Orhan Okay’la Mülakat

Okuma süresi: 5 dakika

Türk Dili ve Edebiyatı Eğitimi alanında yüksek lisans programında öğrenciydim. Edebiyat eğitimi ile ilgili yüksek lisans programları Türkiye’de henüz açılmıştı. Edebiyat bölümünün hâl-i hazırdaki hocaları tarafından yürütüldüğü için dersler daha çok edebiyat ağırlıklı olarak sürdürülüyordu. Tez konusunu belirlemeye çalışırken tez danışmanı hocamız Orhan Okay Hoca’nın görüşlerinden istifade edebileceğimi belirtti. Orhan Okay’ın özellikle de liselerdeki edebiyat eğitimi ile ilgili görüşlerinin alana ışık tutacağını düşünmüştük.

Yanlış hatırlamıyorsam -açıkçası çok emin değilim- önce Ezel Erverdi’ye sonra da onun vasıtasıyla Orhan Okay Hoca’ya telefonla ulaştım. Sesindeki zindelik beni çok şaşırtmıştı ki hâlâ çok iyi hatırlıyorum. Sonra, çok nazikti. Yeni yetme bir öğrenci olduğumu hiç hissettirmeden konuşmuştu. Sorularımı elektronik posta ile gönderebileceğimi ve yazılı olarak cevaplayabileceğini belirtti. Soruları, yanlış hatırlamıyorsam, oğlu Cüneyt Okay Bey’e göndermiştim. Cüneyt Bey mülakatın herhangi bir yerde yayımlanması durumunda mutlaka kendisine bilgi vermemi istemişti. Şimdi, yaklaşık yirmi yıl sonra, bu mülakat ilk defa yayımlanırken Cüneyt Bey’e ulaşma imkânlarımızın ne yazık ki çok kısıtlı olduğunu belirtmekte yarar var.

Orhan Okay Hoca hakkında söylenecek çok söz var elbette. Vefatından sonra hakkında söylenenler “Hocaların Hocası” unvanına hakkıyla liyakat kesbettiğini gösteriyor. Öğretmenlik, akademisyenlik, onlarca makale, kitap, söyleşi, tez yönetimi… Mukkades bir emanet olduğunun idrakiyle yaşanmış bir ömür.

“Silik Fotoğraflar”dan çok etkilenmiştim. Sonra hayali cihan değerinde İstanbul anıları: “Balat”. Merhum Orhan Okay Hoca’yı, şimdilerde iyice kuraklaşarak çöle dönmüş akademi dünyasında bir vahaya benzetmek mümkün olabilir.

Aşağıdaki mülakat edebiyat eğtimi hakkındaki görüşlerini öğrenmek amaacıyla hazırlanmış sorulara Orhan Okay Hoca’nın yazılı olarak verdiği cevapları içeriyor. Sorular, akademik bir çerçeve belirlenmesi amacıyla hazırlanmıştı. Gerek sorular, gerekse cevaplar hiç değiştirilmedi.

  1. Sizce edebiyatın, yani söz sanatlarının bütün sanatlar içindeki yeri nedir?

Bugün güzel sanatların bir şubesi olarak benimsenen edebiyatın, geçmiş yüzyıllarda böyle bir bağıntısı düşünülmemiştir. Güzel sanatlar sadece plastik sanatlar, yani mimarî, resim, heykel ve süsleme sanatları için kullanılan bir terimdi. Batı’da zamanla güzel sanatlarla ilgili çalışmalar, özellikle teorik meseleler geliştikçe müzik gibi edebiyatın da diğer güzel sanatlarla ortak estetik prensipleri paylaştığı kabul edilmiştir. (Edebiyatın diğer güzel sanatlarla ilişkisi, benzer ve farklı tarafları, diğer sanatlar arasında neden en mücerret ve en zengin bir sanat olduğu konuları hakkındaki kanaatlerimi daha teferruatlı olarak Sanat ve Edebiyat Yazıları adlı kitabımın baş tarafında ve ayrıca DİA İslam Ansiklopedisi’nin “Edebiyat” maddesinde belirtmiştim).

2. Sizce edebiyat eğitimi bu eğitimi alanlara ruhî ve zihinsel açılardan ne gibi melekeler kazandırır?

Ben edebiyat eğitimi ile beraber diğer güzel sanatların eğitimini de beraber düşünüyorum. Bu eğitim, insanın yaradılışındaki güzel’e olan eğiliminin çok tabii bir sonucu olarak fıtratında mevcut olan veya olması gereken duygularının ortaya çıkarılması olacaktır. Burada eğitimden maksadım hem diğer güzel sanatlar hem de edebiyat için bu sanatlardan birini icra etmek, yani mesela edebiyat için şiir, roman, hikâye, tiyatro vs yazmak şeklinde bir eğitim manasında değildir. Bunlar ayrıca kabiliyet isteyen ve belki ayrıca eğitimi gereken husustur. Buradaki eğitim bu güzel sanatlardan, dolayısıyla edebi eserlerden zevk alma eğitimi olacaktır. Beşeriyetin yüzyıllar boyunca meydana getirdiği edebi eserleri tanımak, aynı zamanda çok çeşitli cepheleri olan insanı farklı yönleriyle tanımak demektir. İyi bir edebiyat eğitimi, zihnin ufkunu genişleten, duygulara incelik kazandıran en güzel ve en faydalı ruh egzersizidir. 

  • Türk Dili ve Edebiyatı eğitiminin en öncelikli amacı ne olmalıdır?

Türk dili ve edebiyatı eğitiminin ilk amacı yukarıda zikrettiğim sanat zevkini, edebi eserden hazzetme zevkini aşılamak olmalıdır. Daha da doğrusu bu eğitimi almak isteyenlerin bu zevke ulaşmış olmaları gerekir. Hiçbir meslek sevilmeden yapılmaz, ama edebiyat hiç yapılmaz. Eğer yüksek öğrenime kadar gelip de bu zevki almamış öğrenciler karşısında isek, o zaman bilgiden önce veya bilgiyle beraber bu zevkin telkini önem kazanır.

  • Edebiyat ve sinema ilişkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sinema yedinci sanattır. Yani klasik tasnifte beş temel güzel sanat kabul edilmişken, zamanla bu sanatların değişik terkipleriyle daha farklı sanatların varlığı bahis konusu olmuştur. Sinema bunlardan biridir. Tiyatro gibi o da bir senaryo metnine, yani netice itibariyle yazılı bir metne dayandığı için bir tarafıyla edebiyata bağlıdır. Bu durumda çok defa konumuzun epey dışında bağımsız bir senaristlik sanatı vardır. Bununla beraber konumuzu ilgilendiren başka bir taraf yani bir edebî eserin sinemaya aktarılışı, sorunuzdaki asıl ilişkiyi oluşturur. Bizde böyle bir uygulama maalesef yeteri kadar yaygın değildir. Sinemamız seyirciye gerçek bir sinema sanatı göstermek yerine çok defa gülme ve ağlama ihtiyacını karşılamak üzere abur-cubur denilecek senaryolarla geçiştiriliyor. Edebî eserin sinemaya aktarılışı, gerçekten sanatkâr bir senaristle bir rejisörün o eseri yeniden yorumlaması demektir. Batıda mesela Sefiller, Notre-dame de Paris, Carmen, Karamazof  Kardeşler gibi klasik eserlerin herbiri belki onar, onbeşer defa sinemaya alınmıştır. Şimdi televiyon da var. Bence Türk sineması yerli veya yabancı edebî eserleri tekrar tekrar sinemaya veya televizyon dizilerine aktarabilir. Yalnız işin şu tarafı incedir ve unutulmamalıdır: Bu sinema hem esere bir yorum getirecek, hem de asıl yazara ihanet etmemeye gayret gösterecektir.

  • Üniversitelerin edebiyat bölümlerinde (Gerek Fen edebiyat fakültelerinde gerekse eğitim fakültelerinin edebiyat bölümlerinde) okutulacak derslerin seçilmesi, tedrisat usûlleri gibi konularda takip edilen yöntemler için önerileriniz nelerdir?

Evvela klasik yapıdaki bölüm anlayışının kırılması ve öğrencinin kendi ihtiyacını ve kabiliyetini idrak ederek seçime bağlı derslerle yetişmesini esas alan bir sisteme doğru gidilmesi gerekir. Ancak bunun için Türkiye’de işsizlik meselelerinin çözüme kavuşması ve öğrencinin (tabii ailelerin de) bilinçli olarak bölümleri ve dersleri seçebilmesi lazımdır. Bu ideal yapıda, iyi danışmanların sevkiyle öğrenci edebiyat eğitimiyle beraber sanat tarihi, felsefe, sosyoloji, yabancı edebiyatlar gibi farklı görülen disiplinlerden ders alabilmelidir. Şimdiki şartlarda bu hayal gibi görünüyor. Öğretim usulleri hakkında fazla bir şey söylemek istemiyorum. Ben eğitim bilgilerinin aşırı şekilde ve kategorik olarak verilmesinden yana değilim. Bu, insanı standart olarak görmek manasına gelir. İyi bir hoca, aynı zamanda iyi bir eğitimcidir. O hangi sınıfta, hangi öğrenciye dersi nasıl sevdireceğini ve nasıl öğreteceğini bilmelidir. Tabii her şeyden önce kendisinin mesleğini sevmesi ve yeterli bilgiye sahip olması şartıyla. Bölümlerde programların sınırlı olması da doğru değildir. Belli bir çerçeve programı içinde farklı üniversitelerde farklı uygulamalar yapılabilmelidir. Fakat bunun için de kaliteli öğretim üyesinin varlığı şarttır.

  • Ortaöğretim seviyesindeki edebiyat eğitimi için ortaya atılan ‘kronolojik sıranın değiştirilerek günümüzden geriye doğru bir sıra izlenmesi’ düşüncesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Günümüzden geriye doğru bir sıra izlenmesini galiba ilk defa olarak Atatürk Üniversitesi’ndeki son onbeş-yirmi yıllık derslerimde ben uygulamaya başlamıştım ve faydasını da gördüm. Tabii bu programı sadece yeni Türk edebiyatı dersleri içn söylüyorum. Yoksa divan edebiyatı herhalde  şimdiye kadar olduğu gibi eskiden başlayarak yakın yüzyıllara doğru gelmek suretiyle kronolojik olarak okutulmalıdır. Yeni edebiyatın günümüzden geçmişe doğru gidilerek okutulmasında yani mesela 1. sınıfta Cumhuriyet dönemi,  2. sınıfta Meşrutiyet ve Milllî Edebiyat, 3. sınıfta Edebiyat-ı Cedide, son sınıfta da Tanzimat dönemi edebiyatı veya daha farklı bölünmeler yapılabilir. Bu şekilde öğretimin başlıca faydalar şunlardır: Yeni gelen öğrencinin meselâ Ziya Paşa’nın şiiri yerine çağdaş edebiyata daha aşina olduğu (eğer okuyorlarsa) farzedilmiştir. Dille ilgili problemler bugünden geçmişe doğru daha komplike bir durum arzetmektedir. Nihayet yeni öğrenci Osmanlıca dediğimiz eski alfabeyi bilmediğinden yeni harfli metinlerden hareket etmek şüphesiz daha kolay olacaktır.

  • Divan edebiyatının mazmunlar dünyası, aruz, nazım şekilleri vb. konuların öğretilmesi öğrencilere ne gibi kazanımlar sağlar? Bu konuda nasıl yöntemler takip edilmelidir?

Edebi eser şekli ve muhtevasıyla bir bütündür. Bu bakımdan divan şiirinde nazım şekillerinin öğretilmesi, özellikle şiirle ses bakımından bütünleşen aruz kültürünün kazandırılması gerekir. Bunlarda da fazla mübalağaya gitmeden, yani seneleri bunlara harcamadan kısa zamanda aşmaları mümkündür. Müzik bölümü öğrencileri için nota bilgisi, majör ve minör ölçüler nasıl veriliyorsa bu da o kadar tabii, rahat ve öğrenciyi tedirgin etmeden verilebilir. Bunu bir bıkkıntı konusu haline getirmemelidir.

  • Klasik eserlerimizin 1. sınıftan itibaren çeşitli sadeleştirmelerden geçirilerek (okuma eğitiminde) kullanılmaya başlaması faydalı mıdır? Ayrıca yabancı ülkelerde lise seviyesindeki eğitimini bitiren bir öğrencinin –hangi mesleği seçerse seçsin- kendi milletine ait klasik eserleri okumuş olarak mezun olduğunu işitiyoruz. Bu tür hedefler için nasıl yöntemler uygulanabilir?

Ben sadeleştirmeden çok aslî metinlerin okutulmasından yanayım. Başlangıçta değişik seviyede sadeleştirmeler, dil içi çevirmeler yapılabilir. Ama divan edebiyatının bugünkünden farklı sözlüğünün 1500-2000 kelimeden fazla olmadığını sanıyorum. Üniversitede okuyan, yani toplumun epey yüksek seviyede bir aydını için bu sayıda bir vokabüleri elde etmesi o kadar zor olmamalıdır. Ama denebilir ki Türk aydını dediğimiz insanın bütün vokabüleri bundan daha azdır ve divan şiirini anlaması için bildiğinden daha fazla adeta yeni bir dili öğrenmesi gerekmektedir. Böyle bir insan zaten divan şiirini değil, daha Cumhuriyet’in başlarında, ortalarında yazılmış edebî eserleri bile anlayamıyor demektir.

  • Dilbilgisi öğretimi hangi aşamadan itibaren gereklidir? Bu eğitim için en uygun yöntemler neler olmalıdır?

Dilbilgisi öğrenimi bana göre ilköğretimin sonunda tamamlanmış olmalıdır.  Lisede, özellikle Üniversitelerin ilgili bölümlerinde millî dilin tarihi, diğer lehçeleri, başka dillerle karşılaştırılması gibi hususlar programların elverdiği nisbette gösterilir. Bunun yöntemi de benim alanımın dışındadır.

  1. Sizce kalıcı sonuçları olan bir okuma eğitimi nasıl sağlanır?

İşte en önemli soru bu. Bunun cevabını ben elliye yaklaşan hocalık hayatımda veremedim. Türk insanının hatta aydınının neden okumadığı, hatta vaktiyle bugünkünden daha iyi okuduğu halde bu oranın neden düştüğü, okuması için nelerin gerektiği, bilmiyorum ekonomiden evvel mi, sonra mı, ama hükümetlerin ve devletin en mühim problemini teşkil etmelidir. Yukarıdan beri sorduğunuz bütün maddeler ancak bu halledildikten sonra rahat bir zemine oturtulabilir. Bu konuda kendimi başarılı bir hoca olarak göremiyorum.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir