Meryem Bulut

Kurban

Okuma süresi: 9 dakika

Kurban Bayramı. Annemlere gittim. Annemi getirmemişler bahçeye. Etrafta  kurban telaşı. Kimseye bir şey diyemedim. Babam, yerini büyük erkek kardeşime bırakmış. Artık etleri o paylaştırıyor. Önceden üç pay ederdik kurbanı. Şimdi iki. Kesmeyenlere ve eve. Zaten üç yüz elli kilo kurbanın iki yüz ellisi kesmeyenlere. Misafirleri düşünen yok! Kalan da dört aileye.  Mesele et değil, kurban eti. Bir zamanlar annemle beraber onun şifasına bereketine duyduğumuz inanç.  Annem burada olsa böyle olmazdı. 

Pay telaşı azalınca küçük kardeşime, annemi de getirseydin ya… Biliyorsun, kurbanın başında olmayı çok sever, dedim.

Ne alaka der gibi yüzüme baktı.

Abla, Allah aşkına gerçekçi ol. Onun kurbanı görecek hali mi var!

Belki öyledir ama  mutlu olabilirdi. Belki sevindiği için dopamin salgılamaya başlardı beyni.

Belki de dopamin falan kalmamıştır artık beyninde, dedi. Sesi kuru ve soğuktu.

O sıcak havada üşüdüm. Sustum. Bir şey diyemiyordum.  Temizliğe gelen kadın için aldığım paya birkaç parça et daha koydum.

Kadına et vermek bahanesiyle çıktım bahçeden. Bu bahçenin, bu kurbanın annemsiz tadı yok.

Elif’e gittim. Tek katlı bir ev. Ev demek için bin şahit lazım. Dışı yıkılıyor, içi Allahu alem…. Derme çatma bahçe kapısı. Sağda yabani bir erik. Sol tarafta birkaç eşya. Bir köpek bağlanmış. Ev kapısı omuz atsan açılır. Kapıyı vurdum.  Cılız bir ses ‘Kim o?’ dedi. Kendimi tanıttım. Anne, diye seslendi soruyu soran. İçerden ayak sesleri. Elif kapıyı açtı. Israr etti içeri girmem için. Annemin yanına bile gitmedim. Sonra gelirim, dedim. Annemi sordu, gözleri merakla açıldı.

En son gördüğümde pek de iyi  değildi, dedim.

Ablacım, teyzem için ne kadar dua ediyorum, bir bilsen. Onun iyiliklerini hiç unutamam. Bana annelik yaptı.

Annemin kızları çoktur, dedim.

Geçen kurban öbür evdeydim. Burayı hayrına biri verdi, ev bulana kadar kalın, dedi. Biz de iki aydır burdayız. Köpek aldık korkumuzdan.

Ablam sen biliyorsun çektiklerimi…

Eliyle uğraşıyordu konuşurken. Bir eliyle diğer elini sıkıyor, sonra öbürüyle diğerini. Farkında olmadan yapıyor gibi. Kafasının içinde neleri alıp veriyor, neleri doldurup boşaltıyordu Allah bilir. Elif, Elif değil, dert küpü.

Zeliha teyzeyi unutamam. Hep dua ediyorum onun için. Ah, nasıl annelik yapmıştı o bana, dedi. Gözleri doldu. İkinci defa söylüyor aynı şeyleri. Sanırım aklı karışık. Konuşmak istiyor. Annem beni bekliyordur, dedim. Dediğimi anlamadı sanki. Sonra çocuklar konusunu açtı, tek tek onlardan bahsetti.  Başka bir konuya zıpladı. Geçen kurban yeğenimle geldiğimden bahsetti. Ayaktaydık. Diğer çocukları geldi, elimi öptüler, bayramlaştık. Aklım annemdeydi. Elif’i kırmak istemiyordum. Bir yerden sonra gitmem lazım, dedim. Kaçar gibi çıktım oradan.

Annem beni bekliyordur.

Anneme geldim. Bayramdı.  Binlerce kilometre uzaktan gelip kendine ve çocuklarına yeni bir dünya kurmak isteyen bakıcıyla yalnızlar. Hemen ona sarıldım. Elini öptüm. Bayramlaştık. Kadına başıyla konsolu gösterdi, sonra bir elini kaldırdı, iki defa büktü parmaklarını. Ben ne istediğini anlamaya çalışırken kadın elime parayı tutuşturdu. Bayram harçlığı, dedi.

Tekrar elini öptüm. Dudağıma küçük bir ısırık attım. Bu halinde harçlığımı düşünüyor. 

Yatağı tam konsolun karşısında. Yüzü daha da incelmiş. Gözlerindeki ışık ferini kaybetmiş. Anne, adımı söyle diyorum. Dudakları kıpırdıyor sadece. Sesi çıkmıyor.  Onu öyle görmek  çok acı… Nefesi var, sesi yok.  O şen kadın! Şen kahkahalarından birini patlattığı zaman etrafa neşe saçan kadın. Bir söyleyip iki gülen kadın. Billur sesi salondaki aynalı konsola çarpar, ayna bu sesi içine çeker, bu sesle aynadaki  parlaklık şaha kalkar,  sonra ince buzların çıt çıt kırılmasına benzer bir ses çıkartarak kırılmaya başlardı. Ben öyle hayal ettim yıllarca. Yirmi küsur yıldır salonun demirbaşı olan konsol, dile gelse de annemin sesinden bahsetse… Muhakkak şöyle derdi.  Gözeden çıkan suyun sesiydi. Ahenkli. Şenlikli. Renkli. Bazen aşırı coşkulu.  Bir zamanlar tam karşımda yemek masası vardı. Cümbür cemaat sofraya oturulur.  Padişah sofrası gibi sofralar… Bunların gizli mimarı. Menünün aleni şefi. Onu görürdüm masadakilere yemek servisi yaparken, yapmadığı zamanlarda da servis yapan kişiye Allah aşkına biraz daha koy, derken… Sesi sevgi doluydu.  Sesi sofradakileri görünmez ağlarla birbirine bağlardı.

Geçmişte mi kaldı annemin sesi! Di’li geçmiş zaman, dı/di/du/dü. Sevmiyorum seni.  Şimdi hatıra olmuş annemin sesi. Şimdiki zamanda annemin sesi yok. İnanabiliyor musunuz, annemin sesi yok! İnsan ne dediğini, nasıl dediğini önemsemeden hatta bunları aklına bile getirmeden bir sesi ölesiye özler mi! Özlemekten öleyazdım. O billur ses nereye gitmişti! Kimse bilmiyor. Kimse akıl erdiremiyor. Bazı tahminler… Şifa değil.

Anne, adımı söyle, nolur, diyorum. Bekledim, bekliyorum. Yok! Bir şeyler anlattım. Tane tane, sesimi biraz yükselterek. Anne, hatırladın mı? Çenesini hafifçe eğiyor. Beraber dua ettik. Dudakları kıpırdıyor. Söylediklerimi tekrar ediyor. Dua açtım telefondan. Elini omuz başına götürdü, ileri geri yapıyor parmakları. Omzunu mu kaşıyayım, diyorum. Başını sallıyor.  Bakıcı, yatmadan önce saçlarını taramamı istiyor, diyor. Onu da yapıyorum. Vücudu biraz daha gevşiyor. Bakıcı, uyku saati geldi, diyor. Hazırlık yapıyoruz. Lambayı kapattık. Ben saçlarını taramaya devam ediyorum. Arada öpüyorum yanaklarından. Seni seviyorum diyorum kulağına. Saçını tarıyorum. İyice dalıyor.

Odama geçiyorum. Dudaklarımda büyüyen ısırıkları bitiriyorum. Başımı ve sesimi yastığa gömüyorum. Kalbimi rahat bırakıyorum. Gönlünce çağlasın. Bu güne dalıyorum. Onu öyle hasta yatağında gördüğümde içimden bir şey çekiliyor. Kuvvetli bir şey. Onun ne  olduğunu tam olarak bilmiyorum. Yaşama isteği mi? Ya da varsaydığım insan kudretinin ana direkleri mi yıkılıyor içimde, bilmiyorum. Dermanı kalmayan  ama ayakta durmaya devam eden biriyim. Hareketlerim niye yavaşlıyor?  Adımlarım küçülüyor. Annemin de küçülmüştü önceden. Ellerim anneme doğru uzanıyor. Yanına gittiğimde sesi olmadan, dudaklarını okumaya çalışarak, ağzından çıkan sessiz havayı hissederek onu anlamaya çalışıyorum.

Annemin sesi yok. Annem sesini kaybetti.  Annem, yaşama sevincini kaybetti. Önceleri kendini zorlayarak kelimeden çok hırıltıya benzer sesler çıkarmaya çalıştı. Söylemek istediği kelimeyi anlamaya çabalarken bazen üst dişimi alt dudağımın iç tarafına bastırarak acıyan kalbimin gözyaşı dökmesini engellerdim. Konuşma, anlama çabalarının kaç defasında dudaklarımı ısırarak gözyaşlarıma engel oldum, hatırlamıyorum. Sonrasında ufacık bir şey almayı bahane ederek banyoda çeşmeyi açıp ağladım, sayısı belli değil.

Annemin yaşama sevinci bitimsizdi oysa.  Sesi hep evimizin göğünde yankılanacak sandım. Öyle şen şakrak kalacaktı.  Annem yaşlanacaktı ama sesi billur billur akmaya devam edecekti. Yanılmışım. Hayat hiç beklemediğimiz bir şekilde bizi imtihan etti. Beklenen imtihan var mıdır, o da ayrı mesele. Duyduğumuz, şahit olduğumuz acıların ya da imtihanların  bir gün bizim başımıza bambaşka bir şekilde geleceğini hayal bile etmemişiz. Annemin öyle bir hayat enerjisi vardı ki yüzyıl geçse annem onu bitiremez, dünya karşısına çıksa annem dayanır zannederdim.  Bir gün dayanamayıp, “Anne, nasıl bu kadar çok seviyorsun?” demiştim. Sevmeyip ne yapayım, manasında bir cevap vermişti. Çok sevdiği için mi çok kırılmıştı, belki. Altı çocuğuna, babama, halama, amcama, yengelerine, sekiz kardeşine, kardeşlerinin çocuklarına, komşularına, kimsesi yok diyerek defalarca bize çağırdığı kimsesiz kadınlara, bu kadınların  yaşlı veya genç  olması önemli değildi; sevgisini, ilgisini cömertçe sunardı. Onlarla ilgilenirken billurlaşan sesine, halden anlayan, suskunluklarını çözebilen anneme  hayran olurdum. Ustasına hayran olan bir yamak gibi onun yanından ayrılmazdım. “Anne, şunu yapayım mı? Anne, bunu yapayım mı?” sorularının  ardında böyle bir hayranlık vardı. Bu kadar çok insanın evimize gelmesine anlam veremezdim. Niye onlar bize on gelirken biz onlara bir defa bile zor gidiyorduk, bazılarına hiç gitmiyorduk. Şimdi yıllar öncesini hatırlarken evimiz de tekke gibiymiş, diyorum. Miskinler Tekkesi mi desem  Zeliha Sultan tekkesi mi desem…

Annemin sesi yok. Gözleri var, eli var, ayağı var, dili var ama annemin sesi yok. Sesinin yokluğuna alışamadım. Sürecin böyle ilerleme ihtimaline rağmen alışamadım. Konuşma güçlüğü yaşayabileceğini okumuştum hastalığı ile ilgili araştırma yaparken. Düşünce bazında bir şeyin olabileceğini bilmek, o şeyle karşılaştığımızda bizi daha dayanıklı yapar, diyorlar. Doğru. Konu anne olunca işler değişiyor. Anne farklı. Ses farklı. Bir şeyin yokluğuna alışmak mümkündür. Zamanla o yokluğun verdiği ağırlığın azalması imkân dahilindedir. Belki annemin o billur billur dağılan şen kahkahaları olmasaydı hafızamda her şey daha kolay olacaktı. Onun yürürken yeri titreten adımlarının  yokluğuna alışabilirim. İncecik hale getirdiği baklava hamuru üzerinde  hızlı hızlı dönen oklavayı usta manevralarla yönetmesini önemsemeyebilirim. Şimdi aynı ellerin parmaklarını açarken zorlanmasını içim ezilerek seyredebilirim.  Ama sesinin yokluğu öldürecek beni. Annemin renkten renge giren, kahkahalarla şelale gibi akan sesi yok.

Nasıl mı kaybetti sesini? Niye mi kaybetti sesini? Kimse bilmiyor. Anne karnındaki çocukların böbrek hastalığını tedavi ediyoruz diye kurum kurum kurulan tıp annem söz konusu olunca ihtimaller zincirini sıralamaktan başka bir cevap vermiyor. Tıp dünyasının anlı şanlı profesörleriyle çekişirken uyuyakalmışım.

Gece üç defa kalkıp anneme baktım. Uyuyor. Kıpırtısız.

Sabah dokuz gibi yine gittim. Kalkmış. Yardım ediyorum. Bakıcıya mı, anneme mi, kendime mi… Kahvaltıdan sonra gidecek bakıcı.

Annemin ciğerleri var, soluk borusu var, ağzı var, dişleri var, ama annemin sesi yok. Ne oldu da sesini kaybetti, bilmiyoruz.

Bayramlaşmak için Seher Yıldızı, ablamın kızı, geldi.  Ziyaretçilerin yanında uzanmak istemiyor annem. Oturuyor. Vücudunu daha iyi kontrol ediyor.

Seher Yıldızı, en güzel seslerinden biriyle şakıyor.

 ‘Anneanne, bak, Ahmet ne kadar büyüdü. Ahmet’i anneme yaklaştırıyor.

Annem, Ahmet’i öpüyor.

Eski günlerden bahsettik. Eski güzel günlerden. Belki bu günler de iki sene sonra güzel olacak. Annemli güzel günler.  Bayramlardan, sevinçlerden, pikniklerden, komik olaylardan bahsettik. Ahmet’in annesinin burnundan çıkan vidadan…

Çok yemediğim halde kilo alıyorum, diyor Seher Yıldızı.

Söyleyeceklerini içine ata ata kilo alıyorsun sen. Susma, konuş, dedim.

Söylediklerime pişman oldum. Neydim, ben? Niye ahkam kesiyordum? Çok şey bildiğini sanan hanım, annenin sesine ne oldu, hadi bunu  da bil, hadisene!

Annem, yastığa doğru döndürüyor başını.

Sesi hiç mi çıkmıyor, diyor yeğenim. Başımı sallıyorum.

Uzatıyorum yatağına. Koltukların olduğu tarafa geçiyoruz.

Bazen benim de sesim kısılıyor, diyor Seher Yıldızı. Doktora gittiğimde meslek hastalığı dedi.

Teyze, senin de sesin kısıktı, bir ara, diyor.

Başımla onaylıyorum.

Genelde çok üzüldüğümde, diyorum.  Bununla ilgili tıbbi açıklamaları okudum, ikna olmadım. Sonunda şu aklıma yattı, diyorum. İnsan çok üzüldüğünde dopamin hormonu, diğer adı mutluluk hormonu, yeteri kadar salgılanmıyor. Bunun etkisi ses tellerime kadar iniyor onların da hareketini yavaşlatıyor ve sesimiz kısılıyor, diyorum.

Biraz romantik bir yaklaşım değil mi, diyor. Ahmet’in başını okşarken.

Belki diyorum.

Belki annem de elli yıl babamla yaşadıktan sonra içine ata ata, mutsuzluklarını şen sesiyle örte örte içindeki dopamini iyice tüketmiş, ses tellerini felce uğratmış olmalı. Ben tıpçı değilim. Söylediklerimin tıbbi delilleri yok.  Bu düşüncemi hiçbir tıpçı ile paylaşmadım. Paylaşmam da.

Gülüyor Seher Yıldızı.

İyi edersin, diyor.

Romantik bir edebiyatçı ne kadar anlarsa tıptan ben de o kadar anlıyorum. Yaptığım şey, bazı bilgi kırıntılarını birleştirip bir sonuca ulaşmak.

Ahmet acıkmış. Beslenme saati. Birtakım bayram rutinleri.

Başka misafirler geliyor. Komşumuz imişler bir zamanlar.

Annemi yine kaldırıyorum. Gözleriyle konuşuyor. Bazen elleriyle. Başıyla. Hatırladın mı diyor misafir. İçimden ağır hakaretler ediyorum misafire.

Annem bunamadı, diyorum. Anlıyor her şeyi.

Şehir dışından misafirler geliyor. On kişi mi on beş kişi mi?

Yapılacakları söylüyorum yakın bulduklarıma. Sofra düzeni. Yemekler. İçecekler. Tatlılar. Annemin istediği, her zaman yaptığı gibi. Ev bayram yeri.

Çocuklar elini öpünce, annemin gözleri parlıyor. Konsola doğru çeviriyor başını. Parmaklarını gösteriyor. İki  parmak, iki yüz lira. Beş parmak, beş yüz.

İlaç saati. Yemek saati. Annemle ilgileniyorum. Herkes mutlu. Herkesin sesi var. Annem o kadar sesi takip etmekte zorlanıyor. Yüzü düşüyor.  Lokmalar ağzında büyüyor. Çiğnemesi de yavaşlıyor.

Anne, benim gibi yap diyorum. Ağzımda lokma varmış da onu çiğniyormuş gibi yapıyorum.

Yemekten sonra yine uzatıyorum. Sonra çay faslıyla ilgileniyorum. Sonra annemin yatış yönünü değiştiriyorum.

Gelenler gidiyor. Başkaları geliyor.

Annemin uyku saati. Dün akşamki şeyleri tekrar ediyoruz. Hatıralar, dualar, ilaçlar, saç taramalar… Bakıcı yok. Annemin yanında yatacağım. 

Bu akşam başımı yastığa koyduğumda  annemin sesini, o menevişli güzel sesini el alem ne dere, çocuklarım ne yapara, ailem  üzülmesine kurban ettiğine karar veriyorum.  Bir de biz varken kazara bahsi açılan o kanlı olayın annemin dünyasında çok büyük yer kapladığını düşünüyorum. O olayın kanı vardı evimizde… Yıllarca hasret çekmişti. Sesini söylemek isteyip de söylemediklerine kurban etmiş olmalıydı.  Duygu kalp ve hastalık üçgeninde Joe Dispenza adı hafızamda beliriyor. Sonra  yabancı bir kadın “Zihnine ne yaptın ki bedenini hasta ettin.” diyor. “Ne yaptın anne!”

Üzüldüğümde kısılan sesimi düşünüyorum. Kısılan sesimin akıbetinden korkuyorum.  Ya bir gün derin bir acıyla karşılaştığımda beni bırakıp giderse… Buna bir çare bulmam lazım.  Onun annemin sesinin gittiği yere  gitmesine engel olmalıyım. Ne yapabilirim? Bu düşünce zihnimde dönüp duruyor. Telefonun ışığını  açıyorum; defterimi açıyorum; kalemimin ucunu.  Karalamaya başlıyorum. Ses yoksa şekil var diyorum. Ses yoksa gözyaşı var diyorum. Kendiliğinden akıyor kelimeler ve göz… Annenin sesi yok ya, ona ses olmak için mi yazıyorsun, diyorum kendime. Sesler birbirine karışıyor.  Annemin sesi, benim sesim. Gülbahar sana çok alıştım, diyor en menevişli sesiyle. Gitme, diyor.  Ama ben onu dinlemiyorum. Gidiyorum. Annemin sesi de gidiyor.

Galiba böyle oldu.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Captcha *