Yağmurda Hatırlamak: Hayri Şahin
İstanbul edebiyatın önünde beklerken iyiden bir yağmura tutuldum. Bekliyorum çünkü imtihan var. Liseli gibi, sınav vereceğim. Halbuki lisede bile imtihanlardan kaçardım. Bunu düşününce zamansız bir İzmir doluverdi yüreğime. Ah İzmir… İzmir’in o sessiz ve kendimce yılları… Kordondan denize bakardım. Tren yollarında yürürdüm. Bir boyoz bir yumurta alırdım. İstasyonların salaş kahvelerinde bu şekilde karın doyurmanın nedense bir lezzeti olurdu.
Evet, imtihan. Dünyanın çivisi imtihanlarla çakılacağı için… Hava soğuk, yağmur da var. Evden çıkarken hesap edemedim, üstümde hırkayla çıkıp gelmişim. Üşümüşüm zahir. O ara az ilerde mont kaban satan bir dükkân gördüm. Dükkân mı çerçi mi belli değil. Kalabalığı görüp kaldırım kenarındaki izbede iş tutmuş birileri işte. Kazak, hırka, uyduruk mont, kaban. Hani içi elyaf da değil sünger olan cinsten. Çocukken panayır yerine çingeneler getirirdi, oradan biliyorum. Bütün sahte ve ucuz mallar gibi fiyakalı amblemleri var. Hepsinin üstünde koca bir fiyat etiketi var. Bütün markalar 500.
Bu soğuğu çekmektense şu üç kuruşu vermeye değer, diye düşündüm. Birini gözüme kestirdim. Oturaklı bir şey gibi görünüyordu. AVM’de görsen bir şey zannedersin. Öyle! Benden önce biri daha gelmiş. O da bir mont uydurmuş üstüne. “Üç yüze ver,” dedi satıcıya.
“Olmaz,” dedi satıcı. “Aşağısı kurtarmaz.” Adam elleriyle üstünü yokladı, cebinde ne varsa çıkardı, baktı, saydı. “Üç yüz elli,” dedi en son. “Elde olan bu. Ver gideyim, yolum uzun.”
Ben sıramı beklerken göz ucuyla bir baktım adama. Ellilerinde biri. Kırgın bir yüz, dalgın bir göz. Yorgun bir duruş. Ve o duruşu tamamlayan havı kimi yerlerinden dökülmüş eprik bir kaban. Uzak zamanlarda otogarlarda, tren istasyonlarında raslardım bazen böyle hayata gücenik adamlara. Garip bir mesafeleri olurdu. Sanki bir yerlerde mesut edemedikleri çocukları, terk ettikleri düzenleri vardı. Bir yarım kalmışlığın içinde nereye gitseler orası değilmiş gibi yaşayıp giderlerdi. Şehirlerde üçüncü sınıf otellerin ruhu gibi dolaşırlardı.
Bu eski aşinalarıma nice zamandır raslamadığımı fark ettim o an. Garip bir yakınlık duydum. “Yahu ver, hatta bir tane de ben alayım,” dedim satıcıya. Biraz olmazlandı filan ama durumu anladı ki uzatmadı.
Sağol, der gibi hafif baş sallayıp giyindi adam, “Bir bak” dedi satıcı, kıyıda eğreti bir aynayı göstererek.
“Lüzum yok,” dedi. Parayı verip hemen gidecek oldu.
“Dur” dedi satıcı “kabanını unuttun!”
“Atın gitsin. İçinde bir şey yok. Olanını da sana verdim.” dedi adam ve çekip gitti.
Ben de bir mont almış oldum. İçini yokladım, hakikaten süngerdendi. “Bu eskici elbisesini nerden buldun” diye lafını yiyecektim ama olsun. İmtihana girecektim sosyolojiden, unuttum. İçine edeyim sosyolojisinin, dedim. Gitmeseydi de şu adamla bir çay içseydik.
Adam gitti, sınav gitti, ben kaldım. Yağmur da ahmakıslatan mıdır nedir, dinmedi bir türlü. Oturacak bir yer aradım. Kafelerin türlü hallerindeki gençleri darlıyor beni. Yürüsem iyi. Nereye? Bir yerlere işte. O tren yollarına, o salaş kahvelere, şehrin o kışa çalan sonbaharlarına ne kadar uzağım. Çok mu neşeliydim, değildi elbet. Ama sanıyorum geçip giden bir şeyler vardı. Hatta istasyon kahvelerinden birinde Hayri Şahin çalardı. Nasıl bir hatırlamaysa bu. Adını bilen kaç kişi kalmıştır? Kaldırımda yürüyordum. Pir plak istemsiz dönüyor içimde, Hayri Şahin, Yaşamak Haram Oldu, diyor. Öyle mi? Öyle belki.
Bu şarkıyı ben, 90’lara yakın bir zamanda bir otobüs yolculuğunda dinlemiştim. Yağmurlu bir akşamdı, çok iyi hatırlıyorum. Şoföre kasetin adını sormuştum utana sıkıla. Otogarların, İstasyonların yıllarıydı belli ki. Az evvel mont alıp giden adam gibilere de o yıllarda raslardım zahir. Korkak bir sigara tutuşları olurdu. Derinden çekişleri. Başlarını eğişleri.
Yağmur, adam, Hayri Şahin ne varsa önümden yürüyor. Ben kasetini sordum ama Hayri Şahin plak yıllarının sanatçısıydı, en çok da 70’lerin. Suat Sayın ile Orhan Gencebay arasında bir söyleyişi vardı. Sesi bir sızıyı anlatır gibiydi. Arabesk değildi Hayri Şahin, sanat müziği de değildi. İçli bir yankıydı baştan aşağı. Ürkek, naif bir yankı.
İstasyon kahvesinde niye Hayri Şahin çalıp dururdu bilmiyorum. Ama o yörenin yabancısı da değildi. Sanatçı Muğla doğumlu. Gençliğinde İzmir’e geliyor. 70 ve 75’lerde sesiyle birden parlıyor. Yeşilçam’a bile şarkılı filmler yapıyor. Sesi gibi saçları da kıyafeti de kendine has. Kul Feryadı, Hayat Harcadı Beni, Ceylan Gözlüm albümlerinin ardından halk ona “Altın Çocuk” adını takıyor. Almanya’da daha çok sevilmiş olmalı ki Almancıların gurbete Hayri Şahin plakları taşıdığı söylenir.
Eh ben de bir otobüs yolculuğunda dinlemişim ilkin, gurbete giderken. O zamanlar gurbet diye bir şey vardı. Şimdi kalmadı mı desem yahut her yer gurbet mi oldu desem bilemedim. Hayat değişiyor ya da birden değişiverdi. Efkarını şarkılardan devşiren kuşaklar kalmadı. Zaten 90’larda içli şarkıların yerini garip bir bateri ritmi aldığından beri şarkı türkünün de pek tadı yok. Ne o sesler kaldı ne de o şarkılar.
Ama şunu iyi biliyorum: Türkiye’de hayat kökten değişti. Nelerin değiştiğini merak edenler o şarkılar kadar bugün denk geldiğim üçüncü sınıf otellerin ruhu gibi dolaşan adamları da göz ardı etmemeli. Bir zamanlar bu ülkede yaşadıklarını yüzlerinde taşıyan insanlar vardı. Neyi kast ettiğimi bilen bilir. Ben şanslıydım, yıllar sonra böyle birine denk geldim. Sizde o şans olur mu bilmem.

