Hurdacı Kantarında Cevher Tartmak
Yazar olmanın şöyle bir güzelliği vardır: Zamanla bir edebiyat mıknatısına dönüşürsünüz ve edebiyatla ilgili şeyleri çekmeye başlarsınız. İnsanlar sizinle yazarlardan ve kitaplardan konuşurlar söz gelimi. Yazılar paylaşırlar, şiirler okurlar sizinle.
Bu cümleden olarak arkadaşlarımdan biri bir video gönderdi, Özdemir Asaf’ın kısa bir videosu. Şair, gençliğinde arkadaşlarıyla bir gazeteye şiirler yazdıklarını anlatıyor. Kimi tek satırlık kimi iki kimi üç satırlık kısa kısa şiirleri çıkıyormuş. Birinde telif ücretini almak için gazeteye gittiğinde muhasebe müdürü onunla görüşmek istemiş. “Bak oğlum” demiş, “arkadaşların koca koca şiirler yazıyor. Sen en yüksek parayı alanlardan birisin. Biraz çok yaz da aldığın parayı hak et.”
Şairimiz muhasebeden o gün parasını almış ama bir daha da o gazeteye göndermemiş yazdıklarını. Gençmiş, gücenmiş.
Hüzünlüydü video, üzüldüm. Arkadaşım bana bunu gönderdiğine göre tanınmayan bir yazar olan beni teselli etmek istiyordur diye düşündüm. “Bak, Özdemir Asaf’a bile neler demişler, senin yazdıklarının kıymeti de bilinmezse aldırma, su akar mecrasını bulur.” falan demek istediğini zannettim. Anlaşılmanın ve teselli edilmenin buruk memnuniyetiyle arkadaşımı aradım. Niyetim onu konuşturup duygularını daha açık ifade ettirmekti.
Gelgelelim onun benim düşündüğüm taraklarda hiç bezi yokmuş. “Videoyu bana niye yolladın?” dedim. “Baksana adam peltek konuşuyormuş.” dedi. “Ee?” dedim. “Ee’si var mı, koskoca şair peltekmiş işte.”
Omuzlarım çöktü, resmen dumura uğradım. Ölüm gibi bir şey oldu ama kimse ölmedi. Kendi başıma bunu sindiremezdim. Başka bir yazara, bu işten anlayan birine anlatmalıydım. Geceze’den sütun arkadaşım İrfan Arslan’ı aradım. Olup bitenleri tek tek anlattım. Acaba o nasıl yorumlayacaktı? En azından beraber sızlanırdık.
Ancak öyle olmadı. O daha beterini anlattı. Kendi başından geçmiş. Bir kitap fuarında imza için oturacağı masanın yanında mahallî bir şair varmış. Tanışmışlar, kitaplarından söz etmişler. Adam masasından aldığı tuğla kalınlığındaki şiir kitabını imzalayıp uzatmış. İrfan abi de hediyeye hediye ile mukabele etmek için masadaki sekiz-on kitabından tek şiir kitabını imzalayıp adama takdim etmiş. Bir şaire verilebilecek en güzel hediye yine bir şiir kitabıdır diye düşünmüş.
Adam kitabı eline alıp şöyle bir tartmış, sayfalarını karıştırmış. Gittikçe suratı düşmüş, kaşları çatılmış. Sonunda dayanamayıp, “Ama bu haksızlık” demiş, “ben sana kocaman kitap hediye ettim, sense bana incecik bir şey.” “Şaka yapmıştır herhalde.” diye araya girdim. “Yok yok.” dedi İrfan abi, “Ben de öyle zannetmiştim ama adam çok ciddiydi. Zaten bir daha da dönüp bakmadı benden yana.”
Bu iki sahne de bana aynı şeyi söylüyordu, ortada bir ölçme-değerlendirme sorunu olduğunu. Bunlar; şiiri metreyle ölçmek, kitabı kiloyla tartmaktı. İnsanların önemli bir kısmı eserleri okumuyor, ölçüyor ve tartıyordu. Her şeyi kiloyla, olmazsa metreyle, yahut takipçi miktarıyla, tıklama ve beğeni rakamlarıyla ölçme histerisi yaşıyoruz. Ennn çok bende var, enn büyük bizim, en uzun, en kalabalık.. en.. en… İnsanoğlunu bu çokluk tutkusu mahvedecek.
Bu saplantının varıp dayanacağı yer düz mantığa hapsolmak, renkleri soldurmak, nihayetinde estetik körlük ve kıymet bilmezliktir. En büyük en değerli, en kalabalık en etkili, en gösterişli en güzel zannedilir; hacim ile ihtişam, görünürlük ile kıymet birbirine karıştırılır.
Yazarları bile kullandıkları kelime sayılarına göre değer vermeye kalkarız sonra. Hâlbuki bir yazarı kelime sayısına göre değerlendirmek bir mimarı binadaki tuğla sayısına göre değerlendirmek kadar anlamsızdır. Edebiyattan maksat fazla kelime kullanmak değil, kelimeleri yerli yerinde kullanmaktır.
Koca Ragıp Paşa’nın dediği gibi, maksat eserse mısra-i berceste kâfidir.
Neylersin ki cevahir kadrini ancak cevher fürûşân olan bilir. Hurdacılarda yüksek sanat eserlerinin kıymeti takdir edilemez. Bu meslek erbabı gücenmesin sakın; onlarla bir meselemiz yok. İsrafın önüne geçtikleri için kendilerine müteşekkiriz bile. Ama kantarlarında elmas tartmaya, hatta bunu başkalarına da dayatmaya kalkarlarsa iş başkalaşır. Aynı şey sarraflar için de geçerlidir. Onlar da hassas terazilerinde hurda tartmaya kalkarlarsa aynı duruma düşmüş olurlar.
Burada derdimiz birkaç kişinin edebiyat anlayışı ya da kadirbilmezliği değil aslında, insanın kadim zaaflarından biridir. Kıymeti, görünenden hareketle tayin etmeye çalışmaktır. Görüneni ölçmek kolaydır zira; görünmeyeni anlamak ise çaba, dikkat, tecrübe, irfan ve daha başka şeyler ister. Zihin bir şeyi anlamadan önce ölçmeye ve ölçerek sahiplenmeye meyillidir. Çünkü ölçmek insana bir hâkimiyet hissi verir. Bir şeyi saydığımızda, sınıflandırdığımızda, rakamlara döktüğümüzde onu tanıdığımızı zannederiz. Oysa bilmek ile ölçmek aynı şey değildir.
Bir kitabın sayfa sayısını bilmek, onun insan ruhunda açacağı pencereyi bilmek değildir. Bir şiirin kelimelerini saymak, o kelimelerin kalpte meydana getireceği yankıyı hesaplamak değildir. Ölçü, bize eşyanın dış sınırlarını gösterebilir; fakat onun içindeki mânâyı her zaman gösteremez. Bunun ayırdına varamayan birileri kalkıp Osmanlı’nın nadide evraklarını Bulgaristan’a okka hesabıyla satabilir mesela.
Bazı şeyler ağırlıklarıyla değil, insanda bıraktıkları izlerle anlaşılır. İnsanlığın hafızasında yer eden nice şey, ağırlığı ve büyüklüğüyle değil yoğunluğuyla yaşamaya devam eder. Bir evrak tarihin karanlık bir noktasını aydınlatır, bir özür yılların küslüğünü bitirebilir. Buna karşılık ciltler dolusu kitaplar, saatler süren konuşmalar, binlerce satırlık metinler sessizce unutulup gidebilir. Tesir; büyüklük, uzunluk, ağırlık gibi hacimlerle ilgili değildir.
Ancak yaşadığımız çağ bize bir şeyin değerini takdir etmek yerine onu ölçmeyi öğretiyor. Modern dünyanın en belirgin özelliklerinden biri, hemen her şeyi rakama dökebilmesidir. Ne kadar okunduğunuz, kaç kişi tarafından takip edildiğiniz, ne kadar kazandığınız, kaç adım attığınız, ne kadar verimli olduğunuz sayılabiliyor artık. Sayılabilen her şey görünür hâle geliyor; görünür olan da kıymetli zannediliyor. Böylece farkına varmadan, ölçülebilen ile değerli olanı aynı kefeye koyuyoruz.
Sorun ölçmek değildir hakikatinde. Ölçmek insan aklının büyük kabiliyetlerinden biridir. Problem, ölçebildiğimiz şeyleri hakikatin tamamı zannetmektir. Çünkü biliriz ki hayatın en belirleyici hakikatleri istatistiklere sığmaz. Bir dostun sadakati, bir annenin duası, bir öğretmenin talebesinde bıraktığı iz, bir sanat eserinin insan ruhunda açtığı pencere hangi cetvelle ölçülebilir?
Hurdacının kantarı altınla demiri aynı usulle tartar, fakat kuyumcu ikisini aynı gözle görmez. Çünkü biri ağırlığı bilir, diğeri kıymeti. Edebiyat da böyledir. Kelimeleri sayanla, kelimelerin içindeki cevheri gören aynı hükme varamaz. İnsan, ağırlığı değil de değeri tartabilecek bir bakış açısı geliştirebildiğinde olayları ve nesneleri gerçek mahiyetleriyle görmeyi öğrenebilecektir.
En büyük yanılgılarımızdan biri, çokluğu hakikat zannetmemizdir. Gözümüz kalabalığa alıştıkça, hakikati de kalabalıkta aramaya başlarız. Çok olanın doğru, büyük olanın değerli, görünenin gerçek olduğunu sanırız. Oysa hakikat her zaman hacimli görünmez;
En büyük yanılgılarımızdan biri, çokluğu hakikat zannetmemizdir. Hangisi fazlaysa onun doğru, hangisi çoksa onun iyi ve güzel olduğunu sanmak işimize gelir. Bu yüzden gözümüz kalabalığa alışmış, gönlümüz özü aramayı unutmuştur. Hâlbuki kâinatta nice büyük hakikat, küçük bir suretin içine gizlenmiştir. Bazen bir çekirdeğe, bir damlaya, bir harfe sığar. Tasavvufun kesretten vahdete yönelen bakışı da insana bunu hatırlatır: Görünenlerin miktarı, hakikati görmeye engel olmamalıdır.
Anlaşılan o ki insanın asıl olgunluğu, hurdacı kantarını bırakıp cevher terazisine yöneldiği yerde başlıyor. Hurdacının kantarıyla dünyaya bakan, her şeyi ağırlığı kadar görür. Oysa hayat bize durmadan şunu söyler: Bazı şeyler ağır değildir ama değerlidir; bazı şeyler büyük değildir ama derindir. Ve cevheri anlayamayanların elinde, en kıymetli şeyler bile hurda fiyatına düşer.
