Kendini Beğen-me

Kendini beğenmede şeytani bir lezzet var. Hangi öğretilerle beslenirse beslenmiş olsun ruhumuz/zihnimiz, onun tadı gelip duruyor damağımıza. Bazen sinsice, bazen fırtına gibi kalbimizde. Belki de ademoğlunun ilk toprağına konulan bir tohum. Bir de insan doğasının lezzete düşkünlüğü eklenince. Arzı endam ediyor cümbüş! Küçücük lokmalarla, gayet masum bahanelerle tadı damağa yapışan lezzet… “Çok çalıştın; hak ettin; zaten mantıken de sonuç böyle olurdu. Hem bu çalışmaya bu sonuç, gayet makul. / Grup arkadaşlarının payı da önemli, tabiî; lakin senin liderliğinin payını da inkar edemeyiz. Senin getirdiğin çözüm olmasa proje takılıp kalacaktı, senin çözümün olmasa olgunlaşan fırsatlar sönüp gidecek; sonra bekle ki tekrar şartlar kemale ersin, iyi iş çıkardın vesselam… Düşündükçe ne faydalar üretir akıl! Akla ziyan veren. Bu beğenmeler alır başını gider ve meleke halini alırsa vay halimize! İçimizdeki şeytan aklımıza kaç takla attırır, ne dümenler çevirir, kendini haklı çıkarmak için, kestirmek zor.

Bütün suçu şeytana ve zevk düşkünlüğüne yüklemek doğru değil. Eeee, şeytan dediğimiz, zaten kendini beğenmişin teki. Ezelden Adem babamızla ters düşmüş. Kendini ondan üstün görmüş. Şeytanilik kibirden köklenip boy atıyor? Şunu kabul ediyorum, şeytaniliğine rağmen kendini beğenmenin doğal, insani, olmazsa olmaz yanı da var, muhakkak kendini beğenir insan; aynada gördüğümüz kaşı-gözü; kurduğumuz cümleyi; edip eylediğimiz küçük veya büyük bir şeyi. Rahmetli babaannemin dediği gibi kendini beğenmezse çatlarmış Adem babanın kuzucukları. Tamam, kabul, kendini beğenmek toprağımızda var, bir yere kadar da insani, insanı çatlatacak kadar insani de nereye kadar büyüyecek bu hal, ne zamana kadar besleyeceğiz bu tohumu…

Bu çağda yaşamanın bahtsızlığına uğrayan biri olarak şunu çekinmeden söyleyebilirim: Bu çağ, hele bu çağ, kendini aşırı beğenmişlerin çağı. Kendini beğenmiş çağ. Uzay seyahatlerini başlattı diye mi bu kadar havalı yoksa insanların ellerine çip yerleştirip onu adım adım takip ettiğini düşündüğü için mi bilemedim. Bu çağın değişik bir ruhu var. Kendini beğenmeyi pompalıyor insanlarına. Bunu da öyle kibarca, öyle masumane yapıyor ki onun pençesinden kurtulmak mümkün değil. Ya da kurtulabilen kaç babayiğit var diye sormak lazım. Bazı zamanlar aynaya bakarken kendime bakarken, kendini beğen-me diyorum, beğeniyorsan da az beğen, abartma. Olabilecekleri düşün, derinleşecek yaranı. Tam da böyle düşünürken Montaigne’nin cümlesi geliveriyor aklıma: Kendini beğenmek hastalıktır. Ah abi, ne sular aktı o cümlenin üzerine… Bu günleri, bir görseydin! O pratik zekanla ne güzel bir cümle kurardın kim bilir.

Kendini beğenmiş çağın güzel ( bütün olumsuzluklara rağmen, özellikle bu kelimeyi kullandım, kendimden ve insandan ümidimi kesmedim, henüz.) insanı, ne yapalım, mayamızda bu kötü haslet varsa. Ağlayacak halimiz yok, (Bazen ağlasak ne iyi olur, hazreti pirler gibi.) lakin zihnimi besleyen öğretilerin etkisi mi, beğenmenin sınırları aşan örneklerinden mi bilemiyorum, içimi hafiften ürpertiyor bu duygu. Bazen nasıl olur canım, insan olmanın başlı başına bir güzellik olması sebebiyle kendimi beğenmeye hakkım var derken aklım şeytanı cennetten kovduranın da o olduğunu hatırlıyor. Kendini beğenmek bir yere kadar iyi/güzel/masum bir noktadan sonra kötü/çirkin/şeytani. O, şeytani yanımızın ilk

sürgünlerinden… Ruhumuzu vahşi ormana çevirecek zehirli sarmaşık… Çağa ve kendimize rağmen iyi insan/muhtaçlıklarının farkında olan insan olduğumuzu hatırlamaya çok ihtiyacımız var. Çoktan da öte.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.