onun okurla kurduğu ilişkinin niteliğini gösteren güzel bir örnek olduğunu düşünüyorum. “Yıllık izne ayrılırken okuyucuları haberdar etmeyişim merakı mûcip olmuş. Kusur bana aittir; bu esnada yokluğumu fark eden okuyucularıma selam ve şükranlarımı gönderiyorum.” Buna mukabil, Alkan’ın anlaşılma ya da beğenilme kaygısıyla yazdığını düşünmüyorum. Popüler olanın cazibesine kapılmadan, “cümle”sini ayağa düşürmeden yazmayı sürdürdü. Onun, okuruna saygılı ama kaleminden taviz vermediği bu tutumu bir yazarın “okura yazmak” ya da “okur için yazmak” ikilemini nasıl aştığını göstermesi açısından oldukça kayda değer.
Ahmet Turan Alkan yerli bir yazardı. Bu nitelemeyi yaparken “yerli” kavramını son yıllarda uğradığı erozyondan, laçkalaşmadan, koflaştırılmaktan âri olarak ele almak doğru olacaktır. Alkan’ın hem içinde doğduğu coğrafyaya hem de kültüre derinden bağlı olduğu birçok yazısında görülebilir. Söz gelimi otomobil tekeri kuturundaki Trabzon ekmeklerini, yüksek minarelerdeki kandillerin şavkına konan bülbülleri, baygın kokularıyla baş döndüren iğde dallarını yahut kamyonların ense kökünde oturan uykusuz ve asabî adamları, dahası sivri biber kızartması ve patlıcan foslatmasını onun yazılarında geçit töreni yaparken izleyebiliriz. O, bu yönüyle yazar olmak için kurslarda dirsek çürütenlere yahut Kafka’yı, Virginia Woolf’u ya da, nasıl diyelim, Raymond Carver’ı dönüp dönüp hatmedenlere anahtarın aslında uzaklarda değil hemen yanı başımızdaki çekmecede durduğunu ihtar ediyor.
Ahmet Turan Alkan’ın bir başka özelliği -birçok mahfilde dile getirildiği gibi- ince bir zekânın ürünü olan, aynı zamanda okurunun zekâsına da saygı duyan ironik yanıdır. Alkan ironiyi sözünü hedefine ulaştırmanın bir aracı olarak başarıyla kullandı. Öyle ki kimi yazılarındaki ince nüktelerin kapısını araladığımızda karşımıza çıkan manzara, çoğu zaman yürek burkan bir hakikattir. Tam dudaklarımız geriye gidecekken, nüktenin derûnundaki meselenin ciddiyetini, ancak can yakan bir ironiyle anlatıldığı için kavrayabildiğimizi fark edip kendimizi “Bunda gülecek ne var yahu, kâfir ağlar bizim ahvâl-i perişanımıza!” derken bulmamız işten değildir.
Biz sıradan insanlar dili çocukluğumuzdan itibaren belleyegeldiğimiz dar sınırlar içerisinde kullanıp dururken bir şair ya da bir yazar gelir ve kelimelerin alışılmış anlamlarından dışarı taşabileceğini, onlarla bambaşka anlam evrenleri kurulabileceğini bize gösterir, böylelikle kullanageldiğimiz dile irtifa kazandırır. Türkçe, Yunus Emre’den yahut Âşık Paşa’dan sonra eski Türkçe olmamıştır. Aynı şekilde, Sinan Paşa’dan ya da Bâkî’den önceki ve sonraki Türkçe arasında belirgin farklar olduğu muhakkaktır. Benzer durum Shakespeare’den sonraki İngilizce yahut Neruda’dan sonraki İspanyolca için de geçerli olsa gerek. Ahmet Turan Alkan’ın da son yüzyılın Türkçesine ve Türkçe cümlesine irtifa kazandıran böyle bir yazar olduğunu düşünüyorum. Alkan, her yazarın gönlünde yatan “adıyla özdeşleşen bir üslûbu miras bırakabilmek” emeline nail olan ender yazarlardan. Zaman er ya da geç hükmünü verecektir. Ahmet Turan Alkan, cümleye nüfuzuyla, Türkçe sentaksa yeni bir kişilik kazandırmasıyla son yüzyılın önemli kalemleri arasında anılacak. Onun cümlesi üzerine söylenecekler kısa bir anma yazısının sınırlarını çok aşıyor, ancak yazarlık yoluna adım atmak isteyenlerin onun sözcük seçimine, onları bir araya getirmesine, cümle teşkil edişine ayrı ayrı dikkat kesilmeleri gerektiği kanaatindeyim.
Yakınlarının cenaze törenlerinden sonra evlerine dönenler, göçüp gidenin geride bıraktığı boşluğu görünce kayıplarının büyüklüğünü daha iyi anlayabilirler. Boş bir yatak, yarım bırakılmış bardak, bir daha giyilmeyecek elbiseler, hepsi kötürüm bir hüzünle gidenin geri gelmeyeceğini ihtar eder. Ahmet Turan Alkan’ın gidişinin de böyle olduğunu düşünüyorum. Artık onu bir daha okuyamayacağız. Yazdıklarıyla kaderi çok örtüştü. Evet, Ahmet Turan Alkan, arkasından sıkça söylendiği gibi yatağına kırgın bir ırmak olarak aktı, gitti. Ömrünün en velut dönemindeydi belki ama bir “üç nokta” olarak kaldı.Kim bilir söyleyecek daha ne çok şeyi vardı…
Allah taksiratını affeylesin ve rahmetiyle muamele eylesin.

