Kendi Karnıma
Nerden baksan beş altı yıl geçmiştir, belki daha fazla. O yıl kaynanam tütün dikmişti. Bilenler bilir, tütün işi oldukça zahmetlidir. Çiftçiler gecenin bir yarısı kalkarlar, serin havada alttan başlayarak kırılır tütün yaprakları. Sonra kuşluk vakti topladıkları tütün yapraklarını uzun iplere dizerler, o iplere dizili yapraklar kamışlarla yerden yüksek kazıklara serilir, kurumaya bırakılır. Biraz karışık oldu değil mi?
Neyse konumuz bu değil zaten. Bu iş zahmetli dedim ya, tek başına yapılmaz, eş dost, akraba kim varsa beraber işlerler tütünü. Ama imece şeklinde de değil. Karşılıklı yevmiyecisi olurlar birbirinin. “Bu ara ben senin işine gittim, on gün; sen de benim işte çalışmıştın yedi gün hani. Öyleyse ver üç günlük yevmiyemi,” şeklinde.
O kuşluk mesaisi kahvaltıyla başlıyordu. Kahvaltıyı hazırlamak da bazen tütün işine yatkın olmayan benim gibilere düşüyordu. Kaynanamın bir komşusu var, bizim komşu köyden, hemşehrilik ayağına birbirimizi kolluyoruz sanki biraz.
Yemeğe başlarken herkes besmele çekiyor, bizim Zübeyde Teyze’nin besmelesi biraz farklı “Bismillah, kendi karnıma” diyor, ilk lokmayı veya ilk yudumu alıyor. Bu besmele çocukların çok hoşuna gitti. “Teyze, başka kimin karnına olacak ki!” diyorlar, gülüşüyorlar. Teyze ve diğer ablalar, teyzeler de gülüşüyor.
“Ne bileyim, çocukken böyle öğrettiler,” diyor Zübeyde Teyze.
Sofrada bu besmelenin arkasındaki anlatıyı bilen bir tek ben varım. Ben de gülüyorum. Neden “kendi karnıma” dendiğini biliyorum ama böyle besmeleyi ben de ilk kez duyuyorum. Bize çocukken büyüklerimiz derdi ki yemeğe başlarken besmele çekilmezse şeytan lokmana ortak olur. Bir de bunun galiz anlatımı vardı. “Şeytan alt tarafından çeşer yediklerini.” Çeşmek, eşmek.
*
Neyi nasıl okumalı? Okumaktan ma’nî ne? Niye okumalıyım? Nasıl okumalıyım? Bu soruları irdeleyen bir metne mi rastladım geçenlerde yoksa bir konuşmaya mı kulak misafiri oldum emin değilim, aklıma o söz geldi. “Kendi karnıma.” Evet, kendim için okumalıyım. Okuduğum kendimi beslemeli. Artık nasıl besleyecekse.
Özellikle bir şekilde “rekaikle” ilişkilendirilebilecek bir metinse okuduğum. Tasavvuf klasikleri özellikle. İrşadı ve tasarrufu bir şekilde devam eden kitaplar.
Bu çeşit kendine okumanın nasıl olması gerektiğini gösteren en güzel örneklerden biri Üstat Said Nursi’nin “Fütûhu’l-Gayb” okumasıdır sanırım. Eserlerinde üç dört yerde bu kitapla ilişkisini ve kitabı nasıl okuduğunu anlatıyor hazret. Manevi arayışlar içinde olduğu bir dönem. Kırk dört, kırk beş yaşlarında olmalı. Şeyh Abdülkadir Geylani’nin sözlerine doğrudan kendini muhatap kabul ederek okumaya başlıyor kitabı. Bir süre okuyor, yavaş yavaş, sindire sindire. Şeyhin sözleri bir neşter gibi kesip biçiyor, acıtıyor, incitiyor. Uzun süre okumaya tahammül edemiyor.
İşte bu kitap okumanın kalbi acıtması, okumaya devam edememe, kendini tam muhatap kabul etmekle ilgili bir şey. Acı bir ilaç ama tedavi edecek. İçersen. İlaç eczacıyı değil, içen hastayı tedavi eder. Tasavvufi metinler, mürşit vasfını haiz eserler de başkasına anlatanı, el için okuyanı değil; önünde saygıyla diz çöküp kulak vereni irşat eder.
Sonra, diyor, o neşterin yaraları kesip biçmesinden gelen acılar yerini iyileşmeden gelen ferahlığa bıraktı, kitabı tekrar elime aldım. Bir alim, bir kitabın önünde diz çöküyor, alacağını almadan kalkmıyor. Anlamla, bilgiyle ilgili bir okuma olamaz bu.
Biz de okuyoruz aynı kitabı. Bizde niçin aynı etkiyi göstermiyor? Biz niye çabucak okuyup bitirebiliyoruz.
Gerçi Said Nursi’nin bahsettiği “Fütûhu’l-Gayb” bugün elimize alıp okuduğumuz kitaptan biraz farklıymış. Oradaki alıntıdan yola çıkarak buna dikkat çekiyordu değerli bir “risale-hân”. O zamanlar “Fütûhu’l-Gayb” ile “Feth’ur-Rabbânî” tek cilt halinde basılmış. Üstadın alıntı yaptığı kitap ikinci kitapmış. Öyle de olsa bu kitaplar birlikte altıyüz sayfa civarında olmalı. Bir otursak bir iki haftada rahatlıkla okuruz. Ama okur geçersek, kalbimizde bir arınma, nazarımızda bir değişime olur mu? Muhatap olarak okumak nasıl olur? Nasıl olmalı?
*
Üstat Said Nursi’nin yakın talebelerinin risalelerle ilişkilerini anlattıkları mektuplara bakınca, bir kitap nasıl bir okumayla neşter olur, cerrah olur, kalp sınıkçısı olur bir parça anlıyoruz. Bir eserin müsveddesi geliyor mesela Sabri Hocaefendi’ye, artık üç beş sayfa da olabilir, kırk elli sayfa da olabilir. Önce suya hasret deniz kazazedesinin tatlı suya kavuşması gibi okuyor olmalı gelen sayfaları. Sonra hemen oturup inci gibi yazısıyla iki nüsha çoğaltıyor, biri kendine biri Hafız Ali’ye. Bu köyden o köye pazara giden biri götürüyor çoğaltılan nüshayı. Bu sefer Hafız Ali oturuyor rahlenin başına. Artık kaç kez yazıyor, kaç kez okuyorsa. Oradan yine yola çıkıyor metin. Sonra okurken neler hissettiler onu da yazıyorlar.
Önce kendileri için yazıyorlar, öncelikle kendileri için okuyorlar. Kendileri de kendi yörelerinin alimleri, okumuş insanları bu talebeler. Mektuplarındaki ifadelerin güzelliğinden, duyguların enginliğinden anlaşılıyor nasıl insanlarmış.
Ama nasıl bir açlıkla okuyorlar. Nasıl bir muhataplıkla. Hafız Ali vefat ettikten yıllar sonra evini tamir edip Kur’an Kursu yapacaklar. Duvarın biri yıkılınca bir teneke kutu çıkıyor, ağzı lehimlenmiş bir “zaman kapsülü”. Açıp bakıyorlar, eliyle istinsah ettiği risaleler.
“Eğer evlerimizden toplar imha ederlerse bu yazdıklarımızı, bizi alır götürürlerse, bu bari geleceğe kalsın. Yok olmasın” diye düşünmüş olmalı. Başka nasıl açıklayabiliriz bu “zaman kapsülü”nü? Geleceğe bırakılan bir not. Şişeye konup denize bırakılan bir mektup. Kim bilir zamanın hangi kıyısına vuracak hadisatın dalgalarıyla. Ama bu mektupta “Beni kurtarın” yazmıyor, “Sizi kurtaracak ilacın reçetesi budur” yazıyor, “ben tecrübe ettim, siz de edin” yazıyor.
*
Bir zamanlar fani ve kafası karışık bir adamın güzel bir yaklaşımına rastlamıştım sosyal medyada. Medrese eğitimiyle üniversitede özellikle ilahiyat fakültelerinde verilen eğitimi karşılaştırıyordu. Medresede az sayıda kitap okutuluyordu ama çok iyi okutuluyordu. Bazı yerleri ezberleniyordu hatta. Bir kitap iyice öğrenilmeden diğerine geçilmiyordu. Bugünkü üniversite eğitiminde ise çok fazla eser hakkında düşüncesi, biraz bilgisi var öğrencinin ama hiçbirini baştan sona okuması gerekmiyor. Fikir sahibi olması yeterli. Bir baksan her şeyi biliyor, bir baksan bildiği bir şey yok. Peki hangisi doğru bu iki yolun?
Belki ikisinin arasında bir yol daha isabetli olabilir. Bazı eserler iyice öğrenilse, tekrar tekrar okuyacağı temel metinleri olsa öğrencinin bir yandan, bir yandan da alanın genel kütüphanesi hakkında fikri olsa. İhtiyaç anında nereye bakacağını bilse.
Bu daha çok akademik alanla ilgili tabii. Ben silsilenin sonunda, son kullanıcı durağında bir okur olarak alanın kütüphanesi hakkında fikir sahibi olmak falan gibi sorumlulukların altına girecek değilim. Ben her ne okuyorsam kendim için okurum. Kendi karnıma, kendi düşünceme, kendi duygularıma…
Yine de hem okuduğum metinleri hem okuma şekillerimi çeşitlendirmenin iyi olacağını düşünüyorum. Bu sıralar o taraklarda bezim yok ama bir ara masamda üç kitap olmalı diye düşünüyordum. Biri felsefi veya kuramsal bir şey olsun, biri kurgu, bir de şiir kitabı. Ama mümkünse hepsi kendim için.
*
Bir adam hayal ediyorum. Güzelce abdest almış. Elinde bir kitap, bir kahve kupası balkona çıkıyor. Elindekileri masaya bırakıyor. Kalemini unuttuğunu hatırlıyor o sırada. Ama kurşun kalemi olmadan okuyamaz ki. Gidip getiriyor. Önce on bir İhlas bir Fatiha okuyup şeyhin ruhuna bağışlıyor, sonra kapağında “El-Fethü’r-Rabbani” yazan kitabı açıyor. “Bismillah, kendi karnıma” diyerek sıradaki sohbeti yavaş yavaş, hafif bir sesle okumaya başlıyor.
