Can Yesari

Ege’de Çardaklı Kahveler ve Şarkılı Filmler

Okuma süresi: 5 dakika

Yaz bitti. Güz bile nerdeyse geldi geçti. Bu uzak diyarda mevsim boyunca ruhum Ege’nin çardaklı kahvelerini arayıp durdu. İçimde ayrı bir yeri vardır çardaklı kahvelerin, anlatması çok uzun bir hikâyedir. Ege için felsefecilerin “imago mundi” dediği cinsten bir dünya imgesi aranacak olsa ben bu çardaklı kahveleri seçerdim. Bu mekânların müdavimleri dünyanın en özel insanları gibi durur içimde.

Çardaklı kahve, dedim ama bu yerlerin özel bir adı var mı bilmiyorum. Bazen bir iç mekândan dışa taşmış hali bazen de kulübemsi bir çay ocağının uzantısı gibi dururlar. Ama hepsinde de tamamlayıcı unsur masaların, sandalyelerin genellikle asma dallarıyla nihan edilmiş çardak biçimli örtüsüdür. Daha çok bir geçiş mekânı gibi durur. Ne kahvehaneler gibi erkeklere ne de kafeler gibi gençlere mahsus gizli kaideleri vardır. Dağ başlarındaki yalnız ahlatlara konan kuşlar gibi kadın erkek, çoluk çocuk, yaşlı genç gelen geçenin şöyle bir nefeslenip gittiği uğraklardır.

Ben Ege’nin Çardaklıları, dedim ama insanlar zihinlerinde farklı farklı çardaklı kahve canlandırmış olabilir. Daha farklı memleketler kurmuş, daha başka gaileleri olan insanları taşımış olabilir. Hatta hayallerindeki yerler köşesinde çalımla kurulmuş etrafına gugur gugur tepeden bakan benim viranelerden çok daha başka çardaklılar da olabilir. Olsun. Ben garlarda, garajlarda, merkez yol güzergahlarında bir köşeye ilişivermiş yolcularla uğraşmaktan çok kendisi bir yolcuymuş gibi duran Ege’ye mahsus o salaş mekanları kast ediyorum.  

Büyük stadın yanındaki garajda birkaç çardaklı kahve vardı mesela. Basmane Garı’nda vardı. Kemer Tren İstasyonu’nda vardı. Daha nice yerde olanlar vardı da benim kendime en yakın bulduklarım bunlardı. Ne zaman yolum düşse bir çayını, gazozunu içmeden geçmediğim İzmirli dostlarımdı. Bu sebeple de liseli yıllarımın mühim bir kısmı bu kahvelerde saklıdır.  

Kemer Tren İstasyonu’nun hatırası nedense diğerlerinden biraz daha derin. Baraka bir çay ocağının peşince devam eden asmaların altında demir masa ve sandalyeli (Allah’tan plastik daha yayılmamıştı) bir kahveydi. İstasyonda geliş gidiş iki demiryolunun arasında mekân tutmuştu. İki yanından trenler Aydın’a, Nazilli’ye, Denizli’ye, Isparta’ya ve Ege boyunca daha saymadığım nice memleketlere gider gelir, sepetlerine sebze meyveden çok mevsimleri doldurmuş Ege köylülerini taşır dururdu. En çok da kadınlar olurdu. Civarlardaki semt pazarlarına gün boyu kim bilir nerelerden gelir, nerelere döner giderlerdi. Sepetlerdeki incir ve üzümleri hatırladığıma göre yaz sonları daha çok görünürlerdi. Mevsimlerse Tanpınar’ın dediği gibi köylü kadınların sepetlerindeki nevalelere göre değişirdi. Eriklerle başlayan yaz incirlerle biter; güz, kış ortalarına kadar pırasa soğanla sürerdi.

Kış garibanlığı, çardaklı kahvelerde büsbütün daha derin duyulurdu. Asmalı kahvenin yanlarına naylonlar gerilirdi. Üşüyen yolcular çardağın kuytu köşelerinde esmeyen bir yer arardı. Zayıflığı elmacık kemiklerini iyice öne çıkarmış ocakçı Erol Abi daha çok üşürdü. Beli bükülmüş altmışlarındaki Erol Abi yer yer ciğeri çıkacak gibi öksürürdü, belki çıkacaktı da kalmamıştı o ciğer, öyle soluklanırdı. Sait Faik’ten artmış bir kahraman gibi dolaşırdı. Onu çürüten bir dert vardı ama o kimselere anlatmazdı. Tren yolunun öte tarafında kocaman sefahet evleri vardı. Erol abinin oralara ulaşan bir derdi var gibi gelirdi bana. Bir sevdiği, belki çoluk çocuğu… Hayatın gaileleri öyle türlü türlü ki…

584964331 1297118715789237 5897416065874175792 n

Kimi zaman öyle düşkün, öyle tükenmiş insanlar gelip otururdu ki o çay ocağına… O yüzler hiçbir zaman aklımdan çıkmadı. Şarkılı arabesk filmlere bakıyorduk ama gözümüzün önündekiler onlardan çok daha dertli gibi görünüyordu. Kış böylesi bir acziyeti artırdıkça artırırdı.  

Kış boyu “Sefiller”i oynayan mekân yaz günlerinde tam bir saltanat sürerdi. Başlayan cümbüşe hafta içi daha çok Kemal Sunal filmleri eşlik ederdi. Yanı sıra Orhan Gencebay’dan, Müslüm Gürses’ten, İbrahim Tatlıses’ten şarkılı filmler de görülürdü. Hafta sonu Fenerbahçe maçlarının (o zamanlar maçlar gündüzdü) heyecanı filmlere galip gelirdi. Rıdvanların oynadığı dönemdi. Masalarda Rıdvan’ı Nazillispor’dan tanımanın imtiyazıyla kurulanlar olurdu. Hele ki Musa diye bir çocuk vardı (Daha sonra adını soyadını Fener’deki futbolcuların adlarıyla değiştirmiş, bari soyadın kalsın diyen babasını bile dinlememişti) Fener’in yendiği hafta bütün gazeteleri alır mekâna boca ederdi.  

Yaz boyu maçlara da ara verildiği için şarkılı filmler daha yüksek bir sesle oynatılırdı. Asıl şarkılı filmler Zeki Müren ve Bülent Ersoylarla başlasa da eski mahallelerin, eski dostlukların yadigarı Emel Sayın filmleri daha çok göze çarpardı. O güzel günler belli ki artık bitmişti ve biz hatırlama günlerindeydik. Ne o güzel kadın sanatçıları seslendiren Belkıs Özener’lerin naifliği ne de zarafet ve içtenlik kalmıştı. Evvelce hicaz, muhayyerkürdi gibi hafif makamlarla söylenen içli şarkılar seksenlerde yerini “küçük” furyasına özellikle de Emrah, Ceylan gibi küçüklerin temsilinde bir namussuzluk, ahlaksızlık ve ezilmeye bırakmıştı. Varoş ve merkez sınırlarını yitirdikçe refah yerine çürüme başlamıştı.

Bu dönem filmlerinin ses ayarları da filmlerden beterdi. Kahraman şaşılacak kadar baskınken diğer oyuncuların sesi bir kuş uçumu öteden gelirdi. Bazen de konuşmalar iyice kaybolur yerini boğuk ulumalara bırakırdı. Hele ki dövüş sahnelerinde yumruklar ve dayak yiyenin sesi davul gibi patlardı. Eh, o kadar acılı filmler izlediğimize biz biraz da bu seslerle kanaat getirirdik. 

Bütün bu geçişlerin arasında şarkılı filmler asıl saltanatını Ferdi Tayfur’la sürmüştür diyebilirim. Yetmişlerin sonlarından seksenlerin ortalarına kadar en çok izlenenler onun filmleri, zihinlerde en çok kalan şarkılar onun şarkılarıydı. Gizli bir intikam sezilirdi Ferdi Tayfur filmlerinde. Fakir, dürüst ve yakışıklı ama aynı zamanda horlanan, terk edilen, vaz geçilen oğlan sesi sayesinde bütün ülkenin namzedi gibi parlardı. Ferdi Tayfur’un şarkılı filmlerinin diğerlerinden farkı aslında sevdiği kızın onu hiç aldatmamış olmasıydı. Bu sebeple onu seven kadınlar daha çok ağlardı. Bir yanlış anlaşılma aşıkların bütün hayatını alt üst ederdi. Ferdi Tayfur bu yanlış anlaşılmanın yahut araya giren art niyetlilerin “derbeder” ettiği genç âşıktı.

İbo’nun “Yalan” filmini de Kemer Tren İstasyonu’nda izlemiştim. “Yalan” filmini bu kadar iyi hatırlamanın sebebi filmin birçok sahnesinin bir tren istasyonunda geçmesiydi. İbo’yu sevmesem de o şarkıyı arada kaçamak (neden kaçamaktı acaba?) dinlerdim. Gene ümitsiz bir bitiş hikâyesi vardı Yalan’da. İhsan Yüce, Perihan Savaş’a gerçekleri söylüyordu ama bunun için artık çok geçti. Savaş, istasyona giden sokaklarda o hep beklenen “büyük dönüş mitosu”yla koşsa da geç kalmıştı. Kahramanımız için artık bütün bekleyişler beyhude, bütün sözler yalandı.

Kemer Tren İstasyonu’na en son gittiğimde bütün o çay ocaklarının, çardaklarının üzerlerine modern bir beton dökülmüş halde gördüm. Tıpkı “Yalan” filmindeki gibi bir tren gelip çarpmış ve silip götürmüş her şeyi. İbo’nun filmde dediği gibi bize bir şeyler olmuş, bizler elimizdekileri kaybetmişiz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Captcha *