Meryem Bulut

İki Günlük Ders, Üç Günlük Dünya

Okuma süresi: 15 dakika

Doya doya öğretmenlik yaptım. Çocukluk hayalimdi. Öğretmen arkadaşlarım sık sık “Öğrencileri görünce gözlerin parlıyor. Bambaşka biri oluyorsun. Yüzünde güller açıyor. Onları görünce bizi unutuyorsun.” derdi. Doğru söze ne denir! İtiraf etmek de kolay değil. Kimseyi üzmek istemiyordum o zamanlar. Bir şeyler gevelemece…

Ders zili çalmadan sınıfın kapısındayım. İçeri girmiyorum. Öğretmen zilinin çalması gerek. Sınıfa girdiğimde benim şenliğim. Baharım. Neşem. Ama öyle dağınıklığa falan tahammül edemem. Talimatların biri bitiyor, biri başlıyor. Camları açalım. Sıraları düzeltelim. Kitabını açmayan var mı! Kelimeleri makineli tüfek gibi dizmezdim. Bazılarını elimle, kolumla, parmağımla söylerdim. Neyse efendim. Saadetli günler çabuk geçermiş. Öyle oldu. Ölene kadar mesleğime devam etmek hayali kuruyordum. Hem de yaşım elliyken ölmek için dua ediyordum sık sık. Neden dersiniz, çok sevdiğim biri elli yaşında ölmüştü. Ben de bir an önce onun yanına gitmek istiyordum. Ama n’oldu! Kırkıma basmadan hayatıma bir bomba düştü. Sadece benim hayatıma olsa yine iyi. Ben ki sıradan bir öğretmenim. Güzel ülkeme bomba düştü. Hem de atom bombası gücünde. Okulun kapısından bile giremedim. Al sana, kırklık bir ölüm.

On yıl. Tam on yıl. Bekledim. Mesleğimi yapma hayaliyle yaşadım. Sadece hayal kurmadım canım! Girişimlerde bulundum. Adımlar attım. Eski öğrencilerimi aradım. Yok. Kalbim pır pır ederek yüzüne baktığım öğrenciler benim için kılını kıpırdatmadı. Vefasızları Allah bildiği gibi yapsın! Onlar üzülsün bir vesileyle. Kader bana gülmedi. Herkes benden yılın yılın kaçtı. Elli yaşıma yaklaşırken ölüm dualarımı artırdım. Ölmedim. Yaşadım. Yaşarken ölüyordum. Elli yaşına girdiğim gün. Yani ağustosun yirmi dokuzunda. Şöyle yapacaktım. Kırk yaşıma kadar ders vermiştim. Bundan sonra ders alacaktım. Hayat bize dersini bazen yerden yere vurarak, kapıları sürmeleyerek veriyordu da zaten; yine de işte… Bundan sonra onun derslerini gözümü dört açıp kulaklarım tetikte dinleyecektim. Bir ayağım çukurda sayılırdı. Kalbim kırılacak çağları da geçmişti. Bu yaşta ne kalp kırılması diyordu bir arkadaşım. Kalbimi demir ağlarla örüp çelikten cümleler kuracaktım.

Vakit geldi. Ellinci yaş günümün sabahı. Kendi dünyam için önemli bir an. Görkemli değişiklik zamanı… Artık farzlar hükmündeydi bu. Beklemeyecektim. Beklemek iyiden iyiye canımı sıkıyor hatta zaman zaman kalbimi acıtıyordu. Bir el kalbime güzel bir bıçak saplıyordu. Kırmızı saplı. Keskin. Gıcır gıcır. Erhan’ın Maraş’tan getirdiği bıçağa benziyor. Uykuya dalarken kalbime hızlıca bir iki keskin darbe indiriyor bıçak. Resmen benden bağımsız dudaklarımdan ahhh kelimesi kaçıveriyor. Neden? Çünkü gerçekten kalbimde bir yerde, genelde sağ üst odacık taraflarında o bıçağın battığı yerde belirgin bir acı duyuyorum. Sonra dakikalarca sızlıyor aynı yer. Uyuyakalıyorum. Sabah kalktığımda vücudum şişmiş oluyordu. Erhan “Uykudandır.” diyordu. Arkadaşlarım ödeme bağlıyordu. Gerçi pek de arkadaşım kalmamıştı. Ülkeye bomba düşünce herkes en güvenli bulduğu bölgeye, baba evine, dağılmıştı. Çil yavrusu gibi. Bomba meselesi de ayrı bir konu. Onu geçelim efendim. Fazla karışık.

Şimdi devam edeyim. İşte ellinci yılımın ilk sabahında görkemli kararımı uygulayacaktım. Beklemenin içine sakladığım ümit tohumlarının dibine kibrit suyu dökerek. Öğretmenlik ocağıma incir ağacı dikerek. Kalbimde şakıyan ümit kuşunu kör kurşunla öldürerek. Hepsini yaptım. Ne çare ki varlığımın kilit taşını, öğretmenliği, kaldırmadım yerinden. Yüreğimde taş gibi duruyordu. Bütün ömrümü dolduran bu aşkı yerinden kaldıramıyor, kanun hükmünde kararname ile öğretmenlik hakkıma çizik attıkları gibi ben de kalbimdeki öğretmenliğin üzerine çizik atmak için can atıyor ama o çiziği atamıyordum. Taşlara çizik atılmazdı belki de…

Ellinci yılın ilk sabahı. Masanın başına geçtim. Başladım, yazmaya. Niyet ettim yazarken ruhumu özgür bırakmaya. Neyse halin, dedim. Kalemini aklın ve gözün terbiyesinden azat et, dedim kendime. Çıkanlar? Aşağıda efendim.

Birinci Gün: Daha Ne Olsun Zalim Dünya

Sabah dersine başladım. Önceki kalbimi, öğretmenlikle çarpan kalbimi çıkarıp attım. Yeni, tertemiz, gıcır gıcır, sıfır kilometre bir kalple yazıyorum şimdi. Hadi, yaz düşündüklerini, dedim ona.

Öğretmen yok, öğrenci yok, dedim kalbime. Dinle beni yeni kalp! Artık bombalı bir hayatımız var. Öğrenci de sensin, öğretmen de. Bu işte şaşılacak bir şey ama neyse. Zaten hayatımın çoğunda bir şaşkınlık hali var. Hangi yolla tevarüs etti bana bu. Bilmiyorum. Ben işte. Sıradan işlerin, minnacık ayrıntıların, günlük telaşların, anlık duyguların içinde öyle bir savrulmak ki… Sanırsın yüzyılda iki yüz yılda olan bir şeyler yaşandı. Sanki boğaz dondu! Sanki İstanbul’un yarısı yandı! Neyse efendim. Öğretmenin az ve öz anlatanı makbuldür. Ey şaşkınlık düş yakamdan!

Öğretmenim, öğretmenim!

Hişt, öğretmenim yok. Hışşt! Nerden çıktı bu kız! Hem niye bana öğretmenim diye sesleniyor. “Çok üzgünüm.” dedi sonra.

Öğretmenimle başlayan dinamik ses cümlenin sonunda iyice düştü. Beş altı yaşlarında bir kız. Tam karşımda. Üstüne başına dikkat etmedim. Gözlerimi diktim sesine. Kendi gözlerimde ne var görmüyorum. Kalbimdekiler mi? Telaşlandım galiba, küçük kız niye çok üzgün? Kaygılıyım, ona teselli olabilecek miyim? Karşımdaki küçük kızın üzüldüğünü görmek istemiyorum. Küçük kızlar üzülmesin…Ya da şöyle diyeyim, üzülse de az üzülsün. Üzüntüsüz dünya mı var! Üzüntüsü kalbinde hindiba tüyleri gibi uçuş uçuş olsun. Kalbinde en fazla birkaç saniye dursun, sonra pııırrr uçuversin. Başka birinin kalbine konsun. Birkaç saniye yine pıııırrr. Tüyler tamamen ölene kadar böyle devam etsin. Üzüntü/hüzün dediğimiz şey, gelip kalbimizin üstüne misk öküzü leşi ağırlığında oturmasın. Hindiba tüyleri kadar hafif olsun istiyorum. Ah misk öküzü leşi, hem kalbine batan ışıltılı boynuzları var, üstelik ölünce tonlarca ağırlığa çıkan vücudu. Kolay kolay kalkmıyor kalpten bu öküz… Zamanın saniyeleri ve yılların çarkları karşısında oldukça dayanıklı zalim. İçimde merhametsiz aslanın öldürdüğü güzelim misk öküzü. Bazen aslan da geliyor onun yanına. Topla kendini güzel canım, cevap ver! Cevap ver, bekleme yapma! Şaşkın! Bak, kızcağız çok küçük. Endişeli. Üstelik sana derdini açmış. Senden yardım bekliyor. Onu tesellisiz, bir başına, hem de bu dünya çölünde, aslanların cirit attığı bu zalim dünyada, yalnız başına bırakma. Merhametini esirgeme. Gözlerini de.

Misk öküzü leşinin seni ele geçirmesine müsaade etme.

Baktım küçük kıza. Ona bombadan falan bahsedemezdim. Çok küçücüktü. Hem de anlayamazdı sanırım. Dağılan aileler, çöken yuvalar, geçilemeyen nehirlerden de bahsedemezdim.

Gözlerimiz birbirine değdi.

Kızım, dedim. Sesime kalbimdeki merhametin bütün hücrelerini katarak. Sustum. Sesimin yankısını dinledim. Ona neden kızım dedim, bilemedim. Hiç kızım olmadı benim.

Gözleri sakinledi.

Bak, ben buradayım. Karşımda durma, yanıma gel, dedim.

Geldi.

Elimi uzattım. O da elini uzattı. Birbirimizin yankısı gibiydik.

Sonra onu kendime doğru çektim. Sarıldım sıkıca. O da bana sarıldı. Bir eli omzumdaydı. Kalbinin pıt pıt atışını dinliyordum. Ürkek. Kaygılı.

Gavur aslan, zalim misk öküzü leşi! Çekilin buradan! İkinizin de canı cehenneme. Cehenneme kütük olasıcalar. Orada hem de en alt katta sonsuza kadar cayır cayır yanasıcalar… İkinizin canı da tüm tamu yurtlarına… Dahi şeytanın elinde oyuncak olasınız. Taştan oyuncak. Zalimler.

Biz sarılınca aslan kendi kaderine döndü. Kendi vazifesinin başına. Misk öküzü leşini bir el siliverdi kalbimden. Ona sıkıca sarıldım.

Canımsın.

Üzülme.

Dedim.

Daha ne olsun ey zalim dünya. Daha ne olsun.

Bunları yazdıktan sonra kalbimi hafiflemiş hissettim. Hadi bakalım, şifa olsun dedim kendi kendime. İki gün böyle, kalbimin öğrencisi olacaktım. İkinci gün şöyle yazmışım.

İkinci Gün

Bugünkü sabah dersini öğlene aldım. Geç kalktım. Hemen yürüyüşe çıktım. Sonra kahvaltı. Dinliyordum. Kendimi. Kuşları. Yaprakları. Kitabı. Yalnızdık onlarla. Yanıma gelenler çoğaldı. Cemaat kalabalıklaştı. Önceki sesler eridi. Sınıfta bir gürültü… Allah başa vermesin. Ahali konuşmayı ne kadar seviyor. Konuşmak ruhumuzun hissettiği yalnızlığı örter mi? Konuşuyorlar. Masadakiler. Dibimdekiler.

Bizim Sevil var ya, Mavi delisidir. Her şeyini oradan alır.

(Onun yeni adı miav değil mi?)

Sevil’in bir botu vardı Mavi’den.

Gabar dağlarına çıksan bana mısın demez!

Beni de sıkıştırdı Mavi’den al diye.

Mavi’den bir tişört almış sekiz yıldır giyiyor. Dikişlerinde atma bile yok.

Ben Collezion’dan aldım. İki senede cırt.

Mavi öyle mi ya… Taş gibi taş!

Ya Little Big, o da muhteşem.

Mavi’nin buz mavisi var ya! İkonik. Marka rengi! Efsane. Yazın o mavi olmadan dışarı adım atamam!

(Allah aşkına, abartmayalım!

Yarın gelecek misin?

Çocuğu n’apayım? Cebime sokamam ya.

Ben okula göndereceğim büyüğü.

Ben gelemem. Bu ay paralar suyunu çekti.

(Ben de bu ay emekli maaşını tükettim. Yetişmiyor bir türlü.

Bende de tahammül suyunu çekmek üzere.)

LCW’de yok yok! Gel gör ki fosss! Yaşına göre aldım. Çocuğumun omuzlarından dökülüyor kıyafet. Babasının kıyafetini giymiş gibi.

(Abart abart sevgili bayan. Kabart kabart sevgili hanım!)

Polo’dan al.

Anne kalkmayalım mı, dedi çocuk.

Arkadaşı araya girdi.

Haydi! Bir, iki, üç. Başla.

Hadi ben de mekânı terk etmeye başlayayım. Bugün ders öğlene kaydı. Kader dediğimiz acayip bilmece yanıma yöreme bu insanları yerleştirmiş. Bugünkü dersim buymuş. Bekledim. Dinledim. Alacağım dersler var mı diye düşündüm. Onlar da olanı, ben de olmayanı. Kulak kesildim. Bir de özlem.

Aldığım ayakkabıyı asla giyemedim. Nasıl bir acıydı o?

El çantası istiyorum.

Çanta da.

Kalktım. Ağırlaştı kalbim. Dönüş yoluna vurdum kendimi. Tam eve yaklaşmışken başka bir şey. Ders mi? Kadın, kızın elinden tutmuş, sürüklüyor adeta. Kaldırıma çıktılar. Yanımdalar. Yine küçük bir kız. Dün sabah benimle konuşan kız aklıma geldi.

Ben sana yapma demedim mi!!! Niye anlamıyorsun. Beni sokak ortasında bağırtıyorsun. Bağırmam mı lazım sana! Sesimi yükselteyim mi böyle.! Offf! Bıktım senden!

Anneeee! Anneee! Şu………

Sus konuşma! Kaç defa söyledim.

Kız annenin bacaklarına sarıldı. Ağlamaya başladı.

Anne bir şeyler söylemeye devam ediyor. Yavaş yürüyordum. Onlar için.

Kız çığlık çığlığa… Arada şöyle dediğini duydum.

Anneee! Beni sevmiyor musun? Anne… Hıçkırıklar…

Bir ara kulaklarımı bile tıkamayı düşündüm. Ayıp, çok ayıp. Sokak ortasında bu yaşta böyle yapmamalıydım, yapamazdım. Annenin öfkeli sesi kulaklarımda. Adımlarımı büyüttüm. Hatta koşarcasına uzaklaştım. Anne kızının sesine kapalıydı. Varsa yoksa kendi sesi, bir türlü geçmeyen öfkesi. Niye bu kadar öfke…

İki günlük ders bitti.

Şimdi düşünme zamanı.

Şimdi yaşama zamanı.

Üçüncü Gün: Merhaba Sevgilim Hayat

İki gün not tutarım; sonra bırakırım, demiştim kendime. Üçüncü gün yine. Kendime engel olamadım. Halbuki dışarı çıkmayacaktım, yazmayacaktım. Bana öğretmenliği çağrıştıran şeylerden uzak duracaktım. Nasıl mı? Mümkün mü? Bilmiyordum ki. İşte. Ortaya çıkan bir avunma ihtiyacı. Teselli. Üç günlük dünyamın üçüncü kısmındaydım. Şöyle yazmışım.

Merhaba, sevgilim hayat!

Cıvıl cıvıl, küçük kız seslerinden örülmüş çiçekli cümleler kuracağım. Nanik yapacağım zalimlere. Biraz da onlar üzülsün.

Ben… Kurtulamıyorsun elli yıllık kalbinden. İlla öğretmenlik yapmak istiyorsun. Sosyal tesisteki genç kadınlara. Çocuğunu kaldırıma çıkartan kadına. Bak şimdi bile bu serin rüzgarın altında. Çevrendeki üç dört ailenin konuşmaları kulağına çarparken. Baba! Bak, köpek cış yapıyor. Bak, bak. Dur oğlum. Bırak gitme o tarafa. Sesleri bana teselli… Onların senin öğrencin olma ihtimalleri sıfır. Takma diyorum kendime. Öğretmenlik falan… Üç günlük dünya. Çoğu gitti azı kaldı. Bir ayağın çukurda. Kapat o defterleri. Öğretmenlik filan… Bak on yıl geçmiş. Yeni bir dünyan yok halen.

Ellinci yılımın üçüncü gününde. Vazgeçtim önceki düşündüklerimden. Kendime yeni bir iş buldum. Park öğretmenliği! Bu işin ayrıntılarını çok düşünmedim. Parklara gitmekle işe başlamak yerinde olur sanırım. Sonra çocuklu ailelerin civarına oturup kulak kesilmek. Hayallerimde onlara öğretmenlik yapacağım. Hayali de olsa öğretmenlik, öğretmenliktir. En sevdiğim deftere onlardan cümleler yazacağım. Defterim; kırmızı ve üstünde güzel bir bilmece var. Tam çocuklara göre. “Dağa gelir seslenir, eve gelir yaslanır.”Doya doya öğretmenlik yaptım. Çocukluk hayalimdi. Öğretmen arkadaşlarım sık sık “Öğrencileri görünce gözlerin parlıyor. Bambaşka biri oluyorsun. Yüzünde güller açıyor. Onları görünce bizi unutuyorsun.” derdi. Doğru söze ne denir! İtiraf etmek de kolay değil. Kimseyi üzmek istemiyordum o zamanlar. Bir şeyler gevelemece…

Ders zili çalmadan sınıfın kapısındayım. İçeri girmiyorum. Öğretmen zilinin çalması gerek. Sınıfa girdiğimde benim şenliğim. Baharım. Neşem. Ama öyle dağınıklığa falan tahammül edemem. Talimatların biri bitiyor, biri başlıyor. Camları açalım. Sıraları düzeltelim. Kitabını açmayan var mı! Kelimeleri makineli tüfek gibi dizmezdim. Bazılarını elimle, kolumla, parmağımla söylerdim. Neyse efendim. Saadetli günler çabuk geçermiş. Öyle oldu. Ölene kadar mesleğime devam etmek hayali kuruyordum. Hem de yaşım elliyken ölmek için dua ediyordum sık sık. Neden dersiniz, çok sevdiğim biri elli yaşında ölmüştü. Ben de bir an önce onun yanına gitmek istiyordum. Ama n’oldu! Kırkıma basmadan hayatıma bir bomba düştü. Sadece benim hayatıma olsa yine iyi. Ben ki sıradan bir öğretmenim. Güzel ülkeme bomba düştü. Hem de atom bombası gücünde. Okulun kapısından bile giremedim. Al sana, kırklık bir ölüm.

On yıl. Tam on yıl. Bekledim. Mesleğimi yapma hayaliyle yaşadım. Sadece hayal kurmadım canım! Girişimlerde bulundum. Adımlar attım. Eski öğrencilerimi aradım. Yok. Kalbim pır pır ederek yüzüne baktığım öğrenciler benim için kılını kıpırdatmadı. Vefasızları Allah bildiği gibi yapsın! Onlar üzülsün bir vesileyle. Kader bana gülmedi. Herkes benden yılın yılın kaçtı. Elli yaşıma yaklaşırken ölüm dualarımı artırdım. Ölmedim. Yaşadım. Yaşarken ölüyordum. Elli yaşına girdiğim gün. Yani ağustosun yirmi dokuzunda. Şöyle yapacaktım. Kırk yaşıma kadar ders vermiştim. Bundan sonra ders alacaktım. Hayat bize dersini bazen yerden yere vurarak, kapıları sürmeleyerek veriyordu da zaten; yine de işte… Bundan sonra onun derslerini gözümü dört açıp kulaklarım tetikte dinleyecektim. Bir ayağım çukurda sayılırdı. Kalbim kırılacak çağları da geçmişti. Bu yaşta ne kalp kırılması diyordu bir arkadaşım. Kalbimi demir ağlarla örüp çelikten cümleler kuracaktım.

Vakit geldi. Ellinci yaş günümün sabahı. Kendi dünyam için önemli bir an. Görkemli değişiklik zamanı… Artık farzlar hükmündeydi bu. Beklemeyecektim. Beklemek iyiden iyiye canımı sıkıyor hatta zaman zaman kalbimi acıtıyordu. Bir el kalbime güzel bir bıçak saplıyordu. Kırmızı saplı. Keskin. Gıcır gıcır. Erhan’ın Maraş’tan getirdiği bıçağa benziyor. Uykuya dalarken kalbime hızlıca bir iki keskin darbe indiriyor bıçak. Resmen benden bağımsız dudaklarımdan ahhh kelimesi kaçıveriyor. Neden? Çünkü gerçekten kalbimde bir yerde, genelde sağ üst odacık taraflarında o bıçağın battığı yerde belirgin bir acı duyuyorum. Sonra dakikalarca sızlıyor aynı yer. Uyuyakalıyorum. Sabah kalktığımda vücudum şişmiş oluyordu. Erhan “Uykudandır.” diyordu. Arkadaşlarım ödeme bağlıyordu. Gerçi pek de arkadaşım kalmamıştı. Ülkeye bomba düşünce herkes en güvenli bulduğu bölgeye, baba evine, dağılmıştı. Çil yavrusu gibi. Bomba meselesi de ayrı bir konu. Onu geçelim efendim. Fazla karışık.

Şimdi devam edeyim. İşte ellinci yılımın ilk sabahında görkemli kararımı uygulayacaktım. Beklemenin içine sakladığım ümit tohumlarının dibine kibrit suyu dökerek. Öğretmenlik ocağıma incir ağacı dikerek. Kalbimde şakıyan ümit kuşunu kör kurşunla öldürerek. Hepsini yaptım. Ne çare ki varlığımın kilit taşını, öğretmenliği, kaldırmadım yerinden. Yüreğimde taş gibi duruyordu. Bütün ömrümü dolduran bu aşkı yerinden kaldıramıyor, kanun hükmünde kararname ile öğretmenlik hakkıma çizik attıkları gibi ben de kalbimdeki öğretmenliğin üzerine çizik atmak için can atıyor ama o çiziği atamıyordum. Taşlara çizik atılmazdı belki de…

Ellinci yılın ilk sabahı. Masanın başına geçtim. Başladım, yazmaya. Niyet ettim yazarken ruhumu özgür bırakmaya. Neyse halin, dedim. Kalemini aklın ve gözün terbiyesinden azat et, dedim kendime. Çıkanlar? Aşağıda efendim.

Birinci Gün: Daha Ne Olsun Zalim Dünya

Sabah dersine başladım. Önceki kalbimi, öğretmenlikle çarpan kalbimi çıkarıp attım. Yeni, tertemiz, gıcır gıcır, sıfır kilometre bir kalple yazıyorum şimdi. Hadi, yaz düşündüklerini, dedim ona.

Öğretmen yok, öğrenci yok, dedim kalbime. Dinle beni yeni kalp! Artık bombalı bir hayatımız var. Öğrenci de sensin, öğretmen de. Bu işte şaşılacak bir şey ama neyse. Zaten hayatımın çoğunda bir şaşkınlık hali var. Hangi yolla tevarüs etti bana bu. Bilmiyorum. Ben işte. Sıradan işlerin, minnacık ayrıntıların, günlük telaşların, anlık duyguların içinde öyle bir savrulmak ki… Sanırsın yüzyılda iki yüz yılda olan bir şeyler yaşandı. Sanki boğaz dondu! Sanki İstanbul’un yarısı yandı! Neyse efendim. Öğretmenin az ve öz anlatanı makbuldür. Ey şaşkınlık düş yakamdan!

Öğretmenim, öğretmenim!

Hişt, öğretmenim yok. Hışşt! Nerden çıktı bu kız! Hem niye bana öğretmenim diye sesleniyor. “Çok üzgünüm.” dedi sonra.

Öğretmenimle başlayan dinamik ses cümlenin sonunda iyice düştü. Beş altı yaşlarında bir kız. Tam karşımda. Üstüne başına dikkat etmedim. Gözlerimi diktim sesine. Kendi gözlerimde ne var görmüyorum. Kalbimdekiler mi? Telaşlandım galiba, küçük kız niye çok üzgün? Kaygılıyım, ona teselli olabilecek miyim? Karşımdaki küçük kızın üzüldüğünü görmek istemiyorum. Küçük kızlar üzülmesin…Ya da şöyle diyeyim, üzülse de az üzülsün. Üzüntüsüz dünya mı var! Üzüntüsü kalbinde hindiba tüyleri gibi uçuş uçuş olsun. Kalbinde en fazla birkaç saniye dursun, sonra pııırrr uçuversin. Başka birinin kalbine konsun. Birkaç saniye yine pıııırrr. Tüyler tamamen ölene kadar böyle devam etsin. Üzüntü/hüzün dediğimiz şey, gelip kalbimizin üstüne misk öküzü leşi ağırlığında oturmasın. Hindiba tüyleri kadar hafif olsun istiyorum. Ah misk öküzü leşi, hem kalbine batan ışıltılı boynuzları var, üstelik ölünce tonlarca ağırlığa çıkan vücudu. Kolay kolay kalkmıyor kalpten bu öküz… Zamanın saniyeleri ve yılların çarkları karşısında oldukça dayanıklı zalim. İçimde merhametsiz aslanın öldürdüğü güzelim misk öküzü. Bazen aslan da geliyor onun yanına. Topla kendini güzel canım, cevap ver! Cevap ver, bekleme yapma! Şaşkın! Bak, kızcağız çok küçük. Endişeli. Üstelik sana derdini açmış. Senden yardım bekliyor. Onu tesellisiz, bir başına, hem de bu dünya çölünde, aslanların cirit attığı bu zalim dünyada, yalnız başına bırakma. Merhametini esirgeme. Gözlerini de.

Misk öküzü leşinin seni ele geçirmesine müsaade etme.

Baktım küçük kıza. Ona bombadan falan bahsedemezdim. Çok küçücüktü. Hem de anlayamazdı sanırım. Dağılan aileler, çöken yuvalar, geçilemeyen nehirlerden de bahsedemezdim.

Gözlerimiz birbirine değdi.

Kızım, dedim. Sesime kalbimdeki merhametin bütün hücrelerini katarak. Sustum. Sesimin yankısını dinledim. Ona neden kızım dedim, bilemedim. Hiç kızım olmadı benim.

Gözleri sakinledi.

Bak, ben buradayım. Karşımda durma, yanıma gel, dedim.

Geldi.

Elimi uzattım. O da elini uzattı. Birbirimizin yankısı gibiydik.

Sonra onu kendime doğru çektim. Sarıldım sıkıca. O da bana sarıldı. Bir eli omzumdaydı. Kalbinin pıt pıt atışını dinliyordum. Ürkek. Kaygılı.

Gavur aslan, zalim misk öküzü leşi! Çekilin buradan! İkinizin de canı cehenneme. Cehenneme kütük olasıcalar. Orada hem de en alt katta sonsuza kadar cayır cayır yanasıcalar… İkinizin canı da tüm tamu yurtlarına… Dahi şeytanın elinde oyuncak olasınız. Taştan oyuncak. Zalimler.

Biz sarılınca aslan kendi kaderine döndü. Kendi vazifesinin başına. Misk öküzü leşini bir el siliverdi kalbimden. Ona sıkıca sarıldım.

Canımsın.

Üzülme.

Dedim.

Daha ne olsun ey zalim dünya. Daha ne olsun.

Bunları yazdıktan sonra kalbimi hafiflemiş hissettim. Hadi bakalım, şifa olsun dedim kendi kendime. İki gün böyle, kalbimin öğrencisi olacaktım. İkinci gün şöyle yazmışım.

İkinci Gün

Bugünkü sabah dersini öğlene aldım. Geç kalktım. Hemen yürüyüşe çıktım. Sonra kahvaltı. Dinliyordum. Kendimi. Kuşları. Yaprakları. Kitabı. Yalnızdık onlarla. Yanıma gelenler çoğaldı. Cemaat kalabalıklaştı. Önceki sesler eridi. Sınıfta bir gürültü… Allah başa vermesin. Ahali konuşmayı ne kadar seviyor. Konuşmak ruhumuzun hissettiği yalnızlığı örter mi? Konuşuyorlar. Masadakiler. Dibimdekiler.

Bizim Sevil var ya, Mavi delisidir. Her şeyini oradan alır.

(Onun yeni adı miav değil mi?)

Sevil’in bir botu vardı Mavi’den.

Gabar dağlarına çıksan bana mısın demez!

Beni de sıkıştırdı Mavi’den al diye.

Mavi’den bir tişört almış sekiz yıldır giyiyor. Dikişlerinde atma bile yok.

Ben Collezion’dan aldım. İki senede cırt.

Mavi öyle mi ya… Taş gibi taş!

Ya Little Big, o da muhteşem.

Mavi’nin buz mavisi var ya! İkonik. Marka rengi! Efsane. Yazın o mavi olmadan dışarı adım atamam!

(Allah aşkına, abartmayalım!

Yarın gelecek misin?

Çocuğu n’apayım? Cebime sokamam ya.

Ben okula göndereceğim büyüğü.

Ben gelemem. Bu ay paralar suyunu çekti.

(Ben de bu ay emekli maaşını tükettim. Yetişmiyor bir türlü.

Bende de tahammül suyunu çekmek üzere.)

LCW’de yok yok! Gel gör ki fosss! Yaşına göre aldım. Çocuğumun omuzlarından dökülüyor kıyafet. Babasının kıyafetini giymiş gibi.

(Abart abart sevgili bayan. Kabart kabart sevgili hanım!)

Polo’dan al.

Anne kalkmayalım mı, dedi çocuk.

Arkadaşı araya girdi.

Haydi! Bir, iki, üç. Başla.

Hadi ben de mekânı terk etmeye başlayayım. Bugün ders öğlene kaydı. Kader dediğimiz acayip bilmece yanıma yöreme bu insanları yerleştirmiş. Bugünkü dersim buymuş. Bekledim. Dinledim. Alacağım dersler var mı diye düşündüm. Onlar da olanı, ben de olmayanı. Kulak kesildim. Bir de özlem.

Aldığım ayakkabıyı asla giyemedim. Nasıl bir acıydı o?

El çantası istiyorum.

Çanta da.

Kalktım. Ağırlaştı kalbim. Dönüş yoluna vurdum kendimi. Tam eve yaklaşmışken başka bir şey. Ders mi? Kadın, kızın elinden tutmuş, sürüklüyor adeta. Kaldırıma çıktılar. Yanımdalar. Yine küçük bir kız. Dün sabah benimle konuşan kız aklıma geldi.

Ben sana yapma demedim mi!!! Niye anlamıyorsun. Beni sokak ortasında bağırtıyorsun. Bağırmam mı lazım sana! Sesimi yükselteyim mi böyle.! Offf! Bıktım senden!

Anneeee! Anneee! Şu………

Sus konuşma! Kaç defa söyledim.

Kız annenin bacaklarına sarıldı. Ağlamaya başladı.

Anne bir şeyler söylemeye devam ediyor. Yavaş yürüyordum. Onlar için.

Kız çığlık çığlığa… Arada şöyle dediğini duydum.

Anneee! Beni sevmiyor musun? Anne… Hıçkırıklar…

Bir ara kulaklarımı bile tıkamayı düşündüm. Ayıp, çok ayıp. Sokak ortasında bu yaşta böyle yapmamalıydım, yapamazdım. Annenin öfkeli sesi kulaklarımda. Adımlarımı büyüttüm. Hatta koşarcasına uzaklaştım. Anne kızının sesine kapalıydı. Varsa yoksa kendi sesi, bir türlü geçmeyen öfkesi. Niye bu kadar öfke…

İki günlük ders bitti.

Şimdi düşünme zamanı.

Şimdi yaşama zamanı.

Üçüncü Gün: Merhaba Sevgilim Hayat

İki gün not tutarım; sonra bırakırım, demiştim kendime. Üçüncü gün yine. Kendime engel olamadım. Halbuki dışarı çıkmayacaktım, yazmayacaktım. Bana öğretmenliği çağrıştıran şeylerden uzak duracaktım. Nasıl mı? Mümkün mü? Bilmiyordum ki. İşte. Ortaya çıkan bir avunma ihtiyacı. Teselli. Üç günlük dünyamın üçüncü kısmındaydım. Şöyle yazmışım.

Merhaba, sevgilim hayat!

Cıvıl cıvıl, küçük kız seslerinden örülmüş çiçekli cümleler kuracağım. Nanik yapacağım zalimlere. Biraz da onlar üzülsün.

Ben… Kurtulamıyorsun elli yıllık kalbinden. İlla öğretmenlik yapmak istiyorsun. Sosyal tesisteki genç kadınlara. Çocuğunu kaldırıma çıkartan kadına. Bak şimdi bile bu serin rüzgarın altında. Çevrendeki üç dört ailenin konuşmaları kulağına çarparken. Baba! Bak, köpek cış yapıyor. Bak, bak. Dur oğlum. Bırak gitme o tarafa. Sesleri bana teselli… Onların senin öğrencin olma ihtimalleri sıfır. Takma diyorum kendime. Öğretmenlik falan… Üç günlük dünya. Çoğu gitti azı kaldı. Bir ayağın çukurda. Kapat o defterleri. Öğretmenlik filan… Bak on yıl geçmiş. Yeni bir dünyan yok halen.

Ellinci yılımın üçüncü gününde. Vazgeçtim önceki düşündüklerimden. Kendime yeni bir iş buldum. Park öğretmenliği! Bu işin ayrıntılarını çok düşünmedim. Parklara gitmekle işe başlamak yerinde olur sanırım. Sonra çocuklu ailelerin civarına oturup kulak kesilmek. Hayallerimde onlara öğretmenlik yapacağım. Hayali de olsa öğretmenlik, öğretmenliktir. En sevdiğim deftere onlardan cümleler yazacağım. Defterim; kırmızı ve üstünde güzel bir bilmece var. Tam çocuklara göre. “Dağa gelir seslenir, eve gelir yaslanır.”

WhatsApp Image 2026 07 12 at 04.54.12

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Captcha *