Bir Başka Açıdan Frankenstein

Okuma süresi: 2 dakika

Kendi eliyle yarattığı canavardan korkup kaçar mı insan? Aklıyle şekil verdiği, diliyle beslediği, ruhunun derinliklerinden bir anlam üflediği bir varlığı bir başına bırakıp terkeder mi?

Mary Shelley’nin iki asır önce kaleme aldığı Frankenstein ya da Modern Prometheus kitabındaki doktor tam da bunu yapmış. Yıllar süren bilimsel çalışmalar sonucu ürettiği yaratıktan korkarak, onu bir başına doğaya bırakıp kaçmış.

İlk bilim kurgu romanlarından kabul edilen eser, metafizik ve korku öğeleri de barındırdığı için gotik bir özelliğe sahip. Yazıldığı dönemin çok ötesindeki bilimsel gelişmelere değinildiği için fütüristik bir roman olarak da değerlendirmek mümkün.

Bilim adamı Dr. Viktor Frankenstein; yıllarca emek verrerek kendi ‘yarattığı’ varlığın fiziksel özelliklerini beğenmeyerek, onu çirkin bularak korkup kaçıyor ana hikayede. Tertemiz bir kalbi vardır oysa adı bile henüz konmamış o yaratığın. Kötülük nedir bilmeyen bir bebek gibi saftır yüreği. Dış görünüşünden dolayı kimse sevmez onu, hor görülür her yaklaşmaya çalıştığı ortamda. Canavar’dır adı artık, Mel’un’dur, İblis’tir insanlar nazarında. Kalbini açıp bakmaya yeltenen kimse de bulunmaz koca dünyada. Yine de yılmaz, vaz geçmez yaratık, insan olmaktan. İyi bir insan olmak için çok çaba gösterir. Küçük bir yerleşim yerinde bir evin dışındaki küçük bir kulübeye saklanarak insanları gözler uzun uzun. Konuşmayı öğrenir bu aileden, bir bebeğin dil öğrenmesi gibi. Okuma yazmayı öğrenir sonra, o kulübeyi okul yapmıştır tek başına. Kültürü öğrenir, tarihi öğrenir… Milton’un Kayıp Cennet’ini bile okumuştur o tek kişilik ‘kulübe okul’da. Kendisini tanımayan ev sahiplarini çok sever ve belli etmeden birçok iyilik de yapar onlara. Merhametlidir her şeye rağmen insanlara.  Ancak bir gün cesaretini toplayıp gizlice yaşadığı kulübenin sahiplerinin karşısına çıktığında yine dış görünüşünün kurbanı olacaktır. İyi niyeti, samimi çabaları, insan olmak için verdiği mücadele hiçbir işe yaramamaktadır. Kimse onun iyi niyetini, saf kalbini fark etmeyecektir. Üzerine yapışan ‘canavar’ etiketinden kurtulmak mümkün değildir artik. Topluma karşı bir aidiyet duygusu hissedemediği gibi birlikte yaşayabileceği, iki kelam edebileceği bir insan, bir varlık bile bulunmamaktadır. Yalnızlığa, izolasyona mahkum olmak dışında hiçbir seçenek bırakmamıştır insanlar bu özel bir adı olmayan yaratığa.               

Peki insan yalnız ve sevgisiz yaşayabilir mi? İnsan doğasına uygun mu tamamen izole olmak? Bu durumla nasıl mücadele eder insanın savunma mekanizmaları? İşte yaratığın dönüm noktası, canavarlaşması tam da burada başlar. İsyan eder bu yalnızlığa ve onu ‘yaratan’ı bulup hesap sormak ister. ‘Benim gibi birini daha yarat!’ diye istekte bulunur önce. Bu isteği kabul görmeyince intikam almak için kötülükler yapmaya, cinayetler işlemeye başlar. ‘Beni siz bu hale getirdiniz!’ der hal diliyle.

Günümüzde bilimsel ve teknolojik gelişmelerin merkezinde bulunanlar Frenkenstein’in yaratığından ders alıyorlar mıdır? Yapay zekalar, son nesil robotlar, klonlanan insanlar birer övünç kaynağı olarak sunuluyor insanlığın hizmetine. Peki insanlık bu teknolojiyi doğru yönetmeyi başarabilecek mi? Yoksa kendi elimizle şekil verdiğimiz, klonladığımız bu yeni varlıklar; ruhları ve kalpleri tatmin olmayınca intikam almak için insanlığın sonunu hazırlamaya çalışabilirler mi?

Toplumsal hayatta da yok mudur kendi elimizle yarattığımız canavarlar? Necip Fazıl’ın Reis Bey eserindeki kaplan benzetmesi de zamanla canavarlaşan insanı hatırlatır bize: ‘Sen kaplanı yetiştir, besle; sonra pençe atıyor diye kement at, ipe çek! Yazıktır kaplana, günahtır kaplana! Merhamet!’  

Ey insanoğlu, ya canavar yaratma, ya da yarattığın ‘canavar’ı sevgisiz, merhametsiz, yalnız bırakma!

Canavarlaşan ve canavarlaştıran insanları bir tasavvuf büyüğü Şeyh Galip’in nahif dizeleriyle uyaralım:

‘İnsâfın o yerde nâmı yok mu?’

One thought on “Bir Başka Açıdan Frankenstein

  • Şubat 2, 2024 tarihinde, saat 12:20
    Permalink

    Çok severek okuduğum bir eserdir Marry Shelley’in Frankestein’ı. Eserin verdiği genel mesajı çok güzel özetlemişsiniz. Yalnız bir diğer çok önemli mesajdan, “toplumda kadınlara değer verilmemesinden” bahsetmemiş olmanız üzdü biraz.

    Yanıtla

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Time limit exceeded. Please complete the captcha once again.