Beklerken
Bekliyorum.
Bir acının kapımı çalmasını.
Hayali bile canımı yakmaya, içimdeki denizi dalgalandırmaya yetiyor. Aklımın bir köşesi, biliyorsun, diyor. Kimse, hatta hiçbir canlı kaçamaz bundan, senin de kaçman mümkün değil; onun da. Hatırla diyor, bu ilk bekleyiş değil. Üç defa ölümlerden dönmedi mi o? Sen. Her defasında onu sevgiyle kucaklayıp saçlarını koklaman. Parmaklarınla taraman. Tararken konuştuklarınız, onun sesini kalbine iyice yerleştirmeye çalışman… Ne yaparsan yap, sesi kaybolmak istiyor, varlığını yok etmek istiyor ve ediyor. Bazen o konuşurken sesine dikkat kesilip o sesi içime iyice yerleştirmek için, daha doğrusu onu içimdeki en değerli diyebileceğim bir organın yanı başına, kalbime mesela, yerleştirmek için çırpınıp durdum. Evet, istiyordum ki kalbime yapıştırmak istediğim o ses katı bir madde gibi dursun. O ses her defasında kalbimde biraz durduktan sonra boşluğa, havaya karıştı. Halbuki o; elim, kolum, kalbim gibi bir uzuv olarak dursun istiyordum. İçimde bunlar olurken o bana bakıyor, “Ne düşünüyorsun gamlı baykuş! Beni dinlemiyor musun?” diyor gülerek. Dinliyorum, dedim. “Dinliyorsun ama ölgün ölgün.” diyor. Hemen ardından şen bir kahkaha. Şıkır, şıkır! Çın çın! Kelimeler uçtu işte. Hava kanatlandı. Kahkahası harf harf döküldü. Kurmak istediğim cümlenin üstüne. Cümlem yarım kaldı. Ben sesini içimde ebedi kılmaya, en azından kendi ebedilik sınırlarım içinde ………………………. Belki de kalbime yapıştırmak istediğim böyle bir şeydi. Tamamlanmamış bir cümle…
Bekliyorum.
Beklemenin neden bu kadar acıtıcı bir şey olduğunu düşünerek. Yaşamak da zor mu bu kadar! Ya da bekleyişler mi yaşamayı zorlaştırıyor hatta bazen çekilmez hale getiriyor! Yaşamak ve ölüm denen o pıtıraklı yün yorgan. Pıtırak, bildiğimiz pıtırak. Tırnak kadar bir şey. Kaç diken var o tırnakta? Sayamadım. Pıtıraklar yün bir yorganın içinde. Temizlemeye çalışan biri var. Fazla tanıdık gibi. Onu seyrediyorum, bir rüya alemini hatırlatıyor gördüklerim. O kadar dikkatli bakıyorum ki gözlerim sulanıyor. Dünya şeffaf bir suyla doluyor. Su, göz pınarlarımdan çıkıp fizik kanunları gereği aşağı doğru aktı. Tuzlu bir tat dudaklarıma değdi. O tuzu yine bedenime aldım. Suyun, tuzun, insanın Nuh Tufanı’yla ilgisi düşündüm. Tufan, insanlığın yok oluş kertesine gelip tekrar dirilmesi değil miydi…
Bekle. Lütfen beni bekle. Ben bu bekleyişe ömrümü verdim. Lütfen. Lütufta bulun. Son bir kez. Sevgi, bir lütuf değil mi zaten, diyorsun. Hem de sen. Biliyorum, dedim. Bilmeye çalışıyorum, göklerden gelen bir lütuf. O zaman, lütuf karşısında ağlar mı insan diyorsun. Lütuf karşısında, nimet karşısında ağlamayıp ne yapayım, nasıl teşekkür edeyim? Sanki kalbimin yanına yapıştırmak istediğim bütün sesler hiç vakit kaybetmeden boşluğa karışıyor. Boşluk. Hava. Su. Benimle onlar arasında. Deniz dalgalandı yine. Gitmeyin, nolur gitmeyin diyorum. Gittiler. Bir dalga daha.
Sen de beni bekle.
Beni görmeden gitme. Çok çok üzülürüm. Benim üzülmemi istemezsin. Biliyorum. Gerçi çoğu zaman bilmeden beni çok üzdün. Kabuk tutmuş yaralarımı çok kanattın. Bekleyişlerle, ümitlerle dolu kalbimin yası/yasları zor atlattığını bilmiyordun. Kalbimin ne kadar kanadığını. Bazen sana anlatma teşebbüsünde bulundum. Ama olmadı. Bir hafta baygın yatmam bile çok şey anlatmadı. Yine de inatla anlatmaya çalıştım. Ne oldu! Beni fazla büyütmekle suçladın. Yara kabuklarının ucu sayılabilecek şeyler söylüyordum sana. Unut güzelim, unut, dedin; sonra da birkaç doz şen kahkaha atıp yaralarımın üstüne billur billlur dağıttın. Bu parçacıklar küçük tuzlara, kaya tuzlarına dönüştü, kabuğa doğru ağdı; sonra da kabuk da dağıldı, ben de dağıldım. Olsun. Hak ediyordum bunları. Sen doğru söylüyordun. Belki zaman zaman lime lime ediyordun kalbimi. Olsun. Belki yaralı bir kalp bu dünya için çok da anlamlı değildir. Yaralarıma bir yara da sen olma. Lütfen beni bekle. Hayatın denkleminde bilinen matematik kuralları yok. İki kere iki dört etmiyor. Hele iki yarayı bir yara silmiyor.
Geldim işte.
Az önce çıkmışsın. Neden merdivenlerde veya asansörde karşılaşmadık? Benim bilmediğim başka bir yol mu kullandın. Benim üzüleceğimi tahmin etmedin mi! Halbuki sen üzülmeyesin diye ben kaç cümleyi etlerime batırdım. Acıyla kavrulan ruhumun ağırlığından kurtulmak için tırnaklarımı etlerime gömdüğümü görmedin. Oturuyorsam bir elimi bacağımın altına doğru kaydırır, tırnaklama işlemine başlardım. Acı hafifleyene kadar. Susmanın acısı mor bir leke olarak kalıyordu bedenimde. Kimseye gösteremezdim. Sana da. Sonra o leke renkten renge giriyor, rengi gittikçe açılıyor; koyu mavi, mor mavi arası, bulanık deniz mavisi, siyah bulaşmış mavi, kimliksiz bir renk… Sonra sararıp solmalar. Başka bir dip dalgayı beklemeler. Kelimeler, harfler, kahkahalar!
Her şeye rağmen. Saçlarını tarayarak en güzel bayram elbiselerini giydirerek seni yolcu etmek istiyorum. Hani geçen kurbanda aldığım. İnce. Güzel. Kırmızı. Hırka. Eskiden yaptığımız gibi. Hani yine sesi süsleyip arkadaşlarına yolcu edecektim. Seni iki dirhem bir çekirdek giydirmiştim. “Hanım oldum, oldum da geç oldum!” demiştin. Gülmüştük. Aslında çok üzülmüştüm. Bir kadının kaderine küçük bir sitemiydi, bu. Belki de bana öyle geldi. Acıtıcıydı. Yalnız. Cümlenin bana bakan yönünden hiç söz açmadım. Kovdum onu. Boşluğa doğru üfledim. Derin denizlere doğru. Ben hiç ‘hanım’ olamadım. Benim kızım hiç olmadı. Diyemedim. Bu olamayışın çaresi hiçbir kitapta yazmıyordu. Hiç kimse bir şey bilmiyordu. Kader kitabını okuma konusunda mahir değildim. O zaman soruların cevap bulacağı, hikmetlerin ortaya çıkacağı günü bekle, dedim kendime.
Bekliyorum. Bu bekleyişin son durağı hangi andır. Bilmeden. Sonunu az çok kestirdiğim bir şey. Merakla beklediğim, sakinleşmesini istediğim bir telaşın içinde yüzüyorum. Dakika dakika değişiyor kalbimin denizi. Oturduğum masaya kadar ulaşıyor sular. Gözlerimdeki sularla karışıyor. Bütün suları bir araya getirip bir okyanus icat ediyorum. Okyanusların dibini düşlüyorum. Öyle dalıyorum. Bir gece yarısıymış. Harfler de okyanusa karışmış. Bazılarının şekli dipteki canlıların üzerine yapışıp kalmış. Bazıları mercanların arasında kaybolmuş. Derinlerdeyim. Neyim, bilmiyorum. Nedense son günlerde gördüğüm bir fotoğraf düşüyor zihnime. Balina ailesi. Okyanusta. Yassı balinalar. İnsanların ayakta durması gibi duruyorlar. Kuyrukları okyanus tabanına doğru uzanmış. Beş altı kişilik bir grup. Küçüklük büyüklüklerini düşünerek aile olduklarını varsayıyorum. Hafif kıpırdanışlar var grup arasında. Kıpırdanışlar bir yanılsama mı, yoksa suyun gücü mü, aile olmanın çekim gücü mü hiçbir zaman bilemeyeceğimi düşünüyorum. Kıpırdanışlar. Hafif, ritmik. Bir şarkı da eklenince foto kafamda videoya dönüşüyor. Zaman, mekân, derinlik ve ses. Hüzünlü balina gözlerine bir veda partisi hikayesi ekliyorum. Kargaların ölen karga etrafında dönmeleri, hafif hafif hareket etmeleri aklıma geldi. Benim suçum mu bunlar. Belgeselcilerin suçu. Gerçek suç olmamalı bu bekleme dünyasında.
Bekle beni.
Araştırdım. Zihnimin bana oyunlarını. Gerçekte bu en büyük memelilerin veda partisi değilmiş. Balinaların adı da gökbalina imiş. Onların dinlenme seansıymış. Partilerde insan dinlenir. Bazı yolculuklar dinlenmek için yapılır. En azından benim için öyledir. Ruhum dinlenir, bedenim yorulur. Neyse. Öyle vedalaşmadan yolculuğa falan çıkmak yok. Hatırlıyor musun, yolculuğa çıktığımda sana verdiğim selamet paralarını veya ben yokken oyalanman için aldığım abur cuburları. Bekle. Öyle vedalaşmadan ayrılırsak geri kalan ömrümde kim bilir kaç defa seninle veda konuşması yapacağım. Lütfen bunu bana yapma. Artık yirmi yaşında değilim. Kalbim de çok zayıfladı. Yapılamamış vedaların ağırlığını kaldıramaz artık. Hayatım ağırlık limitini…. Yarım bir cümleyle …Tamamlamak üzere. Öyle sanıyorum. Hem sana hatırlatmak isterim. Yıllarca taşıdığım bazı kelimelerin beni yaslı birine dönüştürdüğünü. Söylemiştim sana. Unut, demiştin sadece. Kelimelerin nasıl unutulacağına dair hiçbir tavsiyede bulunmamıştın. Ben de öyle kör topal, göz ve kulak duyargalarımı sonuna kadar açarak neredeyse bir teyakkuz haliyle dünyayı dinledim, seyrettim. Unutmak istiyordum. Bu yüzden düştüm kelimelere. Kitaplara. “Bu kadar okuma, kaymakam mı olacaksın?” diyen sesine omuz silkerek cevap verdim. Gelince hatırlatacağım sana. Önemli bir kelime biliyorsun, kaymakam, hayat lügatimizde. Zıkkımın kökü o. Gavurun teki o. Diyemiyordum. Değil, kaymakam kelimesini, kaymakamı hatırlattığı için kaymak kelimesini bile en lüzumlu zamanlarda bile kullanmadığımı, bundan içtinap ettiğimi söylemiyordum. O kelimeyi sana yasaklamayı, onu telaffuz ettiğinde, onu ağzına tıkamayı düşünüyordum, ama vazgeçiyordum. Gözlerimi tıkıyordum başka yüzlere. Kaymakam kelimesindeki her bir harf sadece gözlerimi değil, kulaklarımı da tıkıyordu. Üstelik öyle zalimlerdi ki bu harfler… Her yaz, farklı sebeplerle Ankara’ya gidişimizde coşuyorlardı. Harfler de zalim, mevsimler de. Kaymakam kılıklı tipler de. Boş verelim bunları. Unutalım hatta. Geçmişte kaldı. Şimdi güzel şeylerden bahsedelim. Beni bekleyeceğine söz ver.
Daha yan yana gelip güzel hatıralardan bahsedeceğiz. İki dirhemden. Bir çekirdekten. Uzandığımız yatakta, yüzdüğümüz denizlerden bahsedeceğiz. Okyanus görmedik ikimiz de. Boş ver. Armutlu kıyılarına kadar gidebildik sadece. Sonra o ıssız koyda. Taşlı koyda. İlk gittiğimizde “Ay ben denize girsem deniz taşar. Balina gibiyim.” diyerek kendini suya bırakmanı, dalga sesiyle kahkaha seslerimizin birbirine karıştığını hatırlayacağız. Harfler ve denizdeki küçük köpükler birbirine benziyormuş, şimdi fark ettim. Gök balinalardan bahsedeceğim. Onları seyrettireceğim sana. Sonra ne olacak bilmiyorum. Bekliyorum. O deniz kıyısında sonsuz gibi görünen denize, dalgalara, bitmeyen köpüklere bakacağız… En kötü ihtimal, orada bekle beni. Sen benim kıyıma gelemedin. Ben senin denizlerinde. Kıyıda. Seni bekliyor olacağım.
