Nar, Elma ve “Kalanlar”
Nar Ağacı
Çukurova’nın topraklarında gönlümce gezmedim. Uzaktan seyrettim. Onun bereketli toprakları üzerinde pamuk toplamadım. Başka bir işim vardı. Irgatlar gibi belim iki büklüm olmadı. Sıcağın göbeğinde kavrulmadım. Çukurova sade bir coğrafyadır benim için. Ama orada yetişmiş bir ağaç tanıdım.
Nar ağacını nar ağacı olarak bilirdim. Şenlikli bir fotoğraf kafamda. Alevli ağaç. Sonra meyveleri olgunlaştığında kan kırmızı derya. Onun hakkında efsaneler olduğunu bilmezdim. Öğrendim.
Rivayete göre kutlu ağaç Mekkei Mükerreme’den getirilmiş. Sonra Hazreti Ali Adana’ya gelince Anavarza kayalığını Zülfikârı’yla ortadan ikiye bölünce sağ yanına bakınca nar ağacını görmüş. Hazreti Ali ilerlemiş, nar da arkasından. Hazreti Ali dönüp bakmış. Çiçekler alev alevmiş, yapraklarından bal damlıyormuş. Hazreti Ali her bir yaprağını okşamış, hatta bazı yapraklarına dudağını dokundurmuş. Sonra da ona ‘Ey kutlu ağaç, sen git şu höyükte mesken tut. Allah sana orayı mekân kılsın. Hastalara derman ol.’ demiş. Böyleymiş höyükteki narın ve dahi bütün narların hikâyesi.
Narın tanelerine can yürüdü. Ben de ardından.
Kayıp Kitap
Kitabımı kaybettim. Tam bir kaybetme değil bu. Anlatayım. Usta yazar için program düzenlenmişti. Orada yaratıcı okuma çalışması yapılacaktı. Öncesinde kitabı alayım dedim. Aldım. Üstünde “Hüyükteki Nar Ağacı” yazıyordu. Kapağını açtım. Birkaç satır okuyayım bari, program başlayana kadar, dedim. O da ne! Kapağın ardındaki sayfada “Tezer Özlü, Kalanlar” yazıyordu. Bir sayfalık bir yanlışlık mıydı acaba? Herhangi bir sayfayı açtım. Ağaçla ilgili şeyler yoktu. Belki kalpte kalan acı izler… Sayfaları karıştırırken eski bir ağrı yokladı beni.
Arkadaşım Çiğdem dedi ki, neden bu kitap seni buldu? Cevabı elim mi kıpırdadı, omuzlarım mı, dudaklarım mı verdi, hatırlamıyorum. Gözlerimin içine bakarak, ‘Bu bir işaret.’ dedi.
Ne işareti canım. Bu düpedüz hata. Dikkatsizlik.
Yok canım. Bu bir oyun.
Oyun mu? Niye oyun olsun ki.
Bilmem. Belki de insanoğlu anlamayınca Tanrı da böyle bir yola başvuruyordur.
Tanrı’nın ya da Allah’ın oyuna ihtiyacı yok.
Bence senin oyun üzerine düşünmeye ihtiyacın olabilir.
Bilmem.
Yine mi dudak büktüm. Ah, zalimlik bu yaptığım. Belki de şaşkınlıktır.
Ara bitmişti. Son bölüm başladı. Film gösterimi. Kurgu, belgesel ve arşiv görüntülerini harmanlayan bir film. İsrailli yerleşimciler Filistinlilerin zahter ve kenger toplanmasını yasaklıyor. Sonrası mahkemeler! Dağların, taşların insana, kurda kuşa hediyesi olan zahter, kenger. Başıma bir ağrı saplandı. İnsanın insanla imtihanı böyle bir şeydi, sanırım.
Tam dağılırken Çiğdem koluma dokundu.
Kitabı verme, sana gelen haliyle kabul et, dedi.
Yanındaki arkadaşı, niçin böyle bir şey oldu ve sana oldu? Gizli bir sebebi var mı acaba, dedi. Hikmet mi demek istedi arkadaşı, belki. Daldım. Kitabı bana versene, dedi sonra da. Çiğdem hemen araya girdi.
Hayır, onun kısmeti o. Belki onun dersi orada saklı, dedi. Kitabı isteyen bozuldu ama bir şey de demedi.
Ben ne yaptım? İstiklal Caddesi’nde, başım yerde, aklımda kelimeler, yürüdüm. Sanki dünyada kelimelerden başka bir şey yoktu. Renk yoktu. Ritim yoktu. Sadece içimde dal budak salan kelimeler… Dünyam kelimelerle kuruluyor, tekrar kelimelerle yıkılıyordu. Kızıyordum kendime. Kelimelere duyduğum inanca toprak atmak istiyordum. Sırtımda, elimde, ayağımda onlarca belki yüzlerce kelimeyle kitapçıya girdim. Yorulmuştum. Özellikle kalbimde duran kelimeler beni ağırlaştırıyor, hatta fiziken de beni hafifçe öne doğru çekiyordu. Bazen neden bu şekilde yürüdüğümü soranlara kalbimdeki kelimelerin ağırlığından, diyemiyordum. Nasıl diyeyim! Kelimeler herkeste vardı. Bana niye ağırlık yapıyordu? İnsanlık kadar uzun bu hikâyeyi, kökü ta Habil ve Kabil’e hatta daha da öncesi Hazreti Adem’le Hazreti Havva arasındaki ‘elma’ muhabbetine kadar dayanıyordu. Yine kelimelerde kalmıştım. Kitapçıya girince önce vücudumu doğrulttum. Sonra görevliye durumu anlattım olabilecek en az kelimeyle.
Kitaplar bugün geldi. Nasıl bir hata! Kusura bakmayın, dedi.
Kalbimdeki en kullanışlı kelimelerden biri olan ‘Kısmet’i dilimden dudağımdan dişlerimin arasından geçirip kadına verdim. Başka bir kelime kullanmak istemedim. Hafifçe gülümsedi. Ben de onu taklit ettim.
Gerçek nar kitabıma kavuştum. Gerçek nar. Yukarıdaki nar.
Eve geçtim.
Tezer Özlü’nün kitaplarını çıkardım kitaplıktan. Yıl iki bin üçmüş. Tezer Özlü hayranlığım yeni mi başlamış, hayır. Eski Bahçe ve Çocukluğun Soğuk Geceleri’ni daha önce okumuşum. Ne mi vardı Özlü’de? Ne yoktu? Kalanlar. O kitaptan kalanları tekrar okudum. Altı çizilen satırlar. Derkenar gibi sayfa yan boşluklarına karalanan cümleler. En önemlisi bahçe vardı. Çocukluğumun bahçesi. Çocukluğumun bahçesinde kalanlar… Küçük kırmızı çiçekli ağaç. Yaşlı bir kadın. Serin rüzgâr.
Kelimeler çağırıyordu beni. Gittim.

Elmaların En İyisi
Elma sevdası babaannemden geçmiş bana. Kırk yaşından sonra gelip ömrünün sonuna kadar yaşadığı şehirde elmaya aşık olmuş. Dedemi her gün sıkıştırırmış. Her gün beş vakit namazını aksatmadan kılan dedem babaannemin elma aşkıyla da baş etmek zorunda kalmış. Zaten beş vakti namaz onu epeyce zorluyormuş. Bir de beş vakit babaanneme elma yetiştirmek zorunda kalmış. Alem bir kadın olan babaannem bir sabah uyandığında
Canım elma çekiyor, demiş.
Dedem,
Hanım, çocuklara söyleyim akşam olunca. Pazardan dönerken sana birkaç kilo elma alsınlar, demiş.
Akşam olmuş, dedem çocuklarıyla konuşmuş. Küçüğü,
Baba, elma mevsimi bitti, bulursak alırız yarın Bozöyük pazarından.
Günlerden salıymış. Çok geç gelmişler pazardan çocukları. Babaannem onları bahçe kapısında karşılamış. Heyecanlıymış. Hemen pazar çantalarına dikmiş gözlerini.
Elmalarım, demiş. Çocuklarına bakmış.
Büyük olanı,
Anne bulamadık, demiş.
Küçük olanı,
Sergiyi abime bırakıp bütün pazarı dolaştım. Bulamadım.
Açık mavi gözleri koyulaşmış. Omuzları düşmüş. Çantaları almış oğullarının elinden.
Yarın yine bakın, demiş.
Dört gün aynı şekilde devam etmiş.
Bu arada babaannem beş vakit namazı hatırlatır gibi dedeme elmayı hatırlatıyormuş. Dedem artık sinirlenmeye başlamış. Zaten sinirlenmek için yer arıyormuş kendine. Allah ona mı acıdı babaanneme mi, bilinmez. Beşinci akşam, beş kilo elmayla çıkagelmiş oğlanlar pazardan.
Günlerdir elma diye sayıklayan babaannem bir rüyadan uyanır gibi olmuş. Elma poşetini yatağının başından ayırmıyormuş. Kimseye bir elma vermemiş. Sadece torunlara birer dilim. Elmalar gelince babaannemin dırdırından kurtulduğunu düşünen dedem, elma dilimlerinden sonra kaygılanmaya başlamış. Önce kızacak olmuş karısına. Sonra vazgeçmiş. Bekleyeyim, demiş. Beş kilo elmayı yiyince artık istemez demiş. Ama işler düşündüğü gibi olmamış. Dedecağız ilk defa karısı karşısında kendini zayıf/kötü hissetmiş. Karısı işi daha da abartmış. Beş vakit namaz kılıyormuş, her vakitte, bir elma yemeden yerinden kalkmıyormuş. Elma yemeden tesbihini çekmiyormuş. Dedem kafayı yemek üzereymiş. İki bayram geçirmişler. Babaannemin elma aşkı doruklardaymış bu vakitlerde. Bir gün komşu kadın demiş ki,
Pazarcı bir ailesiniz. Size bu gidişle elma parası için ayrı bir kasa lazım. En iyisi siz bir iki elma ağacı dikin. En azından bir müddet rahatlarsınız.
Bütün aile seve seve kabul etmiş. Amcamın kolları rahatlamış. İki kolu da elma taşımaktan artık yorulmaya başlamış.
Babaannem, ısrarla sorulan niçin illa da elma yiyorsun, sorusuna cevap vermiyormuş.
Az, bımmırım, deyip şen bir kahkaha atıyormuş. Sonra da ağzını bıçak açmıyormuş. Bir ara halama şöyle demişmiş “Elmaların en iyisi kendi ağacının elması.”
Benim Elmam
Yaklaşık üç yıl önce diktiğim elma fidanından bu yıl on beş elma aldım. En olgununu, en güzelini babam benim için koparmış. Yemeye kıyamamış, eve gidince bana verdi. İstanbul’a getirdim. Çalışma masasına koydum. Hüyükteki Nar Ağacı’nı okurken masanın üstündeydi. Sildim iyice onu. Birkaç gün daha seyreder, sonra yerim diyordum. Olmadı. O kadar şahane görünüyordu ki cazibesine dayanamadım.
Arabayla gidip fidanı alışımızı hatırladım. Trafiğe yeni yeni çıkıyordum. Yalova’nın bir köyünde tepelerce gittik. Yerler hafif kaygan. Tedirginliğim artıyor. Bulduk sonunda. Aile işletmesi. Kadının iki çocuğu varmış. Oğlan ziraat fakültesini bitirmiş. Annesiyle bu işleri yapıyormuş.
Oğlum, okulu bitirince çok sevindim. Bu işleri artık beraber yapıyoruz. Çok şey biliyor. Okudu evladım, diyor.
Çok iyi ablacım, diyorum. Ama bak yanlışlık olmasın, arapkızı elması istiyorum. Hani hafif yassı oluyor. Rengi koyu kırmızıyla bordo arası. İnce kabuklu. İçi beyaz.
Kadın,
Biliyorum, biliyorum, diyor.
Üç tane de kiraz fidanı aldım. Onlar biraz daha küçük. Arabanın bagajına sığdı. Elmayı sığdıramadım. Fidan büyük. İki yaşındaydı sanırım. Arabanın arka koltuğuna koydum. Sığmadı yan yatırdım.
Bakımını yaptım. Bu sene dallarında çok elma vardı. Salkım salkım. Seyrelttim.
En son kalan elma bu idi. Masamdaydı. Beni ye, diyordu. Gözlerim ‘Bu güzelliği bir gün daha seyret.’ diyordu. Bir ısırık alayım, bırakırım. Belki pancarlı salata yaparken kullanırdım. Bir ısırdım. Ağzım bayram etti. Sulu. Tam kıvamında bir mayhoşluk. İncecik kabuk. Rengi koyu kırmızıyla bordo arası değil. Bildiğin yeşil elma. Olsun. Babaannem de mi yeşil elmayı çok severdi? Hatırlamaya çalıştım. Halama sordum. Yanakları al aldı ya annemin, al elma severdi dedi. Benimki ondan biraz daha koyu. Koyu kırmızı. Çürümeye başlamış kırmızı. Çürümeye başlamış kalbim gibi diyorum içimden. Ah, bu dünyanın dert küpü bütün renkleri. Koyu kırmızı. Vişne çürüğü. Kalp çürüğü. Beni affet babaanne. Keşke seninle daha çok konuşsaydım; elma üstüne, nar üstüne. Ve kalbindekiler üstüne.
Çiğdem’in Sorusuna Cevap Olabilir mi?
Büyük Usta’nın kitabını bitirdim. Bir çırpıda yukarıdaki ilk bölümü kelimelere döktüm. Dökmeye çalıştım.
Televizyon izlerken Çiğdem’in sorusunu düşündüm. Neden böyle bir kitap gelip beni bulmuştu? Kaderin basit hikâyeler yazmadığını yeni yeni seziyordum. O kadar işin arasında o programa gidebilmiş olmam için bile binlerce ihtimalin birleşmesi gerekiyordu. Bense bu binlerce iş arasında en fazla üç tanesini ayarlamak için harekete geçmiştim. Geri kalan kader yolunun döşediği taşlar mıydı? Ya da ben, bir fikrin eteğine tutunup hikâyemi yazmak için acele etsem iyi mi olacaktı? Bir fikrin değil de babaannemin mi eteğine tutunsaydım… O bereketli etek. Yaralı bacak. Becerikli el… Ev arkadaşıma baktım. Gözü televizyonda değil de telefonundaydı. Telefondaki gülüşler onun gerçeği. Susuyorduk. Kelime yoktu aramızda ya da kelimelerimiz uyumlu değildi, birkaç aydır öyle hissediyorum. Ona bugünkü olaydan bahsetmedim.
Çiğdem telefon edince çalışma odasına geçtim. Rutin konuşmalar sırasında Çiğdem’in sorusu halen kafamda dönüyor. Bazen aldığımızı sandığımız şeyle gerçek arasında derin uçurumlar… Benim o kelimeden anladığımla karşımdakinin anladığı aynı mı… İşte hakikatten ya da kelimeden anladığımız şey kağıtlara düşen şekiller içinde kıvranıp duruyor. Elimizdeki kelimeyle ne yapacağız/yapıyoruz? Ya iade, ya kabul, ya… Benim yaptıklarım ortada. Kaderime tam bir teslimiyet gösterip o kitabı vermeyecektim. Onu anlamaya çalışsaydım… Bilmiyorum, hangisi iyi, doğru veya güzel… Bu kelimeler, ne kadar ağır. Eziliyor kalbim.
Alem kız şu Çiğdem. Nar kitabının hikâyesini araştırmış. Hikâye derken, eserin iki kapak arasına girinceye kadar yaşananları kastediyormuş. Kitabın ilk yazılışı 1951. Sonra kayboluş. Eksik bir bulunuş. 66’da tamamlanma. Yayınlanma 1982.
Hııı, değişikmiş. Benim o kadar vaktim yok, dedim.
Değişik bir oyun gibi. Sağ gösterip sol vurmak gibi. Ama vakti biz bilemeyiz, değil mi, dedi.
Evet, dedim. Vakit dediğin nedir ki…
Sustum sonra. Nar hangi nardı, elma hangi elma, kalanlar hangi kalanlar, kelimeler hangi kelimeler…

