On Masalı Bir Akşam Meyhanesinde
I.
– Beyrut meselesi mühim azizim. Yakın zamanın en büyük kayıplarından biri o şehir. Şair portakalları sarkan ihtişamlı diyar, diye bahseder. Zahle’nin üzümünden çekilen boğma rakısı da portakalları kadar iyiydi. İstirati epey anlatır, Refik Halit uzaktan, Orhan Kemal gençlik yıllarından… Akdeniz’in o levanten sokakları her daim alaçakırdı.
II.
– Vedat’ı bekleme. Gelmeyecek. Ne zamandır hastalığına bir çare arıyor. Aradıkça geriye, dolaştıkça geriye. Bir yandan kira, bir yandan üç çocuk. Gözleri gün gün karanlığa gömülüyor. Hastaneye bu sabah ben götürdüm. Arka koltuğa oturdu usulca. Nasılsın, iyi gördüm seni, dedim. Cevap vermedi. Üstelemedim, dönüp bakmadım, biliyordum ağlıyordu. Gel bir de şu Ermeni Hastanesi’ne gidelim, pek methediyorlar, dedim. Gittik. Aynı çaresizlikle çıktık doktordan. Bahçeye oturduk. Bir sigara verdim. İçtik. Bahçıvan otları suluyordu. Birkaç bank, birkaç hasta, birkaç hemşire. Birkaç kuş, birkaç ağaç ve aralarda biraz gökyüzü. O kendi çaresizliğine düştü. Ben bir şey yapamamanın.
III.
– Şerefe, diyor şerefsizlik yapıyor Hulki. Bak Hulki, dedim. Tamam anladık, meyhane yenilmişlerin yeridir. Hatta yenilmişler ülkesidir. Burada masa sallanır, adam sallanmaz. Söz sallanır, yürek sallanmaz. Ama burada konuşulan burada kalır. Meyhanede her şey olunur, sarhoş olunmaz. Koltuk meyhanesine çevirdin lan burayı. Bana uzunca baktı. Aydın hep böylesin, dedi küsüp gitti.
IV.
– Bütün muhakeme gücünü kaybetmek… Belli ki kaybettim ben. Bütün bu yitirişler içinde derdimi sadece burada ve sana açabiliyorum. Tutunma inancım biraz bundan. Ben dalga geçilme, alaya alınma konumunu bile yitirdim. Bir intihar duygusu uyandırıyor, demek ne demek? Buna yemin etmek ne demek? Çekip gidememek ve aynı yaraya her dakika bir çivi sokulması ne demek. Benim durumum bu! Gerek yok! Burada kapatacağım. Ama dur, açılmışken şunu da diyeyim. Belli ki konuşmamam gereken şeyleri konuşuyorum. Ama iyi dinleyin dostlarım. Dinleyin belki de içinden çıkamadığımız ifrit insanlar yıllığı olur konuşmalarım. Evet, İfrit İnsanlar Yıllığı, başlık bu! Hem de içinden çıkılamayan.
V.
– Şaşkınlık her yerde. Ses sanatçıları derneğine konuşmacı olarak davet edildim. Ne alakası var? Dün kalkıp gittim ben de. Eh konuştum, dinlediler. Bırakmayız, dediler. Saat gecenin ikisi. Dernek meğer bir meyhaneymiş. Eh, dedim iyi oldu. Herkes layığına düşer. Hocam bırak bu dert edinip durmayı, hayatın daha iyisi olmaz, dediler. Rakının yanına ne alırsın, sen onu söyle. Biri yanımda saz çalmaya başladı. Biri kemençeyi getirdi, biri bendiri… Çalalım, söyleyelim, parlayalım, dediler. İyi de söylüyorlar bir görseniz! Hiçbir meyhane enim kadar daralmış değil. Tek gamlı benim.
VI.
– Yoruldum ki ne yoruldum. Beynim davul gibi. Bir yerlere gitsek, dedim. Şöyle Langa taraflarında, denize yakın, kim kimseden uzak. Günlerdir aynı şeyler. Hatta aylar oldu, yıl gibi aylar. Hele şu son beş on gündür öldüresiye. Bir balyoz vurulmuş gibi ensem ağrıyor, başım dönüyor. Kaçacak nere var ki? Bir yerden öbürüne. Bir an bile durmamalı bu zigonu çekilmiş dünyada. Ne zaman boşlasan ağına düşmek, rengine aldanmak, meşgalesinde tepinmek var. Dün gittik bir mekâna Selma Hünel usul ve telaşsız söylüyor ki söylüyor. Ses arada kayboluyor, titriyor, sekiyor ama olsun. Başka zaman hata denecek kusur, güzelliğin kendi. Olsun. Değil mi ki meyhane kusurun yeridir. İnsan oraya bizzat kendi kusurunu görmeye gider. Onu kıymetli yapan o eksiklik, o kusur. Bak, iyi dinle! Handan Kara bu şarkıyı iyi söylemiş. “İnan, İnan ki kimse bana…” Handan Hanım kent meyhanelerini insana hatırlatıyor. Mediha Şen Sancakoğlu da güzel söyler. Onun sesinde sahil meyhanelerinin tadı var: Ege, deniz kenarı, zeytin ve söğüt… Ve çok taze akşam. Meyhane şarkısı olmaz, meyhanenin şarkısı olur.
VII.
– Ben mesela arada Emel Hanım’ı dinlerdim. Hem İstanbullu değilim ben. Sayarsan İzmirli. Bir yazı Bursa’da geçirmiştim üniversitede, iki miydi, üç müydü? İstanbul’u bir yaz uzaktan seyretmiştim. Elimi uzatırdım, parmağımla istikametini bulmaya çalışırdım: İstanbul. Taa şurdasın. Ufukta. Sislerin ve suların ardında. Bir de nasılsa epey efkârlıydım, âşık mıydım, neydim! Duydum ki Unutmuşsun’u dinledim hep o yaz. Uludağ’da kalmıştık. O tepelerde yürür onu dinlerdim. Yeşil’de, Muradiye’de. İnsan oralarda onu mu dinler, deme. Dinliyordum işte. Hele Kültürpark’ta o kocaman ağaçların altında. Yeşilçam filmlerindeki kederli adamlar gibiydim. Ben kederi içime sindirmişim, başka türlüsü imkânsız. Akan kanım olmuş, bakan gözüm, dokunan elim. Uzatmayalım, Emel Hanım söylerdi ben dinlerdim. Nice sene geçti. O şarkı ne zaman çalsa, öyle! Sanki ben uzaktaydım da ötedeki İstanbul’da mutlu olan birileri vardı. Şöyle filmlerdeki gibi mutluluk: Upuzun bir yaz. O eski taksilere binmişler o eski İstanbul’un Boğazında semtlerinden hızla geçip gidiyorlar. Şehzade yolları tenha. Kadıköyü tenha. Adalar ki o çamlar, o rüzgâr tenha. Öyle bir şeydi. Meğer ömür ıssız yollara yazgılıymış, ıssız evlere.
VIII.
– Çaresizlik. Seni bu aralar bu çaresizliği anlar görüyorum. İyi midir, kötü mü bilemedim. Şu harp bitmekten kaldı. İki eski satınca bir yeni alınır dediler. Diyemedim, baba mirası, diyemedim. Sözler gırtlağıma tıkandı. İnsan baba yadigarını da satar mı yahu! Alçaklık değil midir bu. Alçaklıktır. Hem de en âlâsı. Ama ben sattım.
IX.
-Necmi biliyor musun?
-Neyi?
-Saadet’in beni terk ettiğini
X.
Oturmuş bütün masaları, bütün sesleri dinleyen KHK’lı bir adam.

