Zamanı “Kehribar Geçidi”nde Okumak
“Ne içindeyim zamanın,
Ne de büsbütün dışında;
Yekpâre, geniş bir ânın
Parçalanmaz akışında.’“
(Ahmet Hamdi Tanpınar)
Bazı kitaplar vardır, okunur, kapatılır, bir rafa kaldırılır. Bazılarıysa kapanmaz, kapanamaz; zamanla birlikte yürür, okuru da yürütür. Nazan Bekiroğlu’nun Kehribar Geçidi işte bu ikinci türden bir kitap. Onu okuyalı epey zaman oldu. Cümleleri, karakterleri, olay örgüsünün detayları, anlatımının o kendine has yoğunluğu artık belleğimin arka odalarında yaşıyor belki. Ama orada, sessizce yankılanan bir hakikat hâlâ taze: Bu anlatı yalnızca mazide kalmış bir kıssanın romanı değil; bu anlatı bizim zamanımızın da hikâyesi.
Kitap, hem İslam kültüründe hem batı kültür dünyasında yankı bulan Ashab-ı Kehf, yani “Yedi Uyurlar” kıssasını merkeze alan çok katmanlı ve zamanlar arası bir eser. Kadim bir hikâyenin ‘yeniden yazım’ tekniği ile yeniden yorumlanması bu. Hakikatin peşinden giden bir grup gencin, yozlaşmış bir inanç düzeninin baskısından kaçarak bir mağaraya sığınmaları ve orada uzun bir uykunun eşiğinde zamanla hesaplaşmalarını hikâyenin merkezine koymuş yazar. Kadim ve tanıdık bir hikâye. Ancak Nazan Bekiroğlu bu anlatıyı yalnızca tarihî bir romana sığdırmıyor. Aksine, onu bugünün kalabalıklarına, bizim iç dünyamıza, zamanın tam kalbine taşıyor. Tıpkı kehribar gibi; hem geçmişin tortusunu saklıyor hem bugünü aydınlatan bir ışık sızıyor içinden. Çünkü bu, yalnızca eski çağların değil; güçle konuşan her çağın hikâyesi.
Kehribar… Zamana yenilmeyen, milyonlarca yıl öncesinden bugüne ulaşmış fosil bir reçine. Işığı içine alır, saklar, zamanı damgalar. Elinize aldığınızda yalnızca parlak ve kaygan bir taş değil, bir zaman kapsülü tutarsınız aslında; zamana dokunursunuz. Bekiroğlu’nun anlatısı da işte tam böyle; geçmişin tortusunu, hatırasını, acısını ve hakikatini bugüne taşıyan kehribar bir geçit. Sayfalar ilerledikçe, sadece karakterleri tanımıyorsunuz, zamanın da içinden geçiyorsunuz. Tanpınar’ın deyişiyle, okurken ‘ne içindesiniz zamanın, ne de büsbütün dışında.’
Zaman, Kehribar Geçidi‘nin en büyük aktörlerinden biri. Kitapta sadece karakterler değil, zaman da uyuyor, uyanıyor, dönüşüyor. Çünkü burada asıl mesele, ne kadar uyuduğumuzdan çok, ne zaman ve nasıl uyandığımız. Ashab-ı Kehf’in uykusu bir kaçış değil, bir duruş; zamanla mücadele etmenin, asırla yüzleşmenin başka bir biçimi. Ve Bekiroğlu’nun anlatımıyla bu mücadele bugünün de aynasında parlıyor. Hangi çağda yaşarsak yaşayalım, bir mağaranın içinde debeleniyoruz, bir uykunun kıyısında bekliyoruz belki de. İnançla inkâr, hakikatle yalan, kalabalıkla yalnızlık, sessizlikle gürültü arasında sıkışmış bir tereddütün içindeyiz.
Bekiroğlu’nun üslubu, bir masalın ipeksi dilini taşısa da altında derin bir düşünce ağı var. Cümleleri bazen bir duanın içinden süzülüyor gibi, bazen bir şiirin mısrasından kopmuş gibi. Ancak her zaman düşündürücü, her zaman çağrışımlarla yüklü. Kehribar Geçidi’ni okurken sadece bir romanın olay örgüsünü takip etmiyoruz; kelimelerle örülmüş bir zihinsel ve ruhsal yolculuğa çıkıyoruz. Mağara, bu yolculukta sadece bir mekân değil, çok şey anlatan bir sembol aynı zamanda. Saklanılan, içine kapanılan, bazen korunulan, bazen unutulan…Ve belki de yeniden doğulan… Yazarın üslubunda ve cümlelerinde bu kez -önceki kitaplarıyla kıyaslayınca- bir farklılık göze çarpıyor. Bazı eleştirilere de konu olan heyecanlı ve coşkun anlatımının yerini duru, durgun, berrak, sükûnetli bir dil almış. Kelimeler daha durgun akıyor söz ırmağından bu ustalık dönemi eserinde.
Bu yazının geç yazılıyor olması belki de kitabın ruhuna uygun düşüyor. Çünkü bazı kitaplar hemen konuşmaz okuruyla, bekler. İçinizde bir şeylerin olgunlaşmasını, bazı soruların büyümesini, bazı suskunlukların derinleşmesini ister. O vakit geldiğinde ise fısıldar: ‘Ben buradayım. Hâlâ buradayım. Sana anlatacaklarım var.’ Kehribar Geçidi, zamanla sınırlanmayan bir anlatı. Onu ne zaman okursanız okuyun, kendi zamanınıza açılan bir pencere bulursunuz.
Bugün de aynı kavşaktayız. Bir yanda hakikatin peşinden gidenler, diğer yanda gürültüyü hakikat zannedenler. Bir yanda düşünmenin, beklemenin, direnmenin yollarını arayanlar; diğer yanda koşturan, unutan, uykuda gezen kalabalıklar. Kehribar Geçidi’nin sesi tam buraya dokunuyor. Zamanla savaşmak değil, onunla konuşmak; içine girip anlam bulmak için belki de hepimizin bir mağarası olmalı. Bir süreliğine dünyadan uzaklaştığımız, kendimizle kaldığımız, hakikati dinlediğimiz bir iç zaman.
Bu nedenle Kehribar Geçidi sadece bir roman değil, bir düşünce formu, bir duruş biçimi. Belki de bir uyarı. Zamanın hızına kapıldığımız, düşünmeyi unuttuğumuz, seslerin uğultusunda sessizliğe kulak veremez hale geldiğimiz bugünlerde, Bekiroğlu bize bir geçit açıyor. O geçit, kehribar renginde; hem geçmişin tortularını taşıyor hem geleceğe ışık sızdırıyor.
Ve belki en çok da şunu söylüyor bize Kehribar Geçidi: Uyumak bazen kaçış değil, hazırlıktır. Uyanmaksa, gözleri değil kalbi ve zihni açmaktır. Kitabı bitirdiğinizde anlıyorsunuz ki; o eski kıssa artık sizin kıssanız, o mağara sizin mağaranız ve o uyanış; sizin uyanışınız.


Ne zamandır Nazan Bekiroğlu okumadım. Sanırım bunu okuyacağım. Bu yazı beni ikna etti.