İrfan Arslan

Gün Evini – 22 / Tasavvufun Çağrısı

Okuma süresi: 5 dakika

Kibrit-i Ahmer’in Peşinde

7 Şubat 2026, Cumartesi

Nermi Uygur’un bir kitabı vardı, “”Felsefenin Çağrısı”. Güzel bir kitaptı, severek okuduğumu hatırlıyorum. Bugün günlüğümü yazmak için defteri açınca, benzer yapıda bir tamlama yazacaktım cümlenin başına. Nedense önce kaynağımı belirtmek istedim.

“Tasavvufun Çağrısı.” Evet, tamlamanın kalıbı Uygur’un kitabından, içeriği ise çok daha eski zamanlarda okuduğum “Tasavvuf 101” tarzı bir kitaptan.

Yaklaşık kırk yaşlarında (artı eksi birkaç yıl), tasavvuf insanı bir yoklar, diyordu yazar, bir tıklatır kapısını. Kimi insanlar bu çağrıya cevap verir, kimi aldırmaz. Sonra o aldırmayanlara bir çağrı da elli yaşlarında gelir.

O kitabı okurken kırk yaşlarındaydım. Hatta kırk yaşa çok (belki de gereğinden fazla) anlam yüklemiştim, hatırladığım kadarıyla. Kameri takvimle kırka ne zaman gireceğimi hesaplamıştım. O kırk yaş geldi, geçti. Pek görünür bir değişiklik olmadı hayatımda. Sonra güneş hesabıyla kırka girdim. Birkaç yıl sürdü yani kırk yaşım.

Sonra elli de geçti derken, bir yerden İbn Arabî’nin bir eserinin Osmanlıca çevirisiyle ilgili bir çalışmaya katılma teklifi geldi. Heyecanlandım tabii. Bu da bir fa’l-i hayr olsa gerek diye düşündüm. Tasavvuf acaba bu sefer de bir Ekberî çağrı mı göndermişti bana. Biraz o metne göz attım. Eğer o metin üzerine çalışacaksam önce çağdaş Türkçe çevirisine bakmam lazım, dedim. Eskiden beri Ekberî hikmet sofrasından hissemend olduğunu bildiğim arkadaşımı aradım. “Abi, İbn Arabi okumalarına başlayacağım, nereden başlanır?” Birkaç kitap saydı giriş için.

İlk başa bir biyografi koyduk. Onu okudum. “Kibrit-i Ahmer’in Peşinde.” Çok iyi. Tam giriş kitabı. Elimden bırakamadım. Devamında ne okurum bilmiyorum. O projeden de şimdilik ses gelmedi ama olsun. Bir çağrı olarak görevini yaptı ya. Ellerin dert görmesin Claude Hanım.

image

23 Şubat, Pazartesi

Masaüstümü biraz ayıklamak istedim bugün. Bazı kitapları kaldırdım. Ramazan geldi. Akraba davetleri, birkaç dost ziyareti. Bakalım.

İşler güçler…

Ne de olsa oruçluyken performans düşüyor. Sanırım takvimimi geceye kaydıracağım ama gecenin de kendi gündemi olmalı. Neyse… Bakalım…

Çiçekler gördüm bugün, yağmur yağdı.

Ömür Ağacının Kökünü Kemiren Fareler

14 Mart, Cumartesi

Balkonda birkaç saksım var. Sümbül, nergis dikmiştim, açtılar. Sümbülü üç dört yıl önce baldız getirmişti. O zaman bir markette çalışıyordu. Kocaman bir salkım, tek sap, tek soğan… Karton gibi bir şey içindeydi, saksısını değiştirdim. Uzun süre neşe verdi odaya, sonra balkona. Kuruyunca kaldırdım, mevsimi geldi, soğanını tekrar diktim. Çiçek açmadı ama soğanı çoğalmış, birçok soğan olmuş. Bu yıl beş altı kök sümbül olarak açtı. Ama o heybetli hali yok. Küçük, zayıf beş altı sümbül. Nergisler Avrupa’dan, Erasmus’a giden biri getirmişti.

Balkonda açan, açmaya yüz tutan çiçekleri görünce kaç gündür evden çıkmadığımı fark ettim. Yakındaki koruya kadar yürüdüm. Kuş sesleri dinledim. Hava çiselemeye başladı, tescilli bir akmak olarak aldırmadım. Yavaş yavaş, çiseleyen yağmurun tadını çıkararak eve döndüm.

*

Kader önüme bu sefer Eski Anadolu Türkçesiyle yazılmış bir metin çıkardı. Evet, kader. Kuşların kaderle uçtuğu bu gökyüzünün altında, okuduğumuz metinler de bir şekilde bizim ihtiyarımıza çok bağlı olmadan geliyor sanki önümüze.

Metni bir genç arkadaş göndermişti. Önce hiç alışık olmadığım imlası ilgimi çekti. Sonra etkileyici bir parçayla karşılaştım. Bir yırtıcıdan kaçarken kuyuya düşen adam meseli. Çok eski bir doğu öyküsü diyordu Tolstoy anlatırken. “İçimizdeki Şeytan” adlı öykü kitabında okumuştum. O zaman da şaşırmıştım “Küçük Sözler”den aşina olduğum anlatı Tolstoy’da karşıma çıktı diye. Bir de geçenlerde bir sosyal medya gönderisinde farklı coğrafyalardan bu öykünün anlatıldığı kitapların görselleri paylaşılmıştı. Özellikle siyah beyaz fareler dikkat çekiciydi ve her resimde özenle vurgulanmıştı. Oysa mesela önünden kaçılan vahşi hayvan değişebiliyordu. Arslan, fil, deve…

Siyah beyaz fareler… Ömür ağacının kökünü kemiren gece ve gündüzler.

image 2

O eski metinde okuduğum satırlar bu durur:

“Çün benüm fikrüm bu resme dünyānuñ işlerine ḳapıldı bildüm kim ādemī dükeli halāyıḳuñ şerīfidir, daḫı düḳeli mevcūdatuñ ʿazīzidir. Ammā ʿömrünüñ ḳadrini bilmez ve kendü nefsini ḳurtarmaġa dürişmez. Bu hāli taʿaccüb eyledüm ʿaẓīm. Zīrā kim bu saʿādetüñ māniʿi iken azacuḳ rāḥatlıkdur, kim ādemīler aña mübtelā olmışlardur. Ol daḫı emma kekezlikle ele girmez.

Ele girecek himmet aña bağlar ise āḫiret işi harab ḳılusa. Şuña beñzeye kim bir esrük kişi deveden kaçarıdı, hiç sıġınacak yer bulumadı, kendözüni bir kuyıya bıraktı. Bu ḳuyunuñ ḳırañnıda iki budaḳ bitmişidi. İki elile anı dutdı kökünden, yaña igildin naẓar eyledi kim ayaġın berkide. Gördi kim ayaġı altında dört yılan var. Dört delükden başın çıkarmış durur. Kuyı içine bakdı, gördi kim kuyunuñ içinde bir büyük ejdehā aġızını açıp kuyu dibinde durur, muntaẓırdur kim ne vakit düşe. Girü yukarı bakdı, gördü kim iki sıçan, biri ak biri kara, gelmişler, yapışduğu köki kesedururlar.

Bu mihnetüñ içinde kurtılmak endişe kılar iken öñünde gördi kim bir aru evi var, bir kesük ak bal kömeci var, bir eliyile sundı, andan aġzına ḳoydı, biraz anuñ ṭatlulığına meşġūl oldu. Ol ʿazāblardan fāriġ oldu ve ol endişeyi kodı kim ayaġı dört yılan üstündedür bilmege yaramaz. Kim ne vakit harekete geliser, sıçanlar kesmeklige meşġūl olmuşdur; kim kesilicek, elbette ejderhā aġzına düşer.

Bu azacuk leẕẕet, bu ġaflet, hicābın anuñ aḳlı nūruna perde eyledi. Şol vakte degin kim sıçanlar ol köki kesdiler. Ol ġāfil ejdehā ağzına düşüp mihnet-i ebediye giriftār oldu.

Bes ben bu dünyāyı ol pür-āfet ve korkulu kuyuya beñzetdüm. Ol iki ak kara sıçan giciyile gündüze beñzetdüm, kim ʿömr kesilmegi sebebi anlardur ve ol dört yılan dört ʿunṣura beñzetdüm, kim ādemīnün yara almaklığının diregidür.

Leẕẕet azacuḳ ve renç zahmet çoḳdur. Kim ādemī yoḳ yire āḫiret endı̇̄şesinden yıġar. Ejdehāyı ölüm beñzetdüm, kim hiç dürlü çare kılup andan kurtulmak mümkün degül. Kim tamamet mahlûkāt anuñ şerbetin dadısardur ve meleku’l-mevt ʿaleyhi’s-selam ḍarbın yiyiserdür.

Andan soñra kim aña ulaşa, bu ḳorḳuları müşāhide ḳıla, peşīmānlık aṣṣı etmeyiserdür. Girü dönicek yol baġlu ve ʿözürler maḳbūl olısar degüldür.”

Ağlayış ve Çok Figan

2 Nisan, Perşembe

Hüsrev Hatemi ölmüş. Allah rahmet eylesin. Severdim şiirlerini. Özellikle lisede, üniversitede takip ederdim.

“Fakat bir müsavi işaretidir ki ölüm,

Seni de taşımağa hazır

Denklemin öte yanına” dizelerini yıllar yılı tekrarladım durdum. Zihnimde çoğalttım hatta. Denklemin bir yanından öte yanına taşınan sayı değerlerinin işaretinin değiştiğini, eksinin artı, artının eksi geçtiğini söyledim. Şimdi onu da taşıdı ölüm. Denklemin öte yanı nasıldır? Allah taksiratını affetsin.

Bir çeşit “kırk ambar”dı onun yazıları, şiirleri, hatta şiir kitaplarının son sayfalarındaki notlar. Türlü türlü konularla ilgili, tozlu sayfalardan, eski insanlardan aktarılan küçük bilgi kırıntıları.

image 1

Yukarıdaki dizeleri aldığım “Yaykur Cebir Dersi”nin tamamını kaydedeyim buraya:

“Büyüyle büyümüş gibisin;

Sesinde suların serinliği,

Tenin gül üzerine çeşitlemeler.

Migroslar-dolmuşlar arasında,

Hayâl varlıklardan birisin.

Buğulu sıcak ormanlarında gözlerinin,

Çocukluğunun tarzanları

Öfkenin arslanları,

Ve ürkekliğinin ceylanları gizlenir.

Büyüyle büyümüş gibisin,

Ümitle emeklemiş yürümüş…

Fakat bir müsavi işaretidir ki ölüm,

Seni de taşımağa hazır

Denklemin öte yanına.

Bunu başarınca müsavi işareti;

O zaman…

Ağlayış ve çok figan!

İz kalmayacak ceylanlardan,

Arslanlardan da.”

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Captcha *