Yılmaz Yeniçeri

Sisin Gizledikleri ve Gün Yüzüne Çıkardıkları…

Okuma süresi: 6 dakika



Saklı kalan her gerçek, ortaya çıkacağı günü bekler. Bir gerçeğin ortaya çıkması salt bireyi ilgilendiren bir durum da değildir; kimi gerçeklerin gün yüzüne çıkması toplumsal etkileriyle beraber değerlendirilmiştir. Burada çokça göndermede bulunulan ve bir halk hareketi olma özelliği taşıyan Fransız Devrimi ilk elden verilebilecek bir örnektir. Devrimin karakteri, yukarıdan aşağıya doğru “baskı ve zorlama”yı içerir; ancak Fransız Devrimi’nde tam tersi bir durum söz konusudur. Yönetilenler, yönetenlerinin tutum ve davranışlarını beğenmedikleri, bundan rahatsızlık duydukları için bir kendini ifade biçimi olarak “devrim” yolunu seçmişlerdir. Normal devrimlerde “gerçekler” sansürlenir. Fransız Devrimi ise yöneten sınıfın halktan esirgediği eşitlik, adalet ve özgürlük gibi değerlerin gün yüzüne çıkarılmasıyla sonuçlandırılmıştır. Zaten, Fransız Devrimi’nin halkçı kimliğidir saklı tutulan gerçekleri gün yüzüne çıkaran.


İşte; adına ister “gerçek” diyelim ister “bilinçaltı bilgisi” diyelim, değişen bir şey yok. Öldüren Sis (The Mist, 2008) tam da bu noktadan işe el atan bir film. İnsanoğlunun bilinçaltında –küçük bir benzetmeyle, kuluçkaya yatan her gerçek kabuğunu kırıp dışarı çıkacağı günü bekler. Gerçeklerin gün yüzüne çıkması bir zorlama sonucu olabileceği gibi, Öldüren Sis‘te olduğu gibi, korku ile de yüzünü gösterebilir.


Korku filmlerinin temel referansları incelendiğinde çoğunda bilinçaltına, sıkıntılı çocukluk dönemlerine -ki bunun birçok çeşidi film olarak karşımıza çıktı-, eski ve yeni dinsel metinlere, paganist öğretilere göndermeler vardır. Her göndermenin hedef kitlesi insandır, daha doğrusu, insanın bilinçaltıdır. Bilinçaltında saklı tutulanın açığa çıkması insanda korkuyu oluşturan başat ögedir. Ve elbette ki her insan bilinçaltında tuttuğu gerçeklerle bir gün yüzleşebileceği korkusunu da taşır içinde. Zaten korku sinemasının izleyicide yakaladığı “damar” da tam olarak bu değil midir? Olmayacak gibi duran şeyleri olur bir biçimde gözler önüne sermek… İlk elden, insanın zihin boşluğunda gezdirdiği bu gerçekle yüzleşmiş olması onda şok etkisi yaratacaktır; ancak daha sonra bu şokun yerini bir rahatlama, bir gevşeme alacaktır kuşkusuz.


Filmi S. King’in The Mist adlı öyküsünden uyarlayan Darabont; salt korku ögeleri ile yüklü klasik bir film yapmaktan öte, aynı zamanda insanın var oluşuna dair, kendine dair, korkularına dair bir şeyler söylemeyi de ihmal etmiyor. İnsan zihninin karanlık koridorlarında cesurca dolaşmak, gün yüzü görmemiş korkularını uyandırmak, korkuyla yüzleşen insanların neleri yapabileceğini ya da neyi yapamayacağını göstermek… Tüm bunların hepsi yeterli oluyor filmi zinde tutmaya.


Darabont, ilk iki filminde kullandığı hapishaneyi burada biraz daha farklı bir yöntemle yinelemiş diyebiliriz. Yeşil Yol (The Green Mile) ve Esaretin Bedeli (The Shawshank Redemption) filmleri mekân olarak bildiğimiz tutukevini kullanırken, Öldüren Sis bir süpermarketi set olarak seçiyor. Sonuç olarak, dışarıdaki sisin içerisinde kendilerini neyin beklediğini bilmeyen insanların gidebilecekleri başka yer yoktur ve “zorunluluk” onları bu süpermarkette tutuklu konuma getirmiştir. Klostrofobik yer seçiminde bulunmak filmin ana öyküsünü devam ettirmek adına uygun seçimler olarak karşımıza çıksa da bazen böylesi dar mekânlarda tutuk bir sinema diline düşme, teatral repliklerle ortam oluşturma riski de var.
Öldüren Sis temel izlek olarak şunları benimsemiştir, diyebiliriz: Zor durumlar karşısında –ki bu doğal felaketler de olabilir, yapay felaketler de- bireylerin sergilediği/sergileyeceği davranışlar ve insanın bu zor durumla mücadelesi… Böylesi bir çatışmada bireyin önce kendiyle olan mücadelesini kazanması gerekiyor sanırım, zaten bireyin bireyle olan mücadelesi devam ettikçe de karşılarında duran asıl tehlikeye odaklanmaları oldukça zordur. Örneğin; marketteki insanların sinirini geren, ya da kendince onlara bir kurtarıcı el olarak hizmet ettiğini sanan Bayan Carmody’i ele alalım. İnsanların ilk önce uzak durduğu, hatta deli muamelesi yaptığı Bayan Carmody daha sonra onlar için gerçekten Tanrı’nın sesi olacaktır. Onun İncil’den okuduğu parçalarla tanımladığı kıyamet sahneleri ya da günah sebilleri insanları ona daha da yaklaştıracaktır. Zayıf olan, elbette ki güçlü olanın ya da güçlü olmasa da güçlü görünenin dümen suyuna girecektir. Birbiri ardına ölümlerin olduğu, kanın aktığı bu kapalı ortamda korkularıyla yüzleşen bireyler çıkış yolunu içlerinden bir kişinin göstermesini istemektedir adeta. Korku, aklı iptal etmişse gösterilen yolun meşruiyeti sorgulanmaz, bu sisin içinde pusuya yatan canavara kurban sunmak bile olsa…


Çözüm yolu bulmak için arayış içinde olan insanların başındaki Dreyton, Carmody’nin neler yapabileceğini erkenden far eden ilk kişidir. Kapalı kaldıkları marketten çıkmak için ise Carmody’nin insanların korkularını kullanması yeterli sebeptir.


Burada arasöz olarak şunları söylemek gerekir: King’in sıkı öyküsü bazı yerlerde dinsel öğreti kalıbına dönüşüyor, filmin ana öyküsünden savrulmalar olsa da Darabont ustaca ana metne eklemleyebiliyor bunu. İncil’de geçen bazı ayetlerle yaşanan durum arasında özdeşim kurma çoğu gerilim/korku kırması filmde karşımıza çıkmaktadır zaten. Ancak Darabont bireyin zayıf noktasını –yani korkuyu, kullanarak onları bir arada tutacak olan şeyin “din” olduğunu, dolaylı olarak yaşama arzusu olduğunu, anlatmaya çalışıyor. Bunu ise filmin ana kahramanlarını Carmody’nin karşısına koyarak yapıyor, böylelikle inanç olgusunun salt korkuyla biçimlenebileceğini, bireylerin korkularının inançlarını şekillendirdiğini söylemeye çalışıyor. Bir bakıma, doğru bir genelleme; ancak inanç olgusunun salt böylesi hastalıklı, depresif bir ruh haliyle oluşacağı sonucuna gitmesiyle de tepki çekecek bir yorumda bulunuyor.


Evet, Carmody korkularına yenilen, yaşama isteğiyle ona doğru koşan insanlara ne yapacaklarını anlatmaya başlamışsa marketten çıkmanın vakti gelmiş demektir. Örneğin, ana sınıf öğretmeninin Carmody’nin yapabileceklerini söyleyen Dereyton’a cevabı ve diğerlerinin de konuşmaları dikkate değer sahnelerdir. Öğretmen “İnsanlar iyidir, naziktir” derken sorgulama başlar. Yani, insanoğlunun iyi olmasını neye göre belirleyeceğiz? “Biz modern bir toplumuz” kısmına verilen cevap aslında filmin de özü ve özetidir: “Elbette, elbette, makineler çalıştığı ve 911’i arayabildiğin sürece. Ama bunları ellerinden alır, insanları karanlıkta bırakırsan, ödlerini koparırsan,kural falan tanımazlar.O zaman ne kadar ilkel olabileceklerini görürsün.” Zorunlu bir alıntı olarak aldığımız bu kısım çok önemlidir. Modern olmanın olanaklar ölçüsünde sürdürülecek bir edim olduğu, olanakların yokluğunda insanların ilkel yaşamlarına döneceği savı öne sürülüyor; haklılık payının yanında insana dair umutsuzluğun, tükenişin de sinyalleridir sözler. Hemen her koşulda insan olma erdemini korumaya çalışanların olduğu bir film değil bu noktada Öldüren Sis. İnsana inancın tükenişinin son noktasında beş mermi, dört kişi vardır. Ve çözülme anında Dreyton’u gösterirken bize yönetmenin aslında ne demek istediğini pek de anlamış olmayız. Film boyunca insana dair kötü düşünceler besleyen, ancak filmin sonunda bununla taban tabana zıt bir finale gitmesi sarsıyor izleyeni.

Öldüren Sis


Darabont’un oluşturduğu karakterler toplumun hemen her kesiminden; öğretmen, avukat, işçi, müdür, çiftçi, kasap… Bu, aynı zamanda yaşama arzusunun sınıf farkı gözetmeksizin her insanda var olduğunu, bunun sürdürülebilirliği için de yine meslek farkı olmaksızın her şeyin yapılabileceğini gösteriyor.


Bir söyleşide şunları söylüyor yönetmen: “Her şeyden önce amacım bir korku filmi yapmaktı.” İlk iki filminde dram üzerinde duran, dramı zekâ keskinliği ve gizemle örgütleyen yönetmen bu filminde oldukça farklı, ayrıksı bir kulvara yönelmiş. Korku filmi olarak başladığı, ancak hemen her türe geçişlerin olduğu karmaşık bir film çıkmış ortaya. Bu karmaşa insanı filmden soğutan, dikkatini dağıtan türden değil elbette. Örneğin, sisin içerisindeki canavarın neye benzediğinin açık seçik gösterilmediği sahnelerde merak unsuru kamçılanırken müthiş bir gerilim oluşturuluyor ya da ilaç almak için girdikleri eczanede karşılaştıkları manzara hem felaket filmlerinde karşılaşacağımız türden yaratıkları, böcekleri gözler önüne sererken, aslında ne kadar mücadele edilse de kurtuluşun olmadığını göstermekle distopyalara fena halde benziyor. Filmi bir türün içerisine almanın zorluğu da burada yatıyor. Sonlara doğru dev yaratığın görünüşünün izleyiciye gösterilmesi, final sahnesinde askerlerin yakıp yıktıkları yollarda ellerinde ateş saçan silahlarla ilerlemesi War of Worlds filmine, markete sığınan insanlar Romero’nun Dawn of Dead filmine, eczane sahnesinde bir çeşit salgı ile duvara asılı duran askerin gövdesinden çıkan böceklerle Alien filmine göndermelerin olması filmin alt türlerini okuma adına kara bırakılan havuç taneleridir.

 
Öldüren Sis‘in gizlediği ve gün yüzüne çıkardığı korkuların saatlerce tartışılacak alt metinlerle beslenmiş olması bile onu farklı bir film yapmaya yeter. Burada, belki de sorulması gereken soru; bir filmin bunu, yani bireyin korkuları ile oynamayı ne dereceye kadar yapacağıdır. Öyle ki; seçim yapmakla baş başa bırakılan birey aslında yaptığı her seçimde kaybetmeyi seçecektir. Yaşamak için başka yaşamları gözden çıkarmak, korkuları yenmek için başka bireylerin korkularıyla beslenmek, ya da ölen her kişiyle beraber yok olduğuna inanılan korkunun aslında tekrar yaşama döndüğünün ilk fısıltıda ortaya çıkması akılda oluşacak bir paranoyanın çok ötesinde vicdani paranoyaya örneklik etmektedir. Zaten ucu açık bir okuma ile bitirilen film bireyi vicdani paranoyası ile baş başa bırakmaktadır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Captcha *