Yusuf Ünal

Ekmek Kırıntıları 2 / Günlükler (Haziran 2016 –  Temmuz 2016)

Okuma süresi: 8 dakika

Haziran 1, 2016

Sâmiha Ayverdi’nin Son Menzil adlı romanını okuma çabam sonuçsuz kaldı. Dili iyi kullanmanın edebiyat eseri için gerekli ama yeterli olmadığını bir kere daha test etmiş oldum.

Aslında Ayverdi’nin hatırat türünden eserlerini hatta diğer düz yazılarını beğenirim. Ancak romanları için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Dilini beğensem de ne kurmaya çalıştığı atmosfer ne oluşturmaya çalıştığı karakterler ne kurgu ne düşünce beni tatmin ediyor. Belki benim eksikliğimdendir.

Her halükârda ‘Sâmiha Anne’ye hürmetim bâkî, yattığı yer incinmesin…

Haziran 2,

Ankara an itibariyle çok güzel bir yağmuru misafir ediyor, pıtır pıtır…

Yağmur dinse de bir yürüyüşe çıksam. Ihlamur çiçekleri ne güzel kokar şimdi ve iğdeler tabi. Bir gökkuşağı bile eşlik edebilir yürüyüşüme.

Haziran 3,

Cumaya gittim. Cemaatten kimseyle tanışmıyorum. Hocayı da tanımıyorum. Hepsi benim ayıbım. Kendi kendime gittim kendi kendime döndüm. Sonra da içim içimi yedi.

Cami çıkışında selamlaşacağın üç beş kişi bile olmaması cumanın ruhuna ters.

Ama yine de kabul edecek olan Allah, ben kalbimi bozmayayım.

Akşam,

Zararlı şeylerin en tehlikelisi, içine hak katılmış bâtıldır.

Ya içine bâtıl katılmış hak’ka ne oluyor?

Ne olduğunu bilemem. Bildiğim şey, her bâtılın içinde bir dâne-i hakikat vardır ve bâtıl o öz sayesinde varlığını sürdürebilir.

Her hakikat yolunun içinde de birer dâne-i dalalet var mıdır peki? Hayır, bu hakikate zıt olur. Gelgelelim hakikat yolunun yolcularının içinde zaaflar ve boşluklar vardır. Hakikatin önünü de onlar keser.

Haziran 5,

Ramazan bir tünel gibidir, hiç kimse ona girdiği gibi çıkamaz. Onun iklimine giren olduğu gibi kalamaz, ya iyiye doğru değişir ya kötüye.

İşte yine geldi Ramazan. Bu mübarek tünelden benim çıkışım nasıl olacak acaba…

Allahümme sebbit kalbî…

Haziran 6,

Adını bilmediğim ve buralarda daha önce işitmediğim bir kuş imsaktan bu yana şıkır şıkır ötüyor. Pencereyi açıp kulak kesildim. Kendimi kırdaymışım gibi hissediyorum, ilahî bir koronun arasında.

Trakya’da askerlik yaparken devriye çavuşuydum. Askerleri nöbet yerine yürüyerek götürüp getirirdim. O koroya en yakın hissettiğim zamanlar o günlerdi sanırım.

Haziran 7,

Oğlan büyüyor, günden güne bunu hissettiriyor kerata. Kızmak yerine küseyim dedim bu sefer ama onu değil kendimi cezalandırdım. Tükürdüğümü de yalayıp çocuğa sarılamıyorum şimdi, mesele neydi onu bile unuttum.

Çocuk babaların oğullarına küsemeyeceğini nereden bilsin. Kızlarına da. Babaların küsmesi gönül koymadır. Evlat, o gönlü konulduğu yerden kaldırırsa evlattır.

Hadi evladım. Beni kör kuyularda merdivensiz bırakma…

Haziran 8,

Kızıldeniz’i geçince işin biteceğini sanma dostum. O zaman da altından buzağı yapıp ona tapmaya çağıran Samiriler çıkacak. Hatta – Allah korusun- belki bizzat sen Samirilik edecek yahut ona ilk biat edenlerden olacaksın.

Kendini o kadar da güvende hissetme de güzergâh emniyeti almaya bak bakalım.

Haziran 9,

Beklentisiz olmanın alâmeti endişelerden kurtulmaktır. Endişen varsa beklentin de vardır.

Ya bendeki şu anksiyete nedir peki?

Haziran 10,

Birkaç meyvesi çürük çıktı diye ağaca, onu bitiren toprağa ve yağmura düşmanlık beslenmez. Gel gör ki besleyenler var, neylersin…

Ben develerimden sorumluyum arkadaş, dünyanın altındaki öküz gibi hissetmeye gerek yok. Kâbe’nin Rabbi Kâbe’yi Ebrehelerden koruyacaktır.

Gece,

Bir de şu var:

Vaktinde ukde gonca misali çün açılur

Pes iştigâl-i nâhun-ı dendân nene gerek.

Erzurumlu İbrahim Hakkı hazretleri buyurmuş. Vakti gelince düğüm, goncanın kendiliğinden açıldığı gibi açılır diyor. Onu dişle tırnakla zorlamaya, hırpalamaya ne gerek var.

Bırakalım işlesin zamanın çarkı da altına alacaklarını alsın, üstüne çıkaracaklarını çıkarsın.

Haziran 11,

Dünyevi sıkıntılar çoğu kere gafleti dağıtmaya memurdur. Dini ve ahlakı yozlaştırmayan şeyler hakikatte musibet değildir.

Bu tür düşünceler, aslında hatırlamalar demeliyim, kendi kendimi terapi etme yöntemlerim benim. Şimdi öylesine muhtacım ki ufacık bir teselli kırıntısına bile tutunabilirim.

Hz. Musa, Medyen’e kaçıp orada ıssız bir yerde barınaksız, korunaksız, ekmeksiz ve kimsesiz kaldığında nasıl yalvarmıştı hani?

“Rabbim! Bana indireceğin her türlü hayra (iyiliğe/rızka) muhtacım.” (Kasas Suresi, 24. ayet).

Fakat bir gölgeliğe çekilip bu duayı etmeden evvel iki bîçare kızcağıza yardım edip onların koyunlarını sulamıştı. Bu kızlar Şuayb aleyhisselamın kızlarıydı. Rabbi Hz. Musa’yı hiç ummadığı yerden rızıklandırmıştı.

Benim de sızlanmayı kesip sulayacak koyun aramam en iyisi…

Haziran 12,

Arabamın bagaj kapısı açılmıyor. Ama ben onu içeriden açarak bagajı kullanabiliyorum. İnsanların gönül kapıları da böyledir, bir girişi vardır illaki. Arayan bulur.

Bazen arayası gelmiyor ama insanın, usanıyorsun. Amaaan sen de deyiveriyorsun, amaaan…

Haziran 13,

Beklemek, sanıldığı gibi yaşamanın en zor hali değildir. En fecisi, insanın bekleyecek bir şeyinin bile olmamasıdır.

Peki benim bekleyecek nem kaldı şimdi? Ben neyi bekliyorum?

Haziran 14,

Kendime not: Kimsenin gazına gelme, kimsenin dolmuşuna binme aslanım. Bir salyangoz gibi içine çekil. Hatta bulabilirsen Ashab-ı Kehf gibi bir mağaraya sığın, içine eğil ve üç yüz senelik bir uykuya dal.

At izi it izine öyle bir karışmış ki öyle böyle değil. Vallahi kim vurduya gidersin de kalbini kaybedersin. Kalbine sahip çık.

Haziran 19,

Babalar günü denince aklıma babamın değil de çocuklarımın geliyor olması ne tuhaf, değil mi?

Ben babamın babalar gününü hiç kutlamadım, zaten bundan sonra da hiç kutlayamam. Gerçi rahmetli böyle bir günün varlığını bilmezdi. Bu tür şeylerin yoksunluğunu hissettiğini hiç sanmıyorum. Ben de hissetmiyorum.

Umarım oğlum da hissetmez.

Bunlar beklenti tuzakları ve insanın ömründen ömür çalıyor.

Haziran 22,

Araban varsa toplumun her kesiminden insana işin düşüyor, net. Yıkamacı, petrolcü, tamirci, sigortacı derken araba kendi networkünü kuruyor ve sosyal ilişkilerin oluşmasında büyük rol oynuyor.

Gerçi araban yoksa da öyle. O zaman da dolmuşçusu, biletçisi, taksicisi, otobüs durağı derken kendini cemiyetin göbeğinde buluyorsun. Her halükârda cemiyetten kaçamıyorsun. Zaten bence kaçmamalısın da…

Tamam kaçmayalım ama yönetmesi zor be kardeşim. İnsan demek problem demek. Ne demişti diyen, “Yeryüzü problemi insanoğluyla tanıdı.”

Haziran 22,

Kimse bizim yaptığımızı yapmasın! Aklıma geldikçe yüzüme utanç basıyor.

Oğlanın sınıf öğretmenini sınıfından üç beş çocukla birlikte iftara çağırdık. Sağ olsun o da kırmadı geldi. Adam yeni evli. Konuşma esnasında eşinin evde yalnız olduğunu ve tek başına iftar edeceğini anladık.

Yer yarılsa da içine girmek istesek hakkımız var.

Haziran 23,

Adam futbolu savaşa ait kavramlarla analiz ediyor. Teknik direktöre komutan, oyunculara asker diyor. Topun kaleye mermi gibi gitmesi gerekiyormuş. Rakip takım düşmanmış ve onları ezmek, zaferi kazanmak onur-gurur, şeref- haysiyet meselesiymiş. Çok tuhaf. Tuhaf değil korkunç.

Hâlbuki futbol dediğin bir spordur ve özünde eğlenme ve eğlendirme olmalıdır. Sen neyin peşindesin!  

Haziran 24,

Muhalefet edeceğim diye her şeye karşı çıkma, her şeyi eleştirme, hiçbir şeyi beğenmeme neyin kafasıdır Allah aşkına?

Hakperest olmak muhalif olmaktan önce gelirse muhalefet etmenin bir anlamı vardır. Ötesi bir kuru kavga.

Haziran 26,

Başarı putu tüm değerleri yıkıyor. Başarısızsan, değerlerin alt üst ediliyor. Başarsaydın aynı değerler el üstünde tutulacaktı.

Temmuz 3,

Cahit Sıtkı, “Niçin yazarsanız” sorusuna, “Yaşadığımın farkına varmak için.” diye cevap vermiş. Doğru cevap.

Marguerite Duras da, “İnsan, içinde bir yabancıyı barındırır; yazmak, işte o yabancıya ulaşmaktır.” demiş. Bence o da haklı.

Benim derdim ne peki, ben niye yazıyorum ki?

Temmuz 4,

Edebiyat karın doyurmuyor ancak insanın duyarlılıklarını geliştirmesine aracılık edebiliyor. Eh, bu da az bir şey değil hani. Hatta belki de her şeydir, duyarlılığın gelişmesi. Gözlerin, kulakların, zihnin ve kalbin kapılarının açılması.

Evet, edebiyat bütün bunlara aracı olabilir. Ben buna inanıyorum.

Temmuz 6,

Bayramda Konya’dayım, baba ocağımda. Buralarda da bayramların tadı kalmamış. Herkes çok meşgul, hemen bayramın ikinci günü işe dönüyor insanlar.

Vakti olanlar da ha bire siyaset konuşuyor. Herkes vatan kurtarma peşinde. Yok kendileri bir şey yapmayı düşünmüyorlar vatanı kurtarmak için, onların yerine kurtaracak olanları ölümüne destekliyorlar sadece.

Ben mi? Eskiden ben de öyleydim ama geldiğimiz noktada ben dalları budanmış bir ağaç, kanatları bağlanmış bir kuşum. İddialarımın altında kaldım ben, savunduğum hemen hiçbir şey sonuca ulaşamadı. Ben bir mağlubum insanların gözünde, iyi niyetli ama yanlış yerde duran bir romantik. Saf değiştirme yeteneği olmayan, yanlış ata oynayan bir doğrucu Davut.

Peki ben kendimi öyle mi görüyorum? Evet yenildiğimi kabul edebilirim ama kaybetmedim. Bir başağın kundağındaydım da tohum olup toprağa düştüm sanki…

Allah’tan çocuklar var da şekerdi, harçlıktı derken bayramda olduğumuzun farkına varıyoruz.

Temmuz 10,

Bayramdan sonra ortalık tenhalaştı. Büyüdüğüm evin balkonunda uyuyorum geceleri. Mahalle camisinden okunan sabah ezanıyla uyanıyorum. Kahvaltıyı kayısı ağacının gölgelediği balkonda yapıyoruz. Bahçeden taze koparılmış biber kızartılmış, domatesler domates gibi kokuyor. Pervazlarda serçeler, okul bahçesinde çocuklar, yoldan geçen velespitli emmiler…

Şöyle sakin, sade ve düz bir yaşama özlemim dinmeyecek veselam…

İşte beni bu güzel havalar mahvediyor. Memuriyetten istifa etmeye, tütüne alışmaya falan kalkmasam bari.

Temmuz 12,

Ülke gündeminden hiç haberim olmasa keyfim gıcır olacak ama her yerinden kanıyor vatan toprağı. Bari bir dua…

Temmuz 16,

Ankara’ya döneli iki gün oldu. Sabaha kadar üstümüzde jetler alçak uçuş yaptı. Minarelerden okunan selaların biri bitti öteki başladı. Keçiören’in sokakları korna sesleriyle doldu. Ben evden çıkmadım, en fazla balkondan etrafı kolaçan ettim. Korkunç bir cisim yaklaşıyor.

Akif’in, Allah bu millete bir daha İstiklal Marşı yazdırmasın dediği gibi; Allah milletimize bir daha böyle gece yaşatmasın. Geçmiş olsun…

Sanırım pek çoğumuzun ömrünün en uzun gecesiydi. Bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmayacak, bu çok kesin.

Çocuklar çok korktu. Yalan yok, ben de çok korktum. Sekizinci Söz’deki adam gibi altmış arşın derinliğindeki susuz bir kuyuya doğru son sürat düştüğümüzü hissediyorum. Kuyunun duvarlarında tutunacak bir ağaç kökü falan da görünmüyor. Başımıza ne geldiğinin farkında değiliz. Şimdilik tek diyebileceğim şu: Hayatımın en korkunç gecesiydi. Hiç kuşku yok…

Temmuz 23,

Söz bitti, ne yazayım ki. Konuşanı içeri tıkıyorlar. Susmak da yetmiyor yalnız, illa alkışlaman lâzım. Sessiz destek vermen bile kâfi değil.

Temmuz 24,

Aslanları çakallara boğduruyorlar. Çıkan kısmın özeti bu.

Küfür bile edesim yok.

Gece,

Bizim bahçelere baldıran düştü a dostlar, dostluklar yaban düştü. Yenilgi, ilmek ilmek düğümlendi tarihe. Her sayfaya talihsiz binlerce kurban düştü.

Amaaan be adam, zalim olmaktansa kurban olmayı yeğlerim demez miydin sen? Haydi sözünle sınan da görelim şimdi…

Temmuz 25,

Evde tencere kaynamıyor. Bir şey yiyesimiz gelmiyor. İyice acıkınca atıştırmalıklarla geçiştiriyoruz. Çocuklarda kontrolü kaybettik, sabahtan akşama televizyon başındalar. Hanım bir köşede ben bir köşede olup bitenleri anlamaya çalışıyoruz.

İşin içinden çıkılacak gibi değil. Gide gide bir ilence çıkıyor yolumuz: Sebep olanların bahçesi bahar görmesin…

Temmuz 26,

Kaç gündür evden çıkmadım. Gidecek yerim yok. Tüm sokaklar zapt edilmiş. Her tarafta bayraklar, sela sesleri ve sloganlar. Şehir meydanları karnaval alanı. Hırlısı hırsızı hep oralarda. Baykuşlara bayram… Târihi yağmalıyor bir düzine tâlihsiz.

Ah evet, bir de ihbarlar. Herkes herkesi ihbar ediyor. Eski çalışanlar patronlarını, eski eşler eski eşlerini, kiracılar ev sahiplerini, babalar oğullarını.

İhbar hatları kurulmuş, cumhurbaşkanı televizyondan halka çağrı yapıyor. Korkunç bir cadı avı bu ve gittikçe alevleniyor.

Akşam,

Kimse beni aramıyor, ben de kimseyi arayamıyorum. Sakıncalı piyade oldum.

Evde boğulacaktım. Arabaya atlayıp dağlara kaçtım. Bağlum dağ sayılır, oraya gittim. Ufarak köylerden geçe geçe ormanların başladığı yere kadar gittim. Dağın öte yüzünden Kazan’ın ve Kızılcahamam’ın tepeleri görünüyor. Buralar sessiz ve slogansız. Kuşlar uçuyor hala, pınarlar akıyor, gök bile mavi.

Temmuz 27,

Başımda Demokles’in kılıcı sallanıyor, atacaklarmış bizi memuriyetten. Sonra da hapse…

Boğazımda bir yumru, haksızlık bu. Hakkını savunamamanın utancı her yerimde.

Üstümüzde tepiniyorlar.

Temmuz 28,

Baskınlar, gözaltılar, tutuklamalar…

Çalınan hayatlar ve işkenceler ve ölümler…

Bu günler o günler sanki. Katil niçin öldürdüğünü, maktul de niçin öldürüldüğünü bilmiyor.

Allah’ım medet…

Temmuz 30,

Gidecek yerim, yapacak işim yok. Kitap okuyamıyorum, film seyretmek istemiyorum, haberlerden kaçıyorum. N’âpayım?

Balkonda oturmuş aşağıdan gelip geçenleri izliyorum. Apartmanın önünde bir traktör durdu. Tanıyorum bu adamı, daha önceleri de gelmişti. Kavun satıyor, Çankırı kavunuymuş. Kısa sürede başı kalabalıklaştı. Komşular birer ikişer kavun yüklenip evlerine döndüler.

O an bir kavun satıcısı olmak istedim. Sadece bir kavun satıcısı, başka hiçbir şey değil. Tek derdim o gün yüklediğim kavunları satmak olacaktı. Ama olmuyor, sahnenin tozunu yutmuşuz bir kere.

Temmuz 31,

Tablo benim açımdan netleşiyor. Milletin başına kırk yamalı bir bohça örülmüş. Her kim ördüyse Allah bin bir türlü belasını versin. Kendi tuzakları kendi başlarını yesin inşallah.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Captcha *