Deneme

Divitten Ekrana: Edebiyatın Yeni Sınavı

Okuma süresi: 6 dakika

Britanya’nın son yıllarda daha sık görülen güneşli bir gününde, ağaçlarla çevrili bir çayırlıkta dostlarla toplanmıştık. Kimilerimiz mutad olduğu üzere hükûmet kurup deviriyor, kimimiz de medâr-ı maişet motorunu daha hızlı döndürmek için yapılabilecekleri konuşuyorduk.

Etrafımda dönüp duran bu sohbetlerden haylice sıkılmış olduğum için kulak misafiri olduğum sözlerinden yazıya, hatta akademik meselelere ilgisi olduğunu düşündüğüm bir dostun yanına yaklaştım. Bu dostum, doktora yapmıştı ve Türkçeden başka iki dile daha hâkimdi. Selamlaştık, hal hatır sorduk. Neden sonra söz döndü, dolaştı ve benim de ilgimi çeken konulara geldi. Kitaplardan dem vurduk; bazı araştırmalardan, doktora tezlerinden söz ettik. Dostumun “Peki siz de bir şeyler yazıyor musunuz?” sorusunun beni kalabalık ve sıkıcı bir mecliste nihayet bir av hatırasını anlatma fırsatı yakalamış bir avcı kadar sevindirdiğini saklamayacağım. Ona heyecanla “Geceze” internet sitesinden söz ettim, İrfan Aslan’ın günlüklerinden, Yusuf Ünal’ın kitaplarından, Meryem Bulut’tan, Can Yesari’den… Ne var ki arkadaşım benim heyecanımı pek paylaşmıyor gibiydi: “Aslında, yapay zekâ kullanılarak çok kısa sürede nitelikli ve daha çeşitli ürünler ortaya konulabilir.” dedi. Doğrusu böyle bir cevabı hiç beklemiyordum. Bir süre sessiz kalarak şaşkınlığımı atmaya ve arkadaşımın söylediklerini algılamaya çalıştım. Artık sohbeti sürdürmeye de pek istekli değildim. “Haklısınız, bu alanda da yapılabilecek çok iş var. diyerek konuyu değiştirmeye niyetlenmiştim ki arkadaşım devam etti. “Yazmak yerine neden görsel üretime yönelmiyorsunuz? Genç nesiller artık okumaktan çok izlemeyi tercih ediyorlar.”

Kitaplarla arasının vasat bir okurdan hallice olmasını umduğum dostumun, böyle ender rastlanabilecek bir sohbeti ekranlara getirip bağlamasının, elli yaşına merdiven dayamış ve yaşlandıkça huysuzlaşan bende hâsıl ettiği duyguları burada anlatmayacağım. Ne var ki dostum, aslında kaçınılmaz bir gerçeği bana yeniden hatırlatmıştı.

Ekranlar ve ekranlardan kısa film, video klip, ürün tanıtımı, fragman gibi türlü isimlerle taşan görüntüler karşı konulmaz bir sel hâlinde artık hayatımızın her alanında. Üstelik kamuya açık yerlerde, sözgelimi bekleme salonlarında, tren istasyonlarında, havaalanlarında, asansörlerde gördüğümüz ekranlar da artık insanoğlunu tatmin etmiyor. Yürürken, yemek yerken, bulaşık yıkarken, yatağımızda uzanırken elimizden düşüremediğimiz ekranlardan akan görüntülere kapılıp gidiyoruz.

Görüntü selinin daha geniş bir tarihsel süreç içinde de aslında giderek büyüyen bir mesele olduğunu gösteren çarpıcı örneklerden biri, 2022 yılında New York’taki International Center of Photography’de küratör David Campany tarafından düzenlenen “A Trillion Sunsets: A Century of Image Overload (Bir Trilyon Günbatımı: Görsel Aşırılığının Yüzyılı ) adlı sergiydi. Sergi, insanlığın tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar yoğun bir görsel imgeler bombardımanına maruz kaldığına dikkat çekiyordu. Sergide, özellikle dijital medya ve sosyal platformlar aracılığıyla durmaksızın üretilen, paylaşılan ve tüketilen fotoğrafların yarattığı görsel yığılma, dijital ortamlara sürekli yüklenen ‘gün batımı’ görseli metaforu üzerinden ele alınmıştı. Sergi, yalnızca günümüzdeki dijital görüntü seline değil, görsellere fazlaca maruz kalma kaygısının aslında çok uzun zaman önce 1920’lerde resimli dergi ve gazetelerin yaygınlaşmasıyla başlayan daha uzun bir tarihinin bulunduğuna da işaret ediyordu.

Ekranlardan taşan görüntülerin içerikleri bir yana, sadece görüntülere maruz kalmanın dahi insanoğlu üzerinde bu yazının sınırlarını çok fazlasıyla aşan olumlu-olumsuz birçok etkisi olduğu elbette inkâr edilemez.

Ekranların yol açtığı en büyük zararlardan birinin, yalnızca yeni nesillerin değil, bütün bir insanlığın hayal gücünü köreltmesi olduğunu düşünüyorum. Yapay zekânın imkânları çoğaldıkça, resim ve video üretme teknikleri geliştikçe bu durum düzelmiyor; aksine hayal gücü ekranların dar çerçevesine daha çok sıkışıyor, ekranlarda sunulanlardan farklı ve zengin hayaller kurmak gitgide zorlaşıyor. Hâsılı tahayyül ve hatta tasavvur kabiliyetimiz günden güne budanıyor.

Biz okurlar, pek tabii olarak yazıyla -özellikle de kurmaca metinlerle- hemhâl olurken anlatılanları zihnimizde ete kemiğe büründürmeye çalışır; bir roman kişisinin yüzünü ya da bir öyküde tasvir edilen bir sokağı, bir çalışma masasını zihnimizde yeniden kurarız. Söz gelimi usta yazar Sabahattin Ali’nin:

“…İlerde, ağaçsız bir bayırda, yeni biçilmiş bir tarla ile, bunun aşağı tarafında, çukurda, mısır ekili küçük bir bahçe, yanında bir kuyu, biraz ötede kerpiç bir kulübe vardı.”

Cümlesiyle karşılaşan her okurun zihninde canlanan görüntü farklı olacaktır. Bayırın yönü, üzerinde otlar olup olmadığı, tarlanın ne tarlası olduğu, kuyunun çıkrığı olup olmadığı; kerpiç kulübenin pencereleri, kapısı, bacası gibi onlarca ayrıntı okurun hayal dünyasına göre bir kılığa bürünür. Bu cümlenin devamında gelecek diğer ayrıntılar da zihinlerimizde bu bağlamda şekillenir.

Bir başka örneği İhsan Oktay Anar’dan verelim:

…Yüzünü kurularken aşağıya sarkıp gözlerini neredeyse örten gür kaşlarını parmağıyla sıvazlayıp düzeltti. Burun deliklerinden fışkıran iki kara yatağan misali palabıyıklarını burdu ve cenk anında hasmını olduğu yere mıhlayan o kımıltılı parıltılar göz bebeklerine yerleşti. Kuşağında gümüşle işlenmiş ayet-i kerimelerin parıldadığı murassa yatağanını taşıyan bu adam, en şiddetli soğuklarda bile yalın ayak dolaşıp, baldırlarını açıkta bırakan diz çakşırıyla Konstantiniyye’nin yedi meydanında ve yetmiş iki külhanında topuk gösterirdi.”

Okuyanlardan bu satırlarda betimlenen roman kişisini çizmelerini istesek, okur sayısı kadar farklı suretle karşılaşacağımız muhakkak. Gür kaşların biçimi, bıyıkların uzunluğu, yatağanın kabzası, baldırların yapısı ya da betimlenen adamın bakışlarındaki o “kımıltılı parıltı”, her okurun zihninde türlü türlü biçimlerde canlanır. Üstelik ortaya çıkan bu suretlerin her biri, büyük bir ihtimalle, yazarın zihninde tasarladığından da farklı olacaktır.

Şark’ın kadim kültüründe, birbirlerini sûretlerinden, yani resimlerinden — profil fotoğraflarından mı demeliydik yoksa — görerek âşık olan, fakat nihayet kavuştuklarında birbirlerini tanıyamayacak ölçüde o sûreti hayallerinde zenginleştirmiş âşıkların hikâyelerine sıkça rastlanır. Sümmanî ile Gülperi’nin hikâyesi yahut Nizâmî’nin Hüsrev ü Şîrîn’i gibi anlatılarda âşıklar, yıllarca sûretini gördükleri kişiyi arar; fakat gerçek hayatta karşılaştıklarında birbirlerini tanıyamazlar. Çünkü hayal, çoğu zaman gerçeğin üzerine kendi ışığını düşürmüş, onu olduğundan daha başka, daha güzel bir kılığa büründürmüştür. Elektriğin adının bile anılmadığı karlı ve uzun kış gecelerinde, kuş uçmaz kervan geçmez bir köy kahvesinde yahut bir medresenin daracık odasında titrek bir kandil altında okunan veya dinlenen bu hikâyeler, muhatapların zihninde çoğaldıkça çoğalıyordu. Sözün asıl tılsımı da buradadır: İşittiklerimiz yahut okuduklarımız ,arzularımızdan ve hayallerden geçerek çoğalır, dallanır, budaklanır,başka başka suretlere bürünür. Böylece zihnimizde, ne yazarın ne de başka bir okurun hiçbir zaman tam olarak bilemeyeceği, yalnızca bize ait hayal sarayları kurulur.Cemal Süreya, “Bana bir laf et ki binlerce, on binlerce görüntü anlatamasın” derken, zannımca, tam da sözün bu çoğaltıcı ve görünmeyeni görünür kılan tılsımına işaret ediyordu. Evet, hepimizin Raskolnikov’u biraz farklıdır. Bir yönüyle metnin bu hayal ve imge çeşitliliğine olanak sağladığı ölçüde değer kazandığı söylenebilir.

Ekranlara sıkça maruz kalıyor oluşumuz böyle bir imaj zenginliğini yok ediyor. Çocuklar, kekik kokan çayırlara sırtüstü uzanıp, elleri başlarının altında, kopardıkları otları çiğneyerek gökyüzünde süzülen bulutları gâh bir ejderhaya gâh beli bükük yaşlı bir kadına benzeterek büyümüyorlar. Her gün izlemekten kendimizi alamadığımız görüntü ya da görüntüler ister istemez hayal gücümüzü kısırlaştırıyor, yeni özgün imge dünyaları kurmamızı zorlaştırıyor. Bir karakteri, bir betimlemeyi kendi zihnimizde yeniden oluşturmak yerine onun bize gösterilen biçimleriyle yetiniyoruz.

Sözcüklerin dilin üst evrenlerinde farklı kılıklara büründüğü, zengin imge dünyalarının kapısını açan şiir hayatımızdan çekileli hayli zaman oldu. Pir Sultan ile Bâkî’yi sırmalı bir çiğdemde birleştiren, taşa dokunduğunda üzerinde akik bitirecek dizeleri eskisi gibi kimse okumuyor. Denizsiz bir kente çıkıp gelen yaşlı martıları da, bir âlemi-i hayâle dalan uykuları da kimse kolay kolay hatırlamıyor. Masal da bu yoksunluktan payına düşeni almış. Gülen ayvalar, ağlayan narlar; bir dudağı yerde, bir dudağı gökte devler, su kenarındaki peri padişahının kızları Kaf Dağı’nın ardına çekilip kaybolmuş gibiler. İngiltere’deki National Literacy Trust tarafından yayımlanan bir araştırma masal okuma alışkanlığının beş yılda yüzde yirmi oranında azaldığını söylüyor.

Yazının yaşam alanı, yalnızca sayfalar ya da ekranlar değildir. Sözcükler, insan zihninde açılan yollarda yürür, hayal saraylarında yaşar. Kimi zaman yalnızca bir cümle okurun zihninde baştan ayağa bir şehir kurmaya yetebilir.

Yazı da kâinattaki her varlık, kavram ya da olgu gibi değişimden nasibini alacak. Öyle olmasaydı sokaklar hâlâ Bâkî ya da Atâyî’nin, Shakespeare’in yahut Kafka’nın diliyle konuşan insanlarla dolu olurdu. Bugün belki de yazı(n)ın yeni imtihanı, tam olarak burada başlamaktadır: Görüntülerin çoğaldığı bir çağda insanın hâlâ kendi hayallerini kurmasına imkân sağlayıp sağlayamayacağı sorusunda.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Captcha *