Deneme

Cengiz Han’a Küsen Bulut

Okuma süresi: 5 dakika

Bulutlar küser mi insana? Aytmatov’un dünyasında küser. Hem de yeryüzünün en kudretli hükümdarlarından birine…

Şair-Yazar Hasan Çağlayan’ın son kitabı İçtiğim Deniz’i okurken geldim bu duyguya. İçtiğim Deniz’de yazar; yıllar içinde okuduğu kitaplardan içselleştirip damıttığı düşünceleri, duyguları paylaşıyor okuyucuyla. Kitap, öyle bir nefeste okunup bitirilecek türden değil; dönüp yeniden bakmaya, bazı cümleleri müdakkik bir tavırla defalarca okuyup üzerinde düşünmeye, çağrışımları üzerinden hayallere dalmaya müsait denemelerden oluşuyor. Okuyucu, türlü kitaplar üzerine yazılmış denemelerden birinin kendisini götürdüğü yere varıp kâh bir hayalin peşine düşebilir, kâh bir kitabın vadisine doğru yelken açabilir. Ben de kitaptaki Cengiz Aytmatov’un Gün Olur Asra Bedel romanı ile ilgili denemesini okurken asırlar öncesine ait bir bozkırda, beyaz bulutlu bir vadide buldum kendimi.

Cengiz Aytmatov’un Cengiz Han’a Küsen Bulut adlı eseri, hacmi küçük fakat söylediği söz büyük kitaplardan biri. Aslında Gün Olur Asra Bedel romanının bir parçası olarak düşünülen ancak siyasi baskılar nedeniyle ancak sovyet rejiminin dağılma döneminde yayımlanabilmiştir. “Novella türünden kabul edilebilecek eser, birbirinden yüzyıllarla ayrılmış iki zamanı aynı bozkırda buluşturur: Cengiz Han’ın hüküm sürdüğü çağ ile Stalin dönemi. Zaman değişmiş, hükümdarlar değişmiş, atların yerini trenler almıştır; fakat insanın insan üzerinde kurduğu tahakküm pek değişmemiştir.

Anlatının yakın zamanında Abutalip Kuttubayev vardır. İşlemediği bir suç yüzünden tutuklanan Abutalip’in derlediği halk anlatıları bile sorgu yargıcı Tansıkbayev’in elinde suç deliline dönüşür. Bunlardan biri de “Sarı-Özek Kurbanları” adıyla anlatılan Cengiz Han efsanesidir. Böylece Aytmatov bizi Stalin devrinden alıp yüzyıllar öncesinin uçsuz bucaksız Sarı-Özek bozkırına götürür.

Cengiz Han, Batı’yı fethetmek üzere büyük ordusuyla sefere çıkacaktır. Seferden önce bir kâhin ona, yolculuk sırasında başının üzerinde küçük beyaz bir bulutun dolaşacağını söyler. Bu sıradan bir bulut değildir; onu koruyacaktır. Nitekim seferin on yedinci gününde Cengiz Han bulutu görür ve bunu ‘Gök-Tengri’nin kendisine bahşettiği bir lütuf, hâkimiyetinin gökler tarafından tasdik edildiğini gösteren bir işaret sayar.

Eski Türk-Moğol inanışındaki “kut” kavramını hatırlatan bir işarettir bu. Hükümdarın kudreti yalnız kılıcından ve ordusundan gelmez; göğün de onu kutlaması, ona hükmetme bahtı ve yetkisi vermesi gerekir. Aytmatov’un ak bulutu bu yüzden yalnızca güzel bir tabiat motifi değil, Cengiz Han’ın üzerinde gezinen bir kut’tur.

Ne var ki insan, kendisine verilen kudreti bir süre sonra kendisinin zannetmeye pek meyyaldir.

Batı seferinin hiçbir sebeple aksamamasını isteyen Cengiz Han, ordusundaki kadınların çocuk doğurmasını yasaklar. Buyruk kesindir. Fakat hükümdarın hesaba katmadığı bir şey vardır: Hayatın kendi takvimi.

Nakışçı Togulan ile yüzbaşı Erdene çiftinin bir çocukları dünyaya gelir. Adını Kulan koyarlar. Bir tarafta yeni doğmuş bir çocuk, diğer tarafta dünyayı fethetmeye hazırlanan büyük bir hükümdar… Bir tarafta hayatın en eski kanunu, öte tarafta insan eliyle konulmuş bir yasak.

Cengiz Han hükmünü verir. Erdene ile Togulan öldürülür.

İşte bulut tam burada ’küser’.

Cengiz Han yoluna devam ederken başının üzerindeki beyaz bulutun artık orada olmadığını fark eder. ’Gök-Tengri’nin kendisinden yüz çevirdiğini, kendisine verilen kutun geri alındığını anlar. Batı seferinden vazgeçerek geri döner. “Fakat Aytmatov’un küçük beyaz bulutu gökyüzünde bütünüyle kaybolmaz. Erdene ile Togulan’dan geriye kalan küçük çocuğu koruyup yanına alan köle Altın’ın ve Kulan’ın üzerinde yeniden belirir.”

Belki kitabın bütün manası bu küçücük yer değiştirmede saklıdır.

Bulut hükümdarı terk etmiş, çocuğun üzerine geçmiştir.

Kut, kudretten çekilip hayatın üzerine konmuştur.

Beni eserde en fazla etkileyen düşüncelerden biri bu oldu. Çünkü Cengiz Han’ın karşısına bir başka hükümdar, daha büyük bir ordu yahut daha keskin bir kılıç çıkarmaz Aytmatov. Onun karşısına küçücük bir bulut çıkarır. Yeryüzünde önüne çıkan şehirleri dize getirebilen, insanların yaşamasına veya ölmesine karar verebilen bir hükümdarın hükmedemediği tek yer kalmıştır: gökyüzü.

Belki insanın trajedisi de burada başlıyor. Gücü arttıkça sınırlarının ortadan kalktığını zannediyor. Yapabildiği şeylerin, yapmaya hakkı olduğu şeyler olduğuna inanmaya başlıyor. Sonra bir bakıyor ki insanlara hükmetmek yetmiyor; aşka da hükmetmek istiyor, doğuma da, ölüme de… Nihayet hayatın kendisine bir ferman yazmaya kalkıyor.

Oysa hayat ferman dinlemiyor.

Bir çocuğa “Doğma!” denilemiyor. Bahara “Gelme!”, yağmura “Yağma!” denilemediği gibi.

Cengiz Han’ın asıl yenilgisi bir savaş meydanında değildir. Dünyayı fethetmeye giderken kendi kudretinin sınırını görememesinde saklıdır. Çünkü kudret ile kut aynı şey değildir. Kudret insanın elinde olabilir; kut ise ona verilmiştir. Biri sahip olunan, diğeri ancak layık olunduğu müddetçe taşınabilen bir şeydir.

Aytmatov’un yüzyıllar sonra Stalin dönemine dönmesi de bu yüzden anlamlıdır. Abutalip’in başına gelenler, Erdene ile Togulan’ın başına gelenlerin başka bir çağdaki yankısı gibidir. Birinde hükümdarın buyruğu, diğerinde rejimin ideolojisi vardır. Birinde atlar Sarı-Özek’i geçer sefer sefer, diğerinde aynı bozkırdan trenler geçer doğudan batıya, batıdan doğuya… Fakat her iki çağda da büyük sayılan bir düzenin devamı için küçük insanların hayatları gözden çıkarılabilir.

Demek ki zaman ilerliyor ama kudretin, muktedirin dili pek değişmiyor.

Aytmatov’un asıl büyüklüğü de burada. Bir tarih dersi vermiyor bize. Cengiz Han’ı anlatırken yalnız Cengiz Han’ı, Stalin dönemini anlatırken yalnız Stalin devrini düşündürmüyor. İnsanın iktidarla imtihanını anlatıyor. Çünkü hükmetme arzusu yalnız saraylarda, karargâhlarda, devlet dairelerinde yaşamıyor. Bazen bir evin kapısından içeri giriyor, bazen bir insanın hayatına iyilik yaptığını düşünerek karışıyor, bazen de kendi doğrumuzu başkasının doğrusu yapmakta ısrar ederken ortaya çıkıyor.

Kitabı bitirdiğimde zihnimde en çok kalan, anne babasından geriye hiçbir şeyi kalmamış küçük Kulan ve onun üzerinde yeniden beliren o beyaz bulut oldu.

İnsanın içini acıtan bir tarafı var bunun. Erdene ile Togulan artık yoktur. Onları geri getirecek bir adalet de gelmez ardından. Cengiz Han yaptığından dönmez, verilen hüküm geri alınamaz. Aytmatov bize masallardaki gibi kötünün cezalandırıldığı, iyilerin yeniden birbirine kavuştuğu bir son da vermez. Olan olmuştur. İki insan çocuklarını dünyaya getirdikleri için hayatlarından olmuştur.

Fakat çocuk yaşamaktadır.

Altın onu alıp bozkırda uzaklaşırken beyaz bulut da onların üzerinde süzülür. Bir vakitler Cengiz Han’ın başının üzerinde dolaşan, onun kutunun işareti sayılan bulut artık dünyanın en güçlü adamını değil, annesiz babasız kalmış küçücük bir çocuğu takip etmektedir.

Nedense kitabın bütün gürültüsü burada diner benim için. Orduların ayak sesleri uzaklaşır. Cengiz Han’ın buyrukları duyulmaz olur. Geriye bozkır, bir kadın, kucağındaki çocuk ve gökyüzünde onlarla birlikte yol alan küçük beyaz bir bulut kalır.

Kitabı kapattığımda daha fazlasını düşünmek istemedim.

Sadece o bulutun Cengiz Han’ı bırakıp çocuğun peşinden gitmesini sevdim.

İçimde biraz hüzünle, biraz da ferahlıkla…

Ve o çocuğun, henüz dokuz yaşında babasını da ondan alan baskıcı Sovyet rejimine karşı kendine has bir dil kurarak sembolleri ustalıkla kullandığı edebî eserleriyle mücadele eden Cengiz Aytmatov’un kendisi olabileceğini düşünerek…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Captcha *