Sözlük Okumaları 3: Köktürkçe-Osmanlıca Savunucuları ve Arada Kimsesiz Kalan Uygurca
Köktürkçe Dersi
Uzaktan ders vermek için bir platformda hesap açtım. Verebileceğim dersleri sıraladım; sınavlara hazırlık, lise, ortaokul vs. derken Osmanlıcayı da ekledim. Kim bilir, belki meraklısı vardır. Sonra iş imkanları düşmeye başladı önüme. Dersler ihaleye açılıyor. Teklif vermek için para ödemek lazım, öyle az buz fiyatlar da değil ha. Ben bir yandan henüz kazanmadığım paradan teklif ücreti ödüyorum. Ne var ki kimse dönüp bakmıyor benim tekliflere. Bir ara önüme Köktürkçe (Göktürkçe diyordu teklifte, öyle de denir.) dersi almak isteyen birinin ilanı düştü. Sistem çok ciddiye almamış olacak ki az bir fiyatla teklif verebiliyordum. Öylesine ekledim. Aradan vakit geçti, mesaj geldi öğrenciden. Durum tahmin ettiğim gibi değilmiş. Ben genç bir kurt balası, damarlarında kaynayan âteşîn kanın etkisiyle Türk Runik harfleri öğrenmek istemiş olmalı diye düşünmüştüm. Teklif veren öğrencinin talebi ise güncel bir ihtiyaçtan kaynaklanıyordu. Türk Dili ve Edebiyatı okuyormuş, dersi alttan alıyormuş, yardıma ihtiyacı varmış. Zaten oldukça düşük tuttuğum ders ücretini biraz daha indirmemi istedi, kabul ettim. Hiç yoğun değildim çünkü. Asla yoğun değildim. Sonra bir başka öğrenci iletişim kurdu benimle, ilginçtir o da Köktürkçe, Karahanlıca ve Eski Anadolu Türkçesi gibi dersler talep ediyordu. Epey para yakıp, istikrarlı öğrenci bulmaktan ümidi kesince o platformdaki ilanlara teklif vermekten vaz geçtim. Ders verdiğim iki öğrencinin de kapımı tarihi yazı dilleriyle çalmış olması ilginçti.
“Face”de Köktürkçe ve Osmanlıca Savunucular
Başta o öğrencinin ilanını pek ciddiye almamış olmamın sebebi “Face”de sık sık önüme çıkan çok derin (aşırı derin) ve âfâki konularda sağlam görüşleri olan ama bilgileri yine benzer ortamlarda edindiklerini düşündüğüm hurafeden ibaret olan insanlar. Gün geçmez ki Anadolu’da bulunan ama bazı odakların etkisi altında olduğu için akademinin görmezden geldiği beş on bin yıllık Türk yazıtlarıyla ilgili bir haber düşmesin önüme. 🙂 Bazı bilgiler ve bulgular o kadar çok tekrarlanır ki muhkem kaziye muamelesi yaparlar bunlara.
İşte Köktürkçe ve Tamga yazısı dedikleri Orhun alfabesi de Mu kıtası gibi, uzaydan gelip insanlara kanını karıştıran yarı tanrılar gibi bu zümrenin kutsallarından biridir. Tengricilikle birlikte yükselen bir değerdir tamga harfleri. Bazılarının paylaşımların altına yazdıkları yorumlarda Göbeklitepe’de Eski Türkçe yazıtlar bulunduğunu ileri sürdüklerini, hatta mesela Köl Tigin Yazıtının hayata ve ahlaka dair Kur’an’dan, Tevrat’tan daha derin ve kuşatıcı bilgiler içerdiğini iddia ettiğini görmüşlüğüm vardır. Çoğunun lisede veya lise dengi üniversitelerde okuduğunu düşündüğüm bu çok bilgili arkadaşlar Ahmet Taşağıl gibi alanın görece popüler insaflı hocalarını filan küçümsemekten de geri durmaz.
Türklerin tarih boyunca yaptığı en yanlış tercih milli Köktürk alfabesini bırakıp çok yetersiz Arap alfabesini almaktır bunlardan bazılarına göre. Bir iki tanıdık benzer gönderiler paylaşınca aslında bu iddianın tarihi gerçeklerle örtüşmediğini, tarihte Köktürk alfabesini bırakıp Arap alfabesine geçen bir topluluk olmadığını yazdım. Ama benim işim gücüm var, herkese cevap yetiştiremem, bu selin önünde durmak da mümkün değil zaten.
Alfabe bahane, dil de öyle. Tengricilik dedikleri inanç da sınırları belirsiz, ırkçılıkla karışık bir çeşit deizm gibi görünüyor. Ama deizim kadar tek tanrıcı olup olmadığı da şaibeli. Neyse, bana ne.
Bir de bu Köktürkçe savunucuları karşısında mevzilenen Osmanlıca savunucuları var. Onlar da malum “Bir gecede cahil kaldık”, “Dedemizin mezar taşını okuyamıyoruz,” cümlelerini tekrarlayarak ifade eder kendilerini. Bu cümleler kısmen doğru olabilir ama aradan geçmiş yüz yıl, hâlâ o gecenin cahilliğini soğuk bir yağmurluk gibi omzunda taşımak zorunda değilsin ki arkadaş. Cahil bırakılmaktan o kadar şikayetçiysen az bir gayretle dedenin mezar taşını okuyacak kadar Osmanlıca öğrenebilirsin. Hele şimdi o kadar kolay ki. Orta yerde mebzul miktarda yazılı, görsel malzeme var.
Bu mezar taşlarıyla ilgili birkaç gruba üye oldum. Aslında çok faydalı. Az bir ilgiyle bilgisini artırabilir meraklılar. Üyeler gördükleri, okumaya çalıştıkları mezar taşlarının, kitabelerin resmini paylaşıyor. Doğal olan bir resmin altında üç beş ileti olması. Biri okumaya çalışır, bir diğeri bazı düzeltmeler yapar, gönderi sahibi teşekkür eder, tamam.
Ama bazen bakıyorum altta elli altmış yorum. İşte orada Köktürkçülerle Osmanlıcacılar arasında küçük bir çatışma çıkmış demektir. Çoğu zaman elbette aynı zamanda laikçi, İslamcı çatışması da demektir bu.
Dil ve Yazı
Aslında alfabe öğrenmek, bir dili anlayıp konuşmakla karşılaştırınca ne kadar basit bir ayrıntı. Basit ama önemsiz değil elbette. Kültürü, medeniyeti taşıyan bir araç dil; hem o coğrafyadan bu coğrafyaya hem bu zamandan gelecek zamana. Kendisi bir araç olan dili taşıyan araç da yazı ve alfabelerle aktarılıyor. Türkler farklı kültür havzalarına girdikçe alfabeleri de değişmiş.
Sosyal medyada bu iki cahil zümre anlamsız ve faydasız çatışmalarla uğraşırken arada uygarlık kelimesini kendisinden türettiğimiz (eski) Uygurların dili ve alfabesi öylece sahipsiz ve mahzun kenarda bekliyor gibi bir duyguya kapıldım. Kim, niye savunacak ki Uygurcayı ve alfabesini? Arkasını Türklük veya İslam gibi güçlü bir olguya dayamıyor. Bir de çocukluğumuzdan beri tarih kitaplarında küçümsediler Uygurları, barışçı dinlere girdiler, yumuşadılar, yok olup gittiler diye öğrettiler.

Eski Türk Dili Dersleri,Öksüz ama Vakur Uygurca
Peki öyle mi aslında? Arada küçük bir parantez mi Uygurca? İşin aslı şöyle. Bi kere Türkler Müslüman olup yavaş yavaş Türkçeyi Arap harfleriyle yazmaya başladıkları dönemde Köktürk alfabesi kullanıyor değillerdi. 38 harfli Köktürk alfabesini bırakıp 28 (veya 32-33) harfli Arap alfabesine geçmediler. Başta 18 harften oluşan sonra bazı metinlerde 24 harfli varyantı kullanılan Uygur yazısını kullanıyorlardı.
İkinci yanılgı Türkleri bir arada yaşayan, homojen bir topluluk gibi; tarihi de tek bir çizgi üzerinden ilerleyen olay örgüsü gibi düşünmek. Bugün bildiğimiz en eski buluntular Köktürk yazısıyla yazılmış ama Uygur yazısı ne zaman kullanılmaya başlandı, Köktürk yazısı ne zaman kullanılmaya başlandı belli değil. Muhtemelen eş zamanlı olarak bir yerde o, bir yerde bu gelişti ve farklı topluluklarda kullanıldı. Tıpkı asırlar boyu Arap harfli Türkçeyle birlikte Uygur harflerinin de kullanıldığı gibi. Evet, bu iki alfabe de farklı coğrafyalarda eş zamanlı kullanıldılar. On beşinci asırda Osmanlı sarayında Uygurca yazan hattat vardı. Sıkı durun, Uygur alfabesi esasına dayalı Moğol alfabesi bugün Çin’in bir bölgesi olan İç Moğolistan’da hâlâ yaygın. Bağımsız Moğolistan’da Kril harflerinden önce resmi alfabe idi, bugün tekrar yaygınlaşıyor.
Türk dillerinin yazılması için tarih boyunca 15 kadar alfabe kullanılmış. İlki Orhun (Köktürk) alfabesi. Elbette önemli. Sonra sekiz asır kadar kullanılan Uygur alfabesi. Çok önemli. Çok fazla metin var. Büyük bir hazine. Ardından Arap alfabesine dayanan Türk alfabesi. Dokuz asır boyunca hemen hemen her coğrafyada Türkçenin ifadesi için kullanılmış. Hâlâ Türk dünyasında aktif olarak kullanılan üç alfabeden biri. Sonra yirminci asırda yaygın kullanım kazanan Latin ve Kiril alfabelerine dayanan alfabelerimiz geliyor.
Bence bu kısır tartışmalara çok fazla takılıp vakit kaybetmemek lazım. Atalarımız kendi zamanının gereğini yaptılar ve doğru olanı yaptılar deyip işimize baksak bu en iyisi. Zaten alfabe nedir ki yahu? Bu saydıklarımın hepsini öğrenmek birkaç gününü alır insanın hadi bilemedin bir iki hafta. Oturur öğrenirsin, kullanırsan kalıcı olur, kullanmazsan unutur gidersin. Lazım olursa yine öğrenirsin. (Ben Orhun ve Uygur harflerini öğrendim, unuttum. Çünkü kitap okumadım o harflerle. Latin, Arap ve Kiril harflerini normalde unutmam mümkün değildir, epey kitap okudum.) Asıl dile odaklanmak lazım. Metinleri okumak lazım. Alfabeleri de engel olarak görmemek, öğrenip geçmek lazım gerekiyorsa. Atla deve değil ya.
Birkaç Sözcüğün Etimolojisi
İki öğrenciye birkaç saat ders vereceğim diye dört beş gün Köktürkçe çalıştım. Yazıtları yeniden okudum. Bu arada bilgi tazelemiş oldum. Bazı sözcüklerin etimolojisini öğrendim. Sizinle de birkaçını paylaşmak istiyorum.
“Değin”, değmek fiilinden. Çok basit aslında, kendim düşünsem de bulurdum belki. Eve değin yürüdüm, diyorum ya, değinceye, ulaşıncaya kadar gibi bir anlamı var bunun.
“Dahi” bağlacı var ya hani “de” bağlacını ekten ayırmak için “dahi” anlamında diye vurgularız, ilk hecesi kısa okunur. O “takmak” fiilinden. Bunu ilk bakışta anlamak zor. Ama “dahi < dahı < takı” şeklinde ara formları göstersem anlarsınız.
“Yine”, yanmak fiilinden “yana” olmuş ama bu “yanmak” fiilinin anlamı dönmek.
Bir Kitap: İştikakçının Köşesi
Arada bir süre bu konulara bakınca bir yıldır okunmak için sırasını bekleyen bir kitabı raftan indirdim. Önce biraz karıştırayım dedim, ortadan bir yazıya göz atıyordum, birkaç saat geçmiş, fark etmemişim. Akmış gitmiş sayfalar. Sonra baştan başlayıp, tertemiz okudum. “İştikakçının Köşesi” üstat dilcilerimizden Şinasi Tekin’in kitabı. Bilgi dolu, eğlenceli, ilginç bir kitap. Kelimeler, tahliller, sözlükler, ekler, kökler arasında eğlenceli bir yolculuk. Kitabın merkezinde “Uygurca” var. Evet, az önce kimsesiz dediğim Uygurca. Elbette, konuşan işinin ehli bir hoca olunca iş değişiyor.


