Hasan Çağlayan

Bir Saklı Cennet: Kastamonu* (Kentlerden Notlar-1)

Okuma süresi: 8 dakika

“Kastamonu Beyi’nin (Candaroğlu Sultan Şucâuddin Süleyman’ın) emri ile şehirde, her ikindi vaktinde sofra kurulur, kapılar herkese açılır; köylü, kentli, yerli-yabancı kim varsa yemeğe iştirak eder, kimse geri çevrilmezdi.”

İbn Battûta

Bahar iyice demini aldı. Bir grup öğretmen, ailelerimizle birlikte Kastamonu’ya gidiyoruz. İki gün, bir gece sürecek gezide bizi hangi sürprizler bekliyor bilmiyoruz. Niyetimiz, gidiş dönüşleri geceye denk getirerek gündüzleri dolu dolu değerlendirmek. Otobüsümüz gecenin içinde akıp gidiyor. Erkeklerde bir sohbet, bir sohbet… Şoföre yakın oturduk. Gerçi iki şoför var; ama biz yine de erkenden uykulanmasın istiyoruz. Rehberimiz Ali Yalçın Bey şansımız. Hem üniversiteyi Kastamonu’da okumuş hem de defalarca başka grupları gezdirmiş. Seyahat boyunca kendisinden istifade edeceğiz kısmetse.

“Ilgaz Anadolu’nun Sen Yüce Bir Dağısın”

Araçtaki sesler yavaş yavaş eridi. Gece yarısına kadar süren sohbetimiz de yerini uykuya bıraktı. Otobüs, yerinde durmuyor. Çankırı’ya yaklaşmışız. Seher vaktinde üzerimizde hafif bir ağırlık var. Sabah namazı sonrası yer yer uyuyarak ilerliyoruz. Aracımız bizi Ilgaz’da kahvaltıya eriştirince, vaktin diriliğinden midir, yoksa çevrenin güzelliğinden mi, içimize bir coşkudur yürüyor. Hele birkaç bardak çayla birlikte mütevazı kahvaltımıza diyecek yok.

Az ötede Ilgaz Dağı göz kırpıyor. İlkokuldayken şarkısını söylediğimiz o güzel dağı görmek gerçekten sevinç verici. “Ilgaz Anadolu’nun/ Sen yüce bir dağısın/ Baharda yeryüzünde/ O cennetin bağısın/ Yalçın kayalıklar/ Göklere yükseliyor/ Senin dumanlı başın/ Bulutları deliyor/ Yükseklerden akıyor/ Ne güzel berrak sular/ Eteklerinde otlar/ Sürülerle kuzular.” İçimde dağlara karşı büyük bir sevgi var. Hele böyle yüce olanların nazarımda yeri başka. Ilgaz, Tetis Denizi varken Türkiye’nin on bir adasından biriymiş. Rehberimiz öyle söylüyor. Çok etkileyici.

Sedirli Derbende Keyifli Tırmanış

Ne kadar keyifli olsa da kahvaltıyla çok vakit harcamaya niyetimiz yok. Hemen yola koyuluyoruz. Görecek çok şey var. Ilgaz Dağı üzerine doğru ilerliyoruz. Bu yol, Ankara’ya en yakın kıyı yolu olduğu için Kurtuluş Savaşı’nda kullanılmış. İstanbul ve Karadeniz’den, asker, para ve silah gibi her türlü sevkiyat ve nakliyat bu yoldan yapılmış. Dağ yamaçlarındaki yeşilimsi topraklar bakır bolluğuna işaret. Rengin koyuluğu bakırın da yoğunluğunu gösteriyor. Murgul ve Küre’nin bakır zenginliğini coğrafya dersinde öğrenmiştik.

Rehberimiz Ali Bey, ağaçlardan bahsediyor. Dikkat kesiliyorum. Şunlar sedir, diyor. Bu soylu ağacı, Torosların güzel yaylası Tekir (Pozantı) haricinde ilk kez görüyorum. Bir dağın yüksek zirvelerine kurulmuş dev bekçileri andırıyor sedirler. Nefti yeşil elbisesiyle ve geniş kanatları andıran dallarıyla gökyüzüne uçacakmış gibiler. Diğerlerinde nasıl bir his uyandı bilmiyorum; ama ben bu ağaçları görünce çok heyecanlandım. Dünyanın en dayanıklı ağaçlarından olan sedir Osmanlı devrinde gemi yapımında kullanılmış. Ne yazık ki nesli tükenmek üzere.

Arabamız, gür ormanlar içinde yükseliyor. Bulutlu yamaçları aşağıda bırakarak derbende yetiştik. Rakım 1875 metre. Otobüsle o yükseklikten ilerliyoruz. Ilgaz silsilesi bol suya sahip olduğundan ağaçlar çok sık ve uzun. Karaçam ormanları, dağın elbisesi olmuş gibi. Aralarda titrek kavaklar görülüyor. Bunlar, bildiğimiz kavağa pek benzemiyor. Geniş, ince yapılı ve dallı budaklı. Zeminden aldığı suyu titreyerek bünyesinden attığı için bu ad verilmiş. Erozyona sebebiyet vermeden çevreyi sulaması, günümüzde uygulanan yağmurlama usulüne ilham vermiş olabilir. Yüce Mevlâ nelere kâdir.

Kayı ve Kınık Nesline Selam

Yolda ilerlerken Kayı Köyü’nden geçiyoruz. Kayı Boyu’na mensup, Osmanlı akrabası insanlar yaşıyormuş burada. Hatta yirmi dört Oğuz’un pek çok kolu Kastamonu’da varlığını sürdürüyormuş. Kınık Koluna mensup insanların hâlen Selçuklu kıyafetlerini koruduğunu öğrenince şaşırdım mesela. Cetleri tarih yazan bu insanların şehrinden Kurtuluş Savaşı’na otuz beş bin kişi katılmış. Yaşları on beşten başlayan onca yiğidin yarısı şehit düşmüş.

Rehberimiz anlatırken zaman nasıl geçiyor belli değil. Cumhuriyetin ilk yıllarında şehirde kırk sekiz medrese varmış. Bu, kırk sekiz üniversite demek. Şehirde, neredeyse dünyadaki bütün tarikatların tekkesi bulunuyormuş. Benli Sultan Hazretleri, tekkesini geyiklerle, aslanlarla yapmış. Manzara nefis. Kayı Köyü, Kadı Dağı, Şehit Şerife Bacı Mesire Yeri derken şehre varıyoruz.

Mis Kokulu Camiler, O Nefis Keten Helva

Şehirde ilk ayak bastığımız yer Hisarardı oldu. Burası şehrin en eski yeriymiş. Venedik kolonileri döneminde yapılan hisar; yani kale birçok kez el değiştirmiş. Türkiye’nin üçüncü yüksek kalesinde biraz eğleşiyor ve şehre yukarıdan bakmanın heyecanını duyuyoruz. Elbette fotoğraf da çektiriyoruz. Bir zaman Candaroğulları’na başkentlik yapmış şehrin o eski büyüsü bozulmamış gibi. Vadi içinde öylece uzayıp gidiyor.

Kaleden sonra Atabey Camii’ne (1273) iniyoruz. Bu camiye ‘Kırk Direkli Cami’ diyorlarmış. Mis gibi kokuyor. Oradan, Yâkup Ağa Camii’ne geçiyoruz. Küçük bir külliye şeklinde inşa edilmiş. Medrese avlusu camiyle bir yapılmış. Böylelikle, talebelerin nazarını dışarıdan koruma amaçlanmış. Cami bitişiğinde ‘çekme helva’ satılan tarihi bir yapıya geçtik. İlk kez yediğim bu helva bir harika doğrusu. Pişmaniyeyi birazcık andırsa da ondan çok daha lezzetli diyebilirim.

Kastamonu evleri zarafetiyle dikkatimi çekti. Öyle birkaç tane değil, çok sayıda. Şehrin ortasından Karaçomak Çayı geçiyor. İçinden su geçen bir şehir gerçekten şanslıdır. Karaçomak Çayı, Ilgaz Dağı’ndan Karadeniz’e uzanırken şehre farklı bir zarafet katıyor. Şehir merkezinde bir buçuk kemeri kalmış Kambur Köprü hâlâ hizmet veriyor. Demek ki çay, eskiden daha geniş akıyordu ki birkaç kemerli yapılmış.

Kastamonu için, deresi, kulesi, kalesi meşhur diyorlarmış. Hâlbuki ‘ruhaniyetli şehir’ denilse yeridir. Şehirde beş sahabe türbesi olduğunu öğreniyoruz. Her şehrin manevî bir sâhibi olduğu söylenir. Bu şehrin manevî sahibi de Şeyh Şâbân-ı Veli Hazretleri imiş. İlde, kayıtlı iki yüz kırk sekiz türbe olduğunu öğrendik. Böyle olunca, herkesin dudağı kıpır kıpır.

Bediüzzaman İzleri Sıcak

Yâkup Ağa Camii’nden sonra Bediüzzaman Hazretleri’nin kaldığı eve varıyoruz. İki katlı, mütevazı bir ev. Kastamonu Lahikası burada yazılmış. Eskiden tam karşısında bir karakol varmış. Üstad, gözetim altında olduğu için kimseyle görüşmesine müsaade edilmiyormuş. Her sabah namazı sonrası kaleye yürürken tesbihatını yapmaya başlar ve yukarda tamamlarmış. Çaycı Emin Ağabey kendisine gelince, ona zarar dokunur endişesiyle şöyle bir görüşme vesilesi bulmuş. Çaycı Ağabey’e “Oraya gel, yatağımı sana satayım. Sen de bana günlüğü bir liradan kiralarsın. Böylece her gün görüşme imkânımız olur.” demiş.

Üstat Hazretleri kaleden gelirken odun topluyor, o odunları evinin yakınındaki fırına ekmek karşılığında veriyormuş. Kendi emeğiyle ve kimseye muhtaç olmadan yaşanan bir hayat onunki. Bu evde oturduğu müddetçe, bizim kimseden gizlimiz olamaz diyerek penceresine perde çekmemiş. Özeli yoktu çünkü. Su doldurmak için çeşmeye çıkınca kadınlar varsa oraya yaklaşmaz ve sırtını dönerek beklermiş. İffetini ve ilmin izzetini korumada böylesi bir hassasiyete şapka çıkarılır.  Üstad, Yedinci Şua’yı, Münacat Risalesi de denilen Üçüncü Şua’yı ve Ayet-el Kübra’yı Şeyh Şâbân-ı Veli Hazretleri türbesinde yazmış.

İlginçtir, Üstad, Kastamonu’ya geldiği vakit, kendisini Devrekâni’den üç Ahmet ziyarete gelmiş. Üstadı göremeyince geri dönmüşler tabii. Üstad da onlara mektup yazmış; Ahmet’e, Ahmet’e ve Ahmet Kureyşî’ye diye hitap ederek. Kureyşî “seyyid” anlamına geldiği için üçü de, ben seyyid değilim acaba hangimize dedi, diye meraklanmışlar. Sormaya geldiklerinde ise Ahmet Özkan Ağabey’e sen Kureyşî’sin, akrabamsın, demiş. Sonra kendisini dini değerleri anlatmakla vazifelendirmiş.

Tarihin İçinde Adım Adım

Bir yandan anlatılanları dinliyor, bir yandan da yürüyoruz. Merkezdeki Nasrullah Cami, Üstadın Kastamonu’da ilk namaz kıldığı yermiş. Mekânı cennet olsun Mehmet Akif Ersoy da burada vaaz vermiş, hutbe okumuş. Öğleyi burada kılıyoruz. Avluda bir güvercin seli…

Namaz sonrası, şehrin asıl merkezine ilerliyoruz. Meydanı çevreleyen tarihi binalar, hilâl oluşturacak bir biçiminde yapılmış. Hükümet Konağı, Kastamonu Üniversitesi Rektörlüğü, PTT binası, Ziraat Bakası, Hababam Sınıfı filmine konu olan okul, ki filmin senaryo yazarı Rıfat Ilgaz buralıymış, İl Genel Meclisi binası, Abdurrahman Paşa Lisesi omuz omuza.

Meydanda fıstık çamları bekçilik ediyor. Ortadaki heykel, Kurtuluş Savaşı’nda cephane taşırken donarak ölen Emine Hatun’un anısına yapılmış. Heykeli, hayalimde kar ve tipi içinde canlandırıyorum bir an. Hisleniyorum. Bulunduğumuz yerden yukarı bakınca saat kulesi göze çarpıyor. Meğer onu Sultan Abdülhamid Han yaptırmış. Sultan, yalnızca burada değil, ülkenin pek çok yerinde mesaide zamana riayeti nazara vermek için böyle yapmış. Ne âlâ.

Saklı Cennetler

Konaklar, cami ve külliyeler, tarihi hamamlar… Bu şehir, üstü açık etnografya müzesi gibi. Şehrin bazı eski konakları butik otel yapılmış. İyi de olmuş; sapasağlam kalırlar bari. Bakırcılar çarşısı ve tarihi hanlar içindeki dükkânlarda yüz yıl öncesinin ruhu var.

İşte bu dükkanlardan biri de etli ekmekçi olunca acıktığımızı yoğun bir şekilde fark ediyoruz. Grup halinde girip sipariş veriyoruz. Etli ekmek deyince memleketim Konya akla gelir. Alışık olduğum pideyi bekliyorum lakin bu başka bir etli ekmek. Çocukların keyfine diyecek yok. İlk ısırığı alınca lezzet konusunda hiç de geri kalmadığını görüyorum.

Kastamonu’nun gastronomi şehri olduğunu söylüyorlar. Ülkemizin en zengin mutfağı buradadır diye iddialı bir söz de duydum. Açıkçası uzun bir süre, burada yaşamadan ve o lezzetleri tatmadan bir şey söylemek zor. Yine de meşhur gurmeler böyle diyorsa, nazarı dikkate almak gerekir. Kuyu kebabından pastırmaya kadar her köşesinde farklı bir lezzetin saklı olduğu bu şehir gerçekten ilginç.

Gezi esnasında ilçe isimleri dikkatimi çekiyor. Her biri bir başka âlemdeyiz hissi uyandıran bu isimler tıpkı şiir gibi. İnebolu, Daday, Devrekâni, Abana, Cide, Seydiler, Şenpazar, Azdavay, Taşköprü, Araç, Ağlı, Çatalzeytin, Doğanyurt, Hanönü, Bozkurt, İhsangazi, Küre, Pınarbaşı ve Tosya. Bu ilçelerden çok azını önceden duymuştum; Lakin göremediğim için bende bir eksiklik olarak kalacaklar.

Böylesi bir şehrin yeterince tanıtılmamasından dolayı hayıflandım. Kim bilir ülkemizde daha nice saklı cennetler, kültür hazineleri var da haberimiz yok.

Maneviyat Sultanları

Ben bu hislerle baş başayken, şoförümüz, otobüsün yönünü İsmail Ağa Cami ve külliyesine çevirdi. İsmail Ağa, cennetmekân Sultan Fatih’in dayısı. Fatih Sultan’ın annesi Hüma Hatun da Kastamonu’nun Devrekâni İlçesi’ndenmiş. Bu ilçenin ekseriyetle seyyid olduğu söyleniyor. Cami tertemiz ve bakımlı bir yer. İstibra yapılsın diye, ayakyolu ile şadırvan arasına kırk adım mesafe bırakılmış. Bu, çok hoş bir incelik.

Camide ikindiyi kılıp Aşıklı Sultan türbesine gittik. Gerçekten etkileyici. Hazret’in bedeni bozulmadan öylece duruyor. Ayak kısmı bir yangında zarar görmüş. Bir ibret numunesi olarak ziyaretçilere gösteriliyor.

Vakit akşama yaklaşınca eski mezarlığa yöneliyoruz. Bizler şehrin içinde ilerlerken, şehir de bizim içimizde dolaşıyor. Zaman genişledikçe genişliyor sanki. Mehmet Feyzi Efendi’nin kabrine varıyoruz. Mezar taşında şöyle yazıyor: “Burada yatan âdem bir zaman hubbî idi, sonra cubbî oldu, sonra sükutî. Şimdi de turabîdir.” Bu sözün bir hikâyesi var; fakat lâf uzamasın.

Kendisi, Bediüzzaman Hazretleri’nin talebesi aynı zamanda. Üstad zehirlenince mübarek dişi düşmüş. Mehmet Feyzi Efendi de o dişle gömülmeyi vasiyet etmiş. O kadar hürmetkâr. Şehirde farklı düşüncedeki insanlar bile onu ‘Gerçek bir Müslüman’ diyerek çok seviyormuş.

Şeyh Şâbân-ı Veli Hazretleri’nde Akşam

Yoğun bir günün son uğrak yeri Şeyh Şâbân-ı Veli Hazretleri’nin türbesi ve vakfı oldu. Mübarek, Halvetî Tarikatı’nın Şâbâniye kolunun kurucusuymuş. Akşam namazını burada kılıp gezimizi noktalayacağız. Şehir dışındaki öğretmenevinde bir gece konaklayıp geri döneceğiz kısmetse. Fakat burası hemen gezilip gidilecek bir yer değil. İnsanı çeken bir şeyler var. Bu mekâna ve bütün şehre sekine indiğini söylemişlerdi. Huzurumuzun sebebi bu olmalı.

Vakfın temizlik ve düzeni gözden kaçmıyor. Caminin içi burcu burcu kokuyor. Aynı zamanda ‘çilehane’ olan odalarda, Hazretin talebeleri ‘erbain’ çıkarıyorlarmış. Şeyh bir gün talebelerine ağustos ayında bir iş vermiş ve bu işi bitirin de size zemzem içireyim demiş. İşi tamamladıklarında da asâsını üç kez yere vurmuş. Berrak, buz gibi bir su çıkmış birden. Çok tatlı bir su. Zemzem suyuna şaşırtacak derecede benziyor. Bu keramet meyvesi suya “Asâ Suyu” deniliyor. Bir küçük bidon almayı ihmal etmedim.

Caminin haziresinde Seyyid Ahmet Sünnetî Hazretleri’nin mezarı da var. Bir tarihte sel sebebiyle kabri açılmış. Ayakları toparlanmış vaziyette imiş. Düzelterek defnetmek istemişlerse de başaramamışlar. Gece olunca bunlardan birinin rüyasına girmiş. Kendisine neden böyle diye sorulunca Şeyh Şâbân-ı Veli defnedilince ayaklarımı ona karşı uzatmak istemedim demiş. Tam ayakucu istikametinde Şeyh Hazretleri’nin türbesi bulunuyor. Ruhlarına birer küçük hatim okuyoruz. Bu şehirde yaşamak insana apayrı bir sorumluluk yüklese gerek.

Bir Günün Sonu

Sonrası mı? Ferah bir mekânda güzel bir yemek ve çayın ardından yorgun, mutlu ve huzurlu bir halde istirahat mahalline dönüş. Geceyi iyice bürünüp dinlenmeliyiz; dönüş yolu bir hayli yoğun… Kırşehir’e, Hacıbektaş’a ve Peribacalarına uğrayıp Antakya’ya döneceğiz inşallah. Döneceğiz; ama bu geziyi unutmak zor olacak.

Hasan Çağlayan

Mayıs 2010 Antakya

(*Bu yazı “Yağmur” dergisinde yayımlanmıştır.)

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Captcha *Time limit exceeded. Please complete the captcha once again.