Yanılgılar, Kayıplar ve Bağışlayıcı Yeni Kuşaklar

Nobelli yazarlar (1)

Knut Hamsun, Edebiyat, Nobel, 1920

Yazarın Nobel Konuşması: “Bu kadar büyük, bu kadar görkemli bir cömertliğin karşısında nasıl durabilirim? Ayaklarım artık yere basmıyor, havada yürüyorum, başım dönüyor. Şu anda durduğum yerde bulunmak pek kolay değil. Bugün bana onur ve zenginlik bahşedildi. Dün ne idiysem bugün de hâlâ oyum fakat birkaç dakika önce bu salonun duvarlarından milli marşımız yankılanırken, ülkemin gördüğü takdir, ayaklarımı yerden kesti.

Bu belki de ayaklarımın yerden kesildiği ilk sefer değil. Gençliğimin kutsanmış yıllarında da böyle fırsatlar yakalamıştım. Zâten hangi gencin hayatında böyle anlar olmaz ki? Hayır, bu duygunun yabancısı olan gençler, yaşlı doğmuş genç muhâfazakârlardır ve kendinden geçmenin anlamını bilmemektedirler. Bir genç kadın veya adamın başına gelebilecek en kötü kader, tedbir ve uzlaşma konusunda fikirleri değiştirilemeyen erken olgunlar haline gelmeleridir. Cennet şâhidimdir ki gelecekte de ayakları yerden kesecek fırsatlar ortaya çıkacaktır. Ne zararı var? Neticede ne isek o kalırız ve şüphesiz bu hepimiz için daha iyidir.

Amma velâkin, burada bu çok değerli topluluğun önünde sâde bilgeliğin tadını daha fazla çıkarmamalıyım, özellikle de benden sonraki konuşmayı bir bilim insanı yapacakken. Birazdan yerime oturacak olsam bile bu benim için muhteşem bir gün. Nezâketiniz beni diğer yazarlar arasından öne çıkardı, yüzlercesinin arasından seçildim ve ödüllerle taçlandırıldım. Ülkem adına, İsveç Akademisi’ne ve bütün İsveç’e bana verdikleri bu onur için teşekkür ediyorum. Aslında, bu kadar büyük bir ayrıcalığın ağırlığı altında başımı eğerdim fakat Akademiniz, bana bu ayrıcalığı omuzlayacak gücü de verdiği için gururluyum.

Çok değerli bir konuşmacı bu akşamın erken vakitlerinde kendime özgü bir yazma şeklim bulunduğunu ve kendimi bu yolla ifade ettiğimi söyledi. Oysa ben herkesten bir şeyler öğrendiğime inanıyorum. Kim diğer insanlardan küçük bile olsa bir şeyler öğrenmemiştir ki? İsveç’in şiirlerinden ve özellikle son neslin yazdığı lirik sözlerden öğreneceğim çok şey var. Edebiyat konusunda ve büyük yazarlar hakkındaki deneyimlerim sâyesinde, onları sonsuza dek alıntılayabilir, çalışmalarımda gördüğünüz değer dolayısıyla onlara nasıl da borçlandığımı gösterebilirim. Ama benim gibi bir insandan geldiği için bu, ünlü isimlerden bahsetmenin ötesine geçemez; şiirleri destekleyecek o kalın sesten yoksunum, dediklerim gölgeden ibâret bir ses efektine benzer. Artık yeterince genç değilim, o güç bende değil.

Hayır, şu anda, bu parlak ışıkların altında, asıl yapmak istediğim, bu büyük topluluk hepinizi hediyelere, çiçeklere ve şiirlere boğmadan önce, tekrar genç olmak ve dalgaların tepesine ulaşmak… Bu fırsat belki de benim son şansım. Ama komik duruma düşmemek için bunu yapmaya cesâret edemeyeceğim. Bugün, bana zenginlik ve onur sunuldu fakat her şeyden önemli tek bir hediye eksik, gençliğin hediyesi. Henüz hiçbirimiz gençliğimizi hatırlayamayacak kadar yaşlı değiliz. Artık yaşlanmış olan bizler, geriye bir adım atıp onu şerefli ve zarif bir şekilde hatırlamalıyız.

Ne yapmalıyım bilmiyorum. Ama yapılması gereken doğru şeyi biliyorum. Kadehimi İsveç gençliğine, dünyanın her yerindeki gençlere ve gençliğe kaldırıyorum.”

(Çeviri: Nilhan Kalkan)

***

1920 yılı, Büyük Dünya Savaş’ı ertesi. Büyük alt üst oluşlar, hasarın vardığı akıl almaz boyut, kaldırılmaya çalışılan kocaman cenâze… Yıkımlar, felâketler… Cepheden cepheye koşan, tabyalarda sır olup yitenler… Bir daha yüzünü gösteremeyenler, sırlananlar, gidip de dönemeyenler… Bin bir yıkımla dönüş yoluna düşenler, zorluklarla evi barkı bulanlar; sevdiklerine erişenler, kucaklaşma imkânı bulamayanlar… Tarihin o ana kadar kaydettiği en kanlı savaş. (16 ila 19 milyon arası can kaybı, 20-23 milyon arası yaralı.) Esir değişimleri ve mübâdelelerin konuşulduğu âteşin bir ortamda, edebiyat, Nobel… Kim bilir o kopkoyu şartlarda, edebiyatı gündemde tutmak, insanlığa, inceliğe çağrıda bulunmak ne denli zor olmuştur. Yazar Knut Hamsun böylesi karanlık, gürültülü, heyheyli bir ortamda Nobel’e uzanmıştır.

Hamsun, 1859 yılında Norveç’in kuzeyinde Gudbrandsdal’da hayatı merhabalar. Sekiz yaşında bir rahip uhdesinde başlayan öğrenim hayatı… Tüccar tezgâhtarlığı, kalfalığı… Bu hengâmede yazma sevdâsı ve arada yazı denemeleri… Ucuz eşyâ satım işleri, küçük ticârî girişimler… Ayakkabı ustalarıyla zanâat tecrübeleri ve hep canlı tutulan yazı âşkı ve o âşkın ürünleri…

Bucak müdürünün yanına yardımcı olarak verilen Knut, müdürün zengin kütüphânesine sarılır ve gözleri bozuluncaya kadar okur. Burdaki yoğun okuma etkileriyle bir kitap hazırlar ve yayınlamaya karar verir. Klasik yayıncı nazlanışlarıyla tanışır. Zengin bir tüccar destek sunar, nazla örülmüş bariyerler aşılır ve kitabını yayımlatmayı başarır. Tamamlanan hikâye ve şiir kitapları, ancak yine yayıncıların bilindik karşı duruşları… Bu gelgitlerde hayli yorulur genç Knut.

Yaşanan göçebelikler, çıkılan uzun yolculuklar… Parasızlıklar, tekrar tüccar kapıları… Makaleler, hikâyeler yazıp bunları satma çabaları… Ama bir türlü sonlanmayan aç kalışlar, parasızlıklar…

Bu çalkalanışlar içinde Açlık romanını yazar ve bu eser şöhrete taşıyıcı ilk basamak olur. Ne ki yazarak geçinmek zordur o günkü şartlarda. Yol işçilikleri, kum ocaklarında kâtiplik… En son işi yani kâtiplik sarmıştır Knut’u. Çünkü çalışma ve dinleme saatlerinde okuma imkânı elde etmiştir. Şiirler, makaleler kaleme alınır. Tavsiyelerle ilk konferans denemelerine girişilir, edebiyat konuşmaları yapılır. İlk konferansına altı kişi gelir, altı kişiden biri Knut’un yazı işleri müdürüdür. Müdürü konferansı beğenir. Katılımı artırmak için çokça didinirler, lâkin durum değişmez. Yörenin edebiyata ilgisinin olmadığı kanaatine varılır.

Hayal kırıklıkları, içten içe yeniden filizlenen umutlar ve süregiden hayat… Çalışmaktan ziyâde, yazma arzusu… Yardım sever bir dostunun teşvikleri ve 1882’de Amerika’ya ilk gidiş… Amerika’da İngilizce dersleri, etki oluşturma çabaları ve ayakta kalmak için işe başlamalar, ayrılmalar… Tutunamadığı zorlu hayat, Amerika’dan dönüş, çalkantılar ve bitme bilmez savruluşlar…

Amerika’ya ikinci gidiş (1888). Tramvaylarda biletçilik, tarlalarda gündelikçilik. Bir yanda devam eden yazma çalışmaları… Yığılan kâğıtlar, kesiksiz yazma gayretleri… Düşkünlük, târumar, dağınık bir hayat, beri yanda içinde taşkınlaşan, onu terk etmeyen yazma arzusu… Ellili yaşlarında gelen Göçebe isimli eseri. Sonrasında diğer eserleri ve nihayet 1920 yılında onu bulan Nobel ödülü. Ödülle birlikte, hızlı bir yükseliş olur hayatında, büyük edebî kariyere erişir, değişen ve gelişen maddî imkânlarla buluşur.

Siyâsî görüşleri ve bir açıdan sonun başlangıcı: İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazileri desteklemesi, ülkesinin Almanya’ya karşı koymaması gerektiğini söylemesi… Bir aydın, olmadık yerde, olmaması gereken sulardadır. Ardısıra, büyük bir prestij, saygınlık kaybı… Yargılamalar, rekor sayılabilecek bir para cezâsı…

“Bir sabah, genç bir Norveçli, elindeki Hamsun kitabını yazarın evinin önüne bırakıp sessizce uzaklaşır. Bir süre sonra biri daha kitap bırakır aynı yere. Sonra biri daha, biri daha, biri daha… Oslolular ellerindeki Hamsun kitaplarını yığarlar yazarın kapısının önüne. Ne bir arbede yaşanır, ne de kötü bir laf edilir. Kırgın Norveçliler kitapları sessizce bırakıp dağılırlar. Adeta kendi kitaplarından bir dağ oluşur Hamsun’un bahçesinde. Bu zarif tepki, doksan küsur yaşındaki yazara ömrünün en acı dersini verir. Pişman, mutsuz ve utanç içinde yumar hayata gözlerini… Demem o ki, biraz zeka, biraz da zarafet ve medeniyet, taşla sopayla yaratılan tahribattan çok daha asil ve etkili sonuçlara yol açabilir…” (Ali Lidar, Artful Living)

Pek acı bir son, ömrün acı meyveleri… Pişman ve mutsuzdur Knut. Utançla geçer günleri. Sonra, yaşlılar evine yerleştirilir ve hayata büyük bir ıssızlık içinde vedâ eder. Knut, 19 Şubat 1952’de Grimstad, Norveç’te şol dünyaya gözlerini yumar.

Yanlış pozisyonlar, yanlış duruşlar… Yazar, uzun yıllar gözardı edilir ülkesinde. On yıl öncesine kadar bu yok sayma hali devam eder Norveç’te. Nobelli yazarla ilgili kızgınlık yatışma bilmez bu vakte dek. Fakat yetişen yeni nesiller, düşüncelerinden ötürü insanların bu denli itibar kaybına uğratılmasının gereksizliğine inandıklarından, savaş hesaplaşmalarını orantısız bulmuşlardır. Doğrusu da bu değil mi dostlar? Ayrışmayan, ayrıştırmayan yeni kuşaklar insanlığın umudu olacaklardır hiç kuşkusuz. Popülist, yaranmacı dalgalar esir almazsa çocuklarımızı, darlıklara esir olunmazsa, güven sahiline böyle böyle erişilir kuşkusuz. Daha bir affedici olmak, güzel ahlak göstergesi elbette ki… Dışlamamak, daha kapsayıcı ve esnek olmak… İşte bu çocuklar, Hamsun’a daha bir anlayışla ve toleransla sahip çıkmışlardır. 2009 yılı (Doğumunun 150. Yılı) Hamsun yılı olarak kutlanmıştır Norveç’te. Adı; okullar, sokaklar, heykeller ve başka vesilelerle yaşatılmakta şimdilerde.

Eserleri: (Açlık, Pan, Göçebe, Victoria, Rosa, Gizemler, Hilâlin Altında, Segelfoss Kenti, Toprağın Bereketi, Otların Bürüdüğü Patikalarda, Sonbahar Yıldızları Altında, Dünya Nimeti, İstanbul’da İki İskandinav Seyyah, Uçarı )

***

Gelgelelim Nobel konuşmasına: Konuşmayı süzerek, bu ödülün, yazarı; o günlerde hangi duygulara saldığını anlamak mümkün elbet. Bir defa Knut, bu cömertlik, görkem ve ödüllendirme karşısında son derece mutludur. Ülkesinin ve kendisinin gördüğü takdir onu büyük bir onur ve zenginliğe taşımıştır. Bu ayrıcalık, yazarın ayaklarını yerden kesmiş, havalarda yürütmüş, başını döndürmüştür.

Yazar, bu ödüllendirmeyi, gençlik dönemlerinin parlak anlarındaki kutsanmışlıklarıyla eşdeğer tutar. Gençliğin tâzeliği ve tâzeliğin fırsat anları yani. Hamsun, bu körpe duygulara yabancı gençleri de yaşlı doğmuş muhâfazakârlara benzetir. Ve bu gençlerin, kendinden geçmenin anlamını bilemediklerini dillendirir. Değiştirilemeyen erken olgunluğun ve olmuşluğun yersizliğine değinen Knut, hayatın her döneminde ayakları yerden kesecek fırsatların doğabileceğini ifade eder. Öyledir elbet, nefes alıp verdikçe tâlihin yâverliği söz konusu olabilir, fırsatlar gelip bizi bulabilir.

Bilgeliğin sâdeliğine değinip geçen Knut, Akademi’nin bu nezâket ve onurlandırmasıyla diğer yazarlardan öne çıktığını, yüzlercesinin arasından seçildiğini ve öylelikle bu ödülle taçlandırıldığını belirtir. Akademi’ye ve bütün İsveç’e bu onur için teşekkürlerini sunar. Yazar, bu ayrıcalığın, önceliğin ayırdındadır. Bu ayrıcalığı omuzlayacak gücü de yine Akademi’nin kendisine verdiğini dile getirir.

Knut, herkesten bir şeyler öğrendiğini, küçük de olsa herkesin başkalarından bir şeyler öğrenebileceğini söyler. Yazar, hayatın parlak ışıkları altında, tekrar gençliğe dönebilmeyi arzular, o zindelik dalgalarının tepesine yeni baştan çıkma arzusunu da konuşmasında açığa vurur. Anlaşılan o ki, Nobel’le 61 yaşında kucaklaşan Knut, bir yandan da bu geç buluşmanın hüznüyle iç içedir. Bu böyle olsa da gençliği hatırlama imkânına sahip olabileceğimizi, geriye adım atmak sûretiyle şerefli ve zarif bir hatırlayışla gençliği yaşayabileceğimizi dile getirir.

Çokça çileli ve hayli yıpratıcı hayat yolculuğu, Nobel’le ulaşılan onur, edebî zirve…Nobel’e uzanarak dikkatlerin merkezinde edinilen ayrıcalıklı konum… Bu onurdan sonra edebiyat dünyasının saygın ve sözü edilen yazarı olmak… Ardından siyâsî tercih ve düşüncelerde oluşan büyük değişim… Bir anda eldekinin tuz buz oluşu… Tanık olunan İkinci Dünya Savaşı… Ne acı ki, yanlış tercihlerin, yanlı yol tutuşların vartasına düşüşler… Günün siyâsî anaforları kıskıvrak yakalamıştır yazarı. Knut Hamsun için yollar sarpa sarmış, istenmeze kıvrılmıştır bir kere. Yaşadıkları, ıssızlıkların kucağında, arzulamadık bir sona taşımıştır edebiyatçıyı.

Hâsılı, şöyle böyle geçer ömür, ama ki encamın, yani ki sonun hayra bağlanması, güzelce bir sonlanış her fânînin muradı, isteği. Knut’un sonu, bizim Dertli Fakir’in bir deyişiyle örtüşmüştür sanki.

“Kime dost dedimse taşa tutuldum

Encamımı hayır eyle sultanım

Asılsız işlerde söze katıldım

Her taraftan çeken yırttı mintanım.”

Yanlış dostlar, yersiz bağlanışlar ve istenmedik sonlanışlar. Gereksiz söze katılışlar, ordan burdan alınan yaralar; onur, îtibar kaybı… Öyledir aziz dost, olmadık yerlerde, olmaman gereken sulardaysan, çekilir, yırtılır mintanın, giyitin muhakkak.

Ama ki, şu yeni nesil yavrularımızın aldığı mevzi de etkileyici hâsılı. Bağışlayıcılık, yücelerden akıp gelen bir terbiyedir vesselâm.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.