Dilin Sütüne Su Katmak
İlk sevdiğiniz, ilk çocuğunuz ya da ilk kitabınız sizin için ilk göz ağrısı mıdır ilk göz aydınlığı mı?
Kalabalıkça bir dost meclisinde otururken bir arkadaşımız büyük kızından söz ederken, “O bizim ilk göz ağrımız.” dedi. Bunu işiten başka bir arkadaşımız onu tashih etme gereği duyarak, “Çocuklarımız bizim için göz ağrısı değil, göz aydınlığıdır.” deyiverdi.
O vakte kadar sakin sakin mecliste konuşulanlara kulak kesilen ben iğne batırılmış gibi irkildim. Zihnimdeki taşlar yerinden kağşadı. Eğilip yanımdaki arkadaşa, “Ama bunun ikisi aynı şey değil ki!” diye fısıldadım, “Zaten göz ağrısı demek yanlışmış, o da onu söylüyor.” dedi umursamazca.
Toplumda bu göz ağrısı meselesi hassasiyeti epeydir gelişmiş aslında, ben trendi kaçırmışım. İnsanımızın pedagojik kaygıları varmış. Çocuklarımıza göz ağrısı dersek onların bize çektirdiği zahmeti yüzlerine vurmuş gibi olurmuşuz. Uykusuz geceleri hani, hastane koridorlarını, büyütmenin yorgunluğunu… Hem kelimelerin enerjisi varmış. Ağrı kelimesi ağrıyı çağırırmış…
Ne diyeyim, şaştım kaldım doğrusu. Bir yandan bu hassasiyeti taşıyanlara saygı duydum öte yandan birisi bana ilk göz ağrımsın dediğinde benim anlayacağım şeylerin bunlarla hiç ilgisi olmaz diye düşünmeden edemedim. Çünkü göz ağrısı ifadesinin kullanılış maksadı sevgili, çocuk ve/veya eser için çekilen meşakkatleri hatırlatmak değil, onlara verilen değeri göstermektir. İçinde emek vardır onun; titizlenme vardır, kendinden bile sakınma vardır.
Elbette çocuklara yük bindirmemek önemli. Ancak bir anne yahut baba ‘göz ağrım’ derken çocuğunu minnet altına sokuyorsa, sorun deyimde değil, o ebeveynin sevgiyi borca çeviren dilindedir. Onlar ‘göz aydınlığım’ dese de başka bir yük icat edecektir.
Eğer göz ağrısı ifadesi bugün birçok çocuk tarafından minnet yükü olarak algılanıyorsa, deyimi değiştirerek değil, deyimin aslında ne manaya geldiğini hatırlatarak meseleye yaklaşılır. Dilin hafızasını bozmadan, asırlık tecrübeleri yanlışa mahkûm etmeden evvel onları doğru okumayı öğretmek pedagojik hassasiyetin göstergesidir.
“Zaten göz aydınlığı diye bir deyimimiz var ve aynı güzel anlamı taşıyor, neden ısrarcısınız?” diye itiraz eden olursa şu cevabı veririm: Göz aydınlığı ile göz ağrısı aynı şey değildir. Birinde sevincin kendisi öne çıkar, ötekinde sevginin emek ve ihtimamla derinleşen tarafı. Sevginin emek isteyen yanını anlatmak istediğimizde göz aydınlığı onu tam olarak taşıyamaz. Bu yüzden biri diğerinin yerini almadan birlikte yaşamalıdır.
Peki bu mevzuda neden böyle bir hassasiyet gelişmiş? Ardında yalnızca pedagojik kaygılar mı var, yoksa daha derin bir zihniyet değişimi mi?
Öncelikle her şeyi psikolojileştirme çağında olduğumuzun altını çizmemiz gerekiyor. Günümüzde pedagojik kaygılar aşırı denilecek ölçüde genişliyor, bu bir sebep. Ancak bana kalırsa asıl mesele metaforik düşünme yetisinin zayıflamasıyla ilgili. Teşbih, mecaz, ironi, mizah hayatımızdan çekiliyor ve bir çeşit zahirîlik zuhur ediyor. Artık ekseriyetle kelimelerin ilk anlamlarını kullanıyor, sadece otobanları kullanıyoruz. İkinci ve üçüncü anlamları, yan yolları, hele hele patikaları hayatın dışına itiyoruz. Oysa edebiyat da düşünce o yan anlamlardan, o patikalardan ilerler.
Modern insan anlamı indirgedikçe ve daralttıkça hayat da tekdüzeleşiyor. Renkler, sesler, hisler ve manalar tonlarını, derinliklerini ve katmanlarını kaybediyor. Dili sterilize etme çabası da bunların bir sonucu. Sanki acıyı çağrıştıran her kelimeyi dilden uzaklaştırıp yerine daha steril, daha pürüzsüz ifadeler koyarsak hayat da hafifleyecek sanıyoruz. Her şeyi akılcılaştırma, düzeltme ve tamir etme hevesi; estetik ve tarihî derinlikleri de toplum hafızasını da aşındırıyor.
O zaman gelin hafızamızı canlı tutmak için şu göz ağrısı deyiminin dilimizdeki serüvenine bir göz atalım.
Bazı dilbilimciler göz ağrısı ifadesinin Kur’an-ı Kerim’de de geçen kurretu’l-ayn terkibinin Türkçe karşılığı olduğunu ileri sürer. Başlarda göz ağarışı yahut göz aklığı şeklinde kullanılan deyim, halk ağzında yuvarlana yuvarlana göz ağrısı halini almış. Bu teze göre deyimdeki ikinci kelime “ağrımak” değil “ağarmak” fiiliyle ilgilidir; yani göz parlamasını, göz nurunu ifade eder.
Ancak kurretu’l-ayn ifadesinin Türkçe karşılığı göz aydınlığı yahut göz nuru olabilir, göz ağrısı değil.Zaten bu tez çok kabul gören bir tez de değildir. Hem zaten halk vicdanı ve edebiyat hafızası bu ifadeyi ‘ağrı’ üzerinden sahiplenmiş; ona çilenin, adanmışlığın ve sadakatin unvanını vermiştir.
Zira deyimlerde kelimeler parçalanarak ayrı ayrı manalandırılmaz. Yani göz ağrısındaki ağrı, ister ağrımaktan ister ağarmaktan gelsin, göz ile buluşunca kaybolur ve gözümün nuru, üstüne titrediğim, bir tanem, kıymetlim, göz aydınlığım anlamlarının hepsi gelir. Halk o söze ağrıyı değil, kıymeti yüklemiştir.
Bir deyimi veya birleşik kelimeyi sözcük sözcük ayıklamaya çalışmak, bir tabloyu renklerine ayırıp, burada neden bu kadar kırmızı var, demeye benzer. Örneğin gözdağı vermek deyimini duyduğumuzda ortada verilecek bir dağ da dağlayacak kızgın bir demir de aramayız. Göz hapsine almaktan söz ettiğimizde aklımıza hemen kelepçeler ve demir kafesler gelmez. Ya da alçak kelimesi gönül kelimesiyle yan yana gelip alçakgönüllü olunca biz alçak kelimesine artık alçak manasını vermeyiz.
Göz ağrısı meselesinde de benzer bir durum vardır. Göz ağrısı yerine göz aydınlığı dememiz gerekiyorsa alçakgönüllü yerine de yüksek gönüllü dememiz, diyebilmemiz gerekir. Muhtemelen diyebiliriz ama aynı anlamı taşımaz bu, aynı anlamı taşısa bile aynı hafızayı taşımaz.
Eskilerin her sözü doğru değildir, âmenna. Fakat dile yerleşmiş bir ifadeyi yalnızca bugünkü hassasiyetlerle mahkûm etmek de peşin hükümlülüktür.
Dil canlı bir organizmadır ve evet o durmadan değişir. Fakat bu değişim doğal seyrinde olur. Masa başında, pedagojik reflekslerle değil. Örneğin göz aydınlığı deyimi de dilin kendi dinamiğiyle var olmuş, kimse onu icat etmemiştir.
Göz aydınlığı Türkçede yerleşik ve güzel bir deyimdir. Ancak göz ağrısı ile aynı anlam alanını paylaşmaz. Asıl kullanım alanı, sevindirici bir haber üzerine tebrik etmek ve o sevince ortak olmaktır. Daha çok bir olayın doğurduğu sevinç için kullanılır. Sevincin, belki anlık bir duygunun dışavurumudur. Bir doğum, müjdeli bir haber yahut beklenen bir yolcunun gelmesi durumlarında kullanılır. Göz ağrısı ise kişinin büyük emek, sevgi ve ihtimam gösterdiği bir insan ve/veya eser için kullanılır.
Aslında bu iki deyim rakip değildir. Biri diğerinin yerine geçmek üzere doğmamıştır. Çocuğun doğumu göz aydınlığıdır, evlat ise göz ağrısı olur. Birincisi sevincin adıdır, ikincisi sevginin. Hz Yusuf, Hz. Yakup’un göz ağrısıdır ancak onun geri gelişi göz aydınlığıdır.
Göz ağrısı ifadesinin bilinen örnekleri Türkçenin ilk yazılı metinlerinin yer aldığı Uygurca metinlere kadar uzanıyor. Dede Korkut hikâyelerinden Yunus Emre şiirlerine, ondan divan edebiyatına ve çağdaş edebiyatımıza kadar bir geçmişi var bu deyişin.
Eski Uygurca metinlerde göz ağrısı kullanımına rastlanıyor. Bazı araştırmacılar bunun yalnızca fizikî hastalık değil, yoğun bağlılık ve iç sıkıntısı çağrışımları taşıyan bir kullanım alanına sahip olduğunu ileri sürer.
Dede Korkut hikâyelerinde şöyle bir dua geçer: Allah, hiçbir yiğide göz ağrısı vermesin!
Erken dönemdeki bu kullanım deyim anlamında olmasa da kelimenin kültürel kodlarımızdaki yerini gösterir.
Yunus Emremiz de Risâletü’n-Nushiyye’sinde şöyle der:
Nice göz ağrısı senin içinde
Yer, içer, oturur seninle günde
Buradaki kullanım, fiziksel ağrıdan çok insanın iç dünyasını kemiren bir bağlılık, adanmışlık veya arayış hâli olarak da okunabilir.
Divan şairlerimizden Şeyhülislâm Yahya, Divan şiirinde en çok rastlanan göz hastalığı “remed”i (göz ağrısı, iltihabı) kullanarak şöyle seslenir:
Gözlerüm cânâ remedden bağlarum sanma beni
Sakınır iki gözünden âşık-ı şeydâ seni
Divan şiirinde “göz ağrısı” ve “remed” sevginin acıyla birleştiği metafor alanının parçasıdır. Divan şairleri için “göz ağrısı” çekmek, ne âciz bir hastalık hali ne de bir şikâyettir. Tam aksine, bu elem âşıklık iddiasının ve sevginin en yüksek makamı olarak bir övünç vesilesidir ve yalnızca âşığa mahsus bir şeref nişanı gibidir. Divan şairi remed illetini âşıklık davasının en sağlam kanıtı olarak sunar. Derdi olmayan, sevdiği uğruna gözlerine iltihap, kan ya da sürekli yaş dökmeyen kişi aşk iddiasında samimi sayılmaz.
Orhan Veli de ilk aşkın, saf sevgilerin ve unutulmaz hatıraların zihinde bıraktığı derin izleri anlatan şiirinde kullanır bu deyimi:
Ey bahçesinin hoş günlere açık kapısı
Hâlâ rüyalarıma giren ilk göz ağrısı,
Deyimler dilin hafızasını taşır demiştik. Göz ağrısını ortadan kaldırdığımızda Nesrin Sipahi’nin, Orhan Gencebay’ın şarkılarını, bu adla yazılmış tiyatro oyunlarını; içinde göz ağrısı geçen şiirleri, mektupları nereye koyacağız?
Hiçbir yere koyamayız, unutuluşun dehlizine gömeriz ancak ve dilimizi daraltırız.
Mesele dil meselesi değil, pedagoji meselesidir diyenler çıkacaktır. Haklı olabilirler ancak mesele dilde başlar, düşünceyi dil taşır. Hele ki beyan çağında… Dil matematik değildir; kelimeler birleşince yeni bir mana doğar. Deyimleri parçalayıp anlamı bozarsak geçmişin pedagoji anlayışını da yanlış anlar ve kendi kendimize yel değirmenlerine karşı savaş açarız.
Geçmişle hesaplaşma bitmiyor, bitmesin de zaten. Gelgelelim bunun bir temele oturması lâzım. Molla Kasım gibi elimize kalemi alıp önümüze çıkan her şeyin üstünü çizerek değil, kuyumcu hassasiyetiyle yapmalı bu işi. Dil, millet hafızasının en hassas kayıt cihazıdır. Ona dokunurken cerrah titizliği ve neşteri gerekir, kasap satırı değil. Oynama bozarsın hükmü dil için de geçerlidir.
Mesele deyimleri korumakla ilgili değil, insanlığın gittikçe sığlaşan metaforik idrakini canlı tutmakla ilgilidir. Anamızın ak sütü gibi olması gereken dilimizin sütüne su katıyoruz. Halbuki ağzımızda, anamızın dili gibi helâl ve güzel olmalıydı o dil.
Önce kelimelere yüklenen hafıza kaybolur. Hafıza kaybolunca da geriye aynı dili konuşan ama artık aynı dünyayı paylaşmayan insanlar kalır.
İnsanlığın asıl meselesi bence budur. Hafızası kayboluyor insanlığın, sütü bozuluyor…
