Oyun İçinde Oyun: The English Game

Futbol sevdalılarının halı saha maçı izlemeye bile hasret kaldığı şu günlerde eğlenceli zaman geçirme adına güzel bir Netflix dizisi “The English Game”.

Her ne kadar hikayenin merkezinde futbol olsa da aslında bir futbol dizisi değil. 19. yy İngiltere’sinin sosyal olaylarını, işçi sınıfıyla burjuvazinin sınıf çatışmasını, hem zengin hem de fakir insanların hüzünlü hikayelerini, yoksulluğu, aile değerlerini, dostluk ve aşkı futbolun gelişim hikayesiyle birlikte anlatıyor.

Altı bölümlük dizinin senaristi 2002’de “Gosford Park” ile En iyi Özgün Senaryo Oscarı’nı alan Julian Fellows. Onu daha sonra büyük ses getiren dizisi “Downtown Abbey”in senaristi olarak da hatırlayanlar olacaktır.

Dizinin kadrosu da oldukça sağlam. Arthur Kinnaird rolünde oldukça başarılı bir performans sergileyen Edward Holcroft’u Kingsman fimlerinden tanıyoruz. Dizide Kinnaird’in rakibi olarak güzel bir oyunculuk çıkaran Fergus Sutter rolünde ise Kevin Guthrie yer alıyor. Onu da Dunkirk’ten hatırlayanlar muhakkak çıkacaktır.

Kinnaird’in depresyondaki eşi rolünde ise Game of Thrones ve The Spanish Princess’te daha önce karşımıza çıkan Charlotte Hope var.

Gerçek olay ve kişilerden yola çıkarak hazırlanan dizi, 1879 yılında henüz İngiltere’de profesyonel futbol liginin olmadığı, sadece FA Cup (The Football Association) maçlarının yapıldığı dönemde başlıyor.

Futbol; kurallarını asillerin yazdığı, bir zamanlar sadece zengin ve centilmenlerin oynadığı bir spor iken artık halk arasında da ilgi görmeye başlamıştır.

Her geçen gün İngiltere’de yeni takımlar kurulmakta ve başlangıçta sadece 10-15 takımın mücadele ettiği FA Cup’a katılımlar artmaktadır. Bunlardan Darwen, kupa tarihinde çeyrek finale çıkan ilk işçi takımı olur. Takımın çeyrek finalde şansını artırmak için hem takımın hem de kasabanın tek geçim kaynağı pamuk fabrikasının sahibi, İskoçya’dan iki futbolcu transfer eder.

O zamanlarda henüz profesyonellik olmadığı için oyuncuların futboldan para kazanması yasaktır. Transfer edilen iki İskoç, Fergus ve Jimmy, bu yüzden göstermelik olarak patronun fabrikasında çalışmakta, kendilerine kalacak yer ve yemek sağlanmakta ve el altından da patrondan para almaktadırlar.

Darwen’in rakibi İngiltere’nin en köklü kolejlerinden olan Eton Koleji’nin takımıdır. Kralların, başbakanların ve daha nice asillerin mezun olduğu bu kolejin takımı olan Old Etonians ise daha önce bu kupayı pek çok defa kazanmış güçlü bir takımdır.

Takımın oyuncuları arasında futbol federasyonu başkanı ve pek çok federasyon üyesinin bulunması ise o dönem için gayet normaldir. Takım Kaptanı Arthur Kinnaird ise daha önce beş defa bu kupayı kaldırmış başarılı bir futbolcu ve zengin bir bankerin oğludur.

Futbolun henüz kuralları tam oturmamış, gerçekten de “bir topun peşinden herkesin koştuğu” ve rugby tarzı oynandığı bir dönemdir o yıllar. “Bir centilmen gole giden karşı takımdan birine bilerek asla faul yapmaz.” anlayışıyla henüz penaltı bile icad edilmemiştir. Hakemlerin smokin giyip uzun şapkalar takarak saha kenarından maç yönettikleri yıllardan bahsediyoruz.

Futbolu değiştirip güzelleştirmeyi amaç edinen Darwen’in yeni transferleri, paslaşma ve sahaya yayılma üzerine kurulu yeni bir anlayışla oynamaya çalışsalar da arkadaşlarını bu yeniliğe adapte edebilmeleri biraz zor olur.

Maç günü gelip çattığında iyi beslenmiş, karınları tok, ayakkabıları sağlam, dinlenmiş ve zinde asillerle akşama kadar fabrikada çalışmış, tüm yorgunluğuna rağmen sahada var olma mücadelesi veren karnı aç yoksullar “eşit” şartlarda bir araya gelirler. Fergus Sutter ve takımı sahada mücadele ederken aynı zamanda futbolun kurallarını istedikleri gibi şekillendiren güçlerle masada da bir savaş vermek zorunda kalacaktır. Futbolu icat eden asillerin kendi oyunlarını “ayak takımı”na kaptırmaya hiç de niyetleri yoktur.

Başta da dediğimiz gibi “The English Game” özünde futbolu anlatsa da sadece bir futbol dizisi değil. Ana karakterlerin özellikle eşleri, sevgilileri ve babalarıyla ilişkilerine de sık sık odaklanarak karakterlerin insanî yönlerini ön plana çıkarıyor. Onların sıkıntıları, üzüntüleri ve kayıpları karşısında seyirci olarak hisleniyor, acılarını paylaşıyorsunuz.

Bunun yanında 19. yy İngiltere’sinde aristokrasinin işçi sınıfına yaklaşımını, futbolun işçi sınıfını dönüştürmedeki etkisini, zengin-fakir ayrıştırmasının toplumsal patlamaya nasıl dönüşebileceğini ve en önemlisi futbolun farklı sınıfların birleşmesinde nasıl bir etki yarattığını anlama adına güzel bir mini dizi “The English Game”.

Oyuncuların futbol sahnelerine ünlü İngiliz Futbol Kulübü Manchester United tesislerinde eğitim görerek hazırlandığını ve gerçekten de profesyonel bir futbolcu gibi başarılı bir performans sergilediklerini de belirtmem gerekiyor.

Günümüzden çok farklı olarak uzun pantolon, postal tarzı ayakkabılar, hatta yağmurlu havalarda trençkotlarla oynanan sahneleri izlerken dizinin kostüm alanında da çok başarılı işlere imza attığını söyleyebilirim.

Günümüzda milyarlarca dolarlık küresel bir endüstri ve güç haline gelen futbolun henüz emekleme dönemlerinin işlendiği dizi, tüm bu özelliklerinin yanında meşhur “Futbol sadece futbol değildir.” özdeyişini de haklı çıkaran güzel bir dizi.

2 thoughts on “Oyun İçinde Oyun: The English Game

  • Nisan 14, 2020 tarihinde, saat 18:34
    Permalink

    Bu yazı üzerine oturup mini dizinin altı bölümünü de peşpeşe izledim, dört saat sürüyor. Tıpkı bu yazı gibi sade ve duru bir anlatımı var dizinin. Çekimlerin görsel zenginliği, kostümler, oyunculuk ve senaryo çok iyi; abartıdan uzak. Ben sevdim yani, teşekkürler 🙏👍

    Yanıtla
  • Nisan 15, 2020 tarihinde, saat 02:18
    Permalink

    Dizide özellikle İngiltere’deki işçi sınıfının o dönemdeki sıkıntıları çok güzel anlatılmış. Yazıda da denildiği gibi kesinlikle bir futbol dizisi değil. Yazı için teşekkürler.

    Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir