Can Yesari

Yazlara ve Yazılmamış Romanlara

Okuma süresi: 4 dakika

“Gece yarısı bir otobüs yolculuğu… Ay ışığında dağların ovalara uzanışı… Issız denizler ortasındayım. Unutulmuş yüzler tutunuyor camlara. Uzak sesler yankılanıyor. Bir parıltı, ışık ve kayboluş! Bir parıltı daha, sonra yeniden kayboluş!.. Karanlık çözülen bir yumak gibi! Ardı sıra ıssızlık, ıssızlık, ıssızlık… Bir parıltı daha. Kimsesiz köylerden geçiyorum, ahalisi çoktan uyumuş memleketlerden. Yalnızlığın yürüdüğü sokaklar ve lambalar…”

Bir roman yazacaktım ben bir zamanlar. Bir roman yazacaktım ve böyle yahut buna yakın bir girişle başlayacaktı: Gecenin yarısında bir otobüs yolculuğunda. Yolla başlamalıydı. Çünkü hikâye yol ile başlardı. İnsan yolda olandı.

Sonra, kaldı öyle! Aklımda bir yerlerde, yapılıp edileceklerin arasında kaldı. Kaldı, diyorum ama yazılmadığı yalan. Yazdım ve son sayfasını bile kapattım çoktan. Kaldı, dediğim belki yayınlatmaya elimin gitmemesiyle ilintili.

Böyle kenarda bırakışımın ne birilerinden duyacağım lafla ne yayınlatma sancısıyla ne de başka bir şeyle ilgisi var. Kaldı, demeye iten bir hiç. Evet, bir hiç!

Sen eller gibi olamazsın, demiyor muydu şarkıda. Yayınlanırsa bundan korktum belki ben. İçimdeki yüzlerin eller gibi olmasından. Bir daha konuşmamasından. Başlarını eğip de kaldırmamalarından. Susanlar öyle çok ki hayatımda. Ve şimdi karanlığın içinde yollar geçip giderken, köyler geçip giderken, yüzler bırakıp giderken o en sadık olanını terk etmekten, onu herkeslere aşikâr etmekten korktum. Bu yüzden yazılmamış bir roman oldu benimkisi. Aslında bitmiş ama benden kopmamış bir kahraman oldu.

Yollar geçip gidiyorum. Bütün ova bir deniz gibi dolunay gölgesinde. “Sevilay,” diyor romanda Salih Bey, “Dolunay’a bakıp da sevdiğini haykırırsa insan, hatta onu adıyla haykırırsa, bir gün kavuşurmuş.”

Dolunaylı gece… Başımı cama yasladım. İçimdeki seslere direniyorum. Yahut direnmiyorum da birikmiş onca şey girizgâh bulamıyor ortaya çıkmak için. İçimde fısıltılar, susmayan birileri… Yolda kendiyle konuşur insan. Bölünür, bölünür, bölünür. Her birinde kendi olur, her birinde başkası. Roman olur, kahraman olur, dağ olur, gece olur. Dağ konuşur sonra, gece konuşur, kurt kuş konuşur! Lakin en çok kendiyle konuşmak için yola çıkar insan. Nasıl ki yola çıkmak için kendiyle konuşuyorsa… Öyle midir? Öyledir. En azından benim halim bu.

Kesik yüzler, yarım cümleler… Geçip giden lambaların şeridi… Parçalanmışlıkların bir film makarası gibi eklenip dönüşü… Yolların şeritleri döndükçe eksik yüzler bir şeytan oyuncağı gibi tamamlanıyor. Düşsel bir bakış gözlerimi süzüyor. Yarım cümleler tamamlıyor birbirini. Eski, çok eski bir fısıltı duyuyorum yeniden: “Kaçma Sevilay, kaçma!.. Yıllar geçti, nereye!”

Sevilay kaçıp giden bir kızdı yahut kaçıp da kurtulamayan. Buydu kızın hikâyesi o romanda. Sevilay bir umuttu. Sevilay bir düştü. Hepsinden öte valizimi alıp geride bıraktıklarımdı.

Uzakların ardına düşüp geride Sevilay’lar bırakanlardan biriyim ben. Hatta geride bıraktığı hiçbir şey olmayanım ben. Ne o ne de bu, ne orada ne burada hâsılı hiçbir yerde olmadım ben. Olamadığım için de yollarda kalan oldum. Bölünüp duruşum bundan. Varamayışım bundan.

Romanı soranlar oluyor bazen. Bir roman gelecekti, diyorlar. Gecikti gene?

Oysa hiçbir yerde değilim ben. Durduğum yer sözü olan hiçbir insanın yeri değil. Hatta bir yerde bile durmuyorum, yollar gidiyorum. Niye gidiyorum? Hiç! Ay ışığı, dolunay… İnsan dolunaya haykırsa gerçekten kavuşur mu Sevilay? Haklı mı Salih Bey?

Haklı olmak için söylenmez ki her şey. Öyle düşünmek iyi gelir bazen. Anlıyorum ki Salih Bey de yol insanı. Her ne kadar bir romanın kahramanı olsa da bir yüzü var onun. Duyuşu, hüznü, düşü var. Çünkü yol insanı düşler. Hakikat olsun ya da olmasın istemez, sadece düşler. Olup olanlar yahut olup bitenler içinde düşten daha güzel ne var ki. Bunu bilir yol insanı.

Vurma yüreğimi gözbebeğinle, diyor şarkıda. Her biri bir şarkıdır gece yolculuklarının. Dönüp dönüp dinlenen, susup susup beklenen şarkılardır. İnsan bir şarkıyı üç kere neden dinler, diyor Vüs’at Bener ‘Sarhoşlar’ hikâyesinde. İşte biraz da aynı yere dönmektir gece yolculukları. Yarım kalmışlığın öteki yüzü olur da eski şarkılar yol boyunca bir şeyleri yaşatıp durur. Bu şarkının hep aynı korkularla başlayan girişini seviyorum. Sen eller gibi olamazsın! Oysa eller gibi olsan o sen olur muydun? Sen, sen olmasan eller gibi olurdun ama sen iken nasıl olur da ellere karışıp gittin diyorum ve sorun burada başlıyor.

Yollar böyledir. Uzaksa sadece mesafenin adıdır. Mesafe kendini bir kere açmışsa eğer, yakın kaybolur. Hiçbir yerde ve hiçbir yerli olamaz. Uzağı gören göz araftadır. Uzak arafa düşene dek sürer savaş. Yol kendi içine bükülene, kendine gidene, kendinde kaybolana dek.

Bu yazı, hiç değilse burada kalsa. Kalmazsa söğüt ağaçları gelecek daha, kuyu başları gelecek, pansiyonlar gelecek ve uzayıp gidecek hikâye roman olana dek. Yollar girecek araya, bırakılanlar girecek, ay ışıkları, gölgeler bir sürü şey… Sevilay’ım gelecek, kınalım gelecek, yaralıbulutçiçeğim bir sürü şey!..

Biter mi bu böyle? Bitmez! O yüzden kalır bir kenarda. Yolların bitmesini istememek belki de bundandır. Fısıltıyla bir sesin, yüreğinde şarkılar hiç bitmese, dediğindendir..

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Captcha *