“Theo’ya ‘Ya Da Herkese’ Mektuplar”

Okuma süresi: 3 dakika

Yazar, şair ve sanatçıların çoğunun hayatları boyunca geçim sıkıntısı çektiği malumdur. Yaşarken kıymeti bilinmeyen ve yeterince anlaşılamayan bu insanlar, ‘kan kusup kızılcık şerbeti içtim’ dercesine bin bir türlü zorluk içinde, olağanüstü eserler vermişlerdir. Yaşarken ortaya koydukları güzelim eserleri de ancak ölümlerinden sonra kıymet kazanmıştır, kendileri gibi. Yokluğun pençesinde kıvranarak eser veren bu mümbit kimseler arasında kimler yoktur ki: Dumas, Poe, Rimbaud, Gorki, Dickens, Çehov, Steinbeck, Gogol, Orwell, Twain ve Jack London. Aslında, liste böyle uzayıp gider. İlginçtir ki, London’ın “Martin Eden”i tam da bu konuda yazılmış en sarsıcı romanlardan biridir.

Dünya edebiyatında hâl böyleyken bizde de durum farklı değildir: Peyami Safa, Tanpınar,  Âsaf Hâlet Çelebi… Safa, geçimini temin için pek çok takma isimle ha bire roman yazar mesela, Tanpınar, “Milletvekili olunca rahat ettim.” der ve güzel eserlerini o dönemde verir. Âsaf Hâlet ise, memuriyette karşılaştığı zorluk karşısında,“Kendi göklerimden indim/ kendi duvarlarıma/Konduğum duvarlar yıkılsın/ Bahtiyâaar” diye feryat ederek kederlenir.

Şair ve yazarlar için durum böyleyken ressamlar için de farklı değildir. Tablolarının değeri yaşarken fark edilip de refaha kavuşan ressam yoktur neredeyse. Vermeer, Gauguin, Kahlo, Van Gogh, onlardan sadece bir kaçı. Bir ressam ne zaman ki ölmüş, yakın veya uzak bir zamanda eserleri paha biçilmez fiyatlara satılır olmuştur. Hayatın garip bir cilvesinden başka bir şey değildir bu. Ressamların hikâyeleri araştırıldığında görülecektir ki, onlar ya bir şairdir ya da şair fıtratı taşıyan sanatçıların. Onlar da, kendi hayatlarının renkleri acıyla, yoklukla ve çeşitli sıkıntılarla solarken, tıpkı şair ve yazarlar gibi, insanlığa rengârenk ve büyüleyici tablolar sunmuşlardır. Onlardan biri var ki, o sadece tablolar değil, en az onlar kadar çarpıcı mektuplar da bırakmıştır. Vincent Van Gogh’tur adı. Kendisi usta bir ressam olmanın yanında, aynı zamanda şair ruhlu usta bir yazardır da.

Vincent’in, kardeşi Theo’ya yazdığı Mektuplar’ı, sanki bir şairin bir başka şaire mektupları gibi okudum; fakat Cahit Sıtkı’nın “Ziya’ya Mektuplar”ından biraz farklı olarak. Sonra, sanki benim için yazmış diye düşündüm; ya da şiire, nesre, sanata meyletmiş herkes için… Çünkü yeteneğin kendiliğinden ortaya çıkmayacağını, onu el uzatıp yakalamak gerektiğini savunurken kurduğu cümleler tam da böyledir ve sanki kalemle uğraşanlar için de rehber gibidir. Mesela, “İnsan resim yapa yapa ressam olur.” der ve Valery’nin, “Şiirde ilk mısra Tanrı vergisi, gerisi alın teridir.” sözünü akla getirir. Resim üzerine, tabiatı didik didik ederek adeta kendini tüketirken, fikirleri de işin teorik yanını hiç ihmal etmediğini gösterir.

Mektuplardan da görülebileceği üzere, önce bir din adamıdır Vincent. Hayata onun gözleriyle bakar, onun diliyle cümleler kurar: “Hayat bir ekme dönemidir, hasat mevsimi yoktur burada.” der. Daha sonra bir öğretmendir, bu aşama kısa sürer. Resme merak sarar neticede, ya da özünde böyle bir meyil vardır da onun peşine düşer. Paris’e gider; sanatın merkezidir bu şehir. Paul Gauguin ile ve başka ressamlarla tanışır. Ustaların resimlerini görür ve üzerine düşünme imkânı bulur. İşiyle ilgili kitaplar okur. Ustalar karşısında cesareti kırılır gibi olur kimi zaman ama pes etmez.

Sıkı bir gözlemcidir. Sanatçı bir ruhun hassasiyetiyle gezip dolaşır, edip eyler. Sonra bohemliğe salar kendini, yavaş yavaş maneviyattan ve onun verdiği değerlerden uzaklaşır. Aslında bu, sonun da başlangıcıdır. Sanat simsarı olan kardeşi Theodorus da tablolar satmaktadır, onun yardımını görür sürekli. Çoğunlukla ondan gelen paralarla hayatını idame eder. Hem bundan hem de ailesine yük olduğunu düşündüğünden dolayı ıstırap çeker. Ömründe bir tek tablosu satılır yalnızca, o da ucuza. Vazgeçmez.

Bir yandan üretir, öte yandan gelgitleri, bunalımları peşini bırakmaz. Ya da seçtiği hayat tarzının veya sanatçı ruhunda taşıdığı melankolinin yol açtığı sıkıntılara katlanmak zorunda kalır. Theo’nun bir mektubuna cevaben, “Bazen yaşamın içinden nasıl çıkacağımı bilmiyorum, diyorsun. Bak şimdi, aynı şeyi birçok değişik alanda duyuyorum ben de…” der ve devam eder, “Yalnızca parasal açıdan değil, sanatın kendisinde, hatta yaşamın genelinde…” Kardeşiyle benzer bir ruh hâlini paylaştığını dile getirir. Kendi iç haritasıdır ortaya serdiği ama bununla onu teselli eder.

Renklere ve o hassas bakışıyla tabiata aşk derecesinde bağlanır. Geleceğe dair ümidi vardır. Bıkıp usanma bilmeden kırlarda dolaşır. Tabiatı, güneşi ve renkleri inceler durur ve ölürcesine çalışır. Bu dolaşmalar ve incelemeler sonrasında yaptığı tespitleri kardeşine aktarırken: “Büyük ustaların yaptıkları en dokunaklı resimlerin aslının hâlâ yaşamda, gerçekliğin içinde bulunduklarını görebilmek için doğaya çok uzun süre bakmak gerek.” der ve “İnsan yeterince deşer, yeterince ararsa, sonsuza dek gerçek bir olgu olarak kalacak sağlam bir şiirin temellerini bulabilir.”  diye devam eder. Bulur da. İnanmıştır.

Yer yer bir derviş gibi, münzeviliği ve iradi yoksulluğu savunsa da hayat onu bir kararda bırakmaz. Bir mektubunda Theo’ya: “Yani demek istediğim, belirli görece büyük zorluklar içinde olabilirim, yaşamımda kasvetli günler olabilir, ama bahtsızlar arasında adımın geçmesini istemem; doğru da olmaz bu.” cümlesini kurar. Kurar kurmasına da Tıpkı Virginia Woolf, Ernest Hemingway ve London’ın roman kahramanı Martin Eden gibi bir bunalımın içinde talihsiz bir halde hayata veda eder. Ardında, tesiri bugün de devam eden yüzlerce müthiş tablo ile güzelim mektuplarını bırakır. Onun bir sözü, sanki bugün yine onu anlatıyor gibidir: “Değirmen yıkılmış ama rüzgâr hâlâ esiyor.”

3 thoughts on ““Theo’ya ‘Ya Da Herkese’ Mektuplar”

  • Mart 23, 2019 tarihinde, saat 04:09
    Permalink

    “Değirmen yıkılmış ama rüzgâr hâlâ esiyor.” bitirdi beni. Şiire koy mısra olsun. Bir romanın ilk veya son cümlesi olsun. Tek başına bir metin olsun. Bizde yel değirmeni yerine su değirmenleri vardır. Bu cümleyi bizim bir hemşeri söylese “Değirmen yıkılmış ama su hala akıyor.” derdi. Anam rahmetli de tersinden alır,evden torunlar, kalabalık gidince “Ev, suyu savulmuş değirmene döndü.” derdi.

    Yanıtla
  • Mart 31, 2019 tarihinde, saat 06:06
    Permalink

    Kitaplar arasında dolaşmak ne güzel… bir de o bahçeden çiçek fotoğrafları göndermek…
    kaleminize gönlünüze afiyet….

    Yanıtla
  • Ağustos 26, 2020 tarihinde, saat 09:06
    Permalink

    değirmen yıkılmış ama rüzgar hâlâ esiyor…
    ne güzel bir tecrübe….
    ayrıca yazı da çok güzel. iyi bir okuma semeresi…
    tebrikler…

    Yanıtla

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir