Yılmaz Yeniçeri

Büyük Bir Sessizlik Var mı Gerçekten?

Okuma süresi: 2 dakika

Bazen insanın zihnine bir soru takılır ve peşini bırakmaz. Okuduğu kitaplar, yaşadığı acılar, karşılaştığı insanlar hep o sorunun etrafında dönmeye başlar. Son zamanlarda benim zihnimi meşgul eden soru şu: Gerçekten büyük bir sessizlik mi var? Yoksa sessiz sandığımız yerde konuşmayı bilmediğimiz bir hakikat mi duruyor?

Camus’a göre evren susuyor. İnsanın anlam arayışına cevap vermiyor. İnsan soruyor; neden, niçin, ne uğruna? Bir cevap bekliyor. Fakat cevap gelmiyor. İşte absürd dediği şey de tam burada doğuyor: İnsanın anlam talebi ile evrenin sessizliği arasındaki uçurumda.

Camus bu boşluğu insanın kendisinin doldurması gerektiğini söyler. İnsanın görevi, cevabı bulmak değil, cevabın yokluğuna rağmen yaşamaya devam etmektir. Bu yüzden Sisifos Söyleni’nde intiharı reddeder. Ona göre intihar bir çözüm değil, absürd karşısında teslim olmaktır. Gerçek başkaldırı ise yaşamaya devam etmektir.

Burada aklıma Cinler romanındaki Kirillov geliyor. Kirillov’a göre insanın önündeki en büyük engel ölüm değil, ölüm korkusudur. Eğer Tanrı yoksa, insanın üzerinde kendisinden başka hiçbir otorite kalmamıştır. O hâlde bunu en kesin biçimde gösterecek eylem de kendi ölümüne kendisinin karar vermesidir.

Bu yüzden Kirillov’un intiharı bir kaçış değil, metafizik bir iddiadır. “Tanrı yoksa, Tanrı benim.” düşüncesinin eyleme dönüşmüş hâlidir. Kendi iradesiyle ölen ilk insanın, insanlığı korkudan kurtaracağına inanır.

Fakat Dostoyevski burada Kirillov’u konuşturur; ona hak vermez. Aksine, Tanrı’nın yerine geçmeye çalışan insanın sonunda kendi varlığını yok ettiğini gösterir. Mutlak özgürlük arayışı, mutlak yok oluşa dönüşür.

Camus ile Kirillov aynı yerden yola çıkarlar; dünyanın sessizliğinden. Ama yolları ayrılır. Kirillov sessizliği intiharla cevaplamak ister. Camus ise “Hayır.” der. Sessizlik varsa bile ona rağmen yaşamak gerekir.

Peki bu çıkış noktası gerçekten tarafsız mıdır? Aslında ben burada dünyaya fırlatılmış insanı ve dünyanın anlamsızlığı üzerine yazmayı düşünüyordum. Fakat durup düşününce şu soru yakamı bırakmadı: “Dünya anlamsızdır.” önermesi de en az “Dünya anlamlıdır.” önermesi kadar bir ön kabul değil midir? Camus’nün çıkış noktası gerçekten tarafsız mıdır, yoksa modern insanın metafizik yoksunluğunun bir sonucu mudur?

Kur’an’da Hz. Musa’nın yakarışı gelir aklıma:

“Rabbimiz! İçimizdeki beyinsizlerin yaptıkları yüzünden bizi helâk mı edeceksin?”

Bir başka ayette ise şu uyarı vardır:

“Öyle bir belâdan sakının ki geldiğinde yalnız zalimlere dokunmaz.”

Camus’nün Veba romanında Rahip Paneloux felaketi ilahî cezanın dili olarak okumuştu. Camus buna itiraz eder. Ben ise meseleyi başka bir yerden düşünmek gerektiğini hissediyorum.

Sonra bir dostum geliyor aklıma. Yaşadığı ağır sıkıntılar içinde, sitemle karışık bir naz makamında, “Hocam, Rabbimiz niçin bu kadar acımasız ki?” diye sormuştu.

O an cevap vermedim. Çünkü mesele çözüm üretmek değildi. Zaten onun da aradığı bir cevap değildi. O derin sessizlikte ihtiyaç duyduğu şey, yanında sessizce duracak biriydi.

Kalktık. Taze bir abdest aldık. O secdede ağladı. Ben sessizce tespih çektim.

Belki de Tanrı’nın sessizliği, Camus’nün düşündüğü gibi mutlak bir suskunluk değildir. Belki de bazı hakikatler sözle değil, birlikte taşınan acıyla konuşur.

O gece anladım ki bazen cevap, bir cümle değildir. Bazen cevap, aynı kıbleye dönüp sessizce bekleyebilmektir.

Hiç usanmadan, artık güzel bir sabırla… Kapının açılacağı zamana kadar, seni içeriye buyur edene kadar — “evin sahibi”.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Captcha *