Öykü

Babam Ve Oğlum

Okuma süresi: 3 dakika

Oğlumu havuzun başında oynatıyordum. Az ileride suskun akan derenin tanıdık sesi, yeşile bürünmüş bahçe ve o daldan bu dala uçuşan bahçe kuşlarının kanat sesleri, cıvıltıları.

Bahçenin canlılığı çocuğu da coşturmuştu. Sebze çizilerinin arasında düşe kalka, çamurlara bata çıka koşturuyor, domates-biber fidelerini eziyor, su arklarını bozuyordu. Üstü başı çamur içindeydi.

Ziyanı yok, çocuk toprakla haşir neşir olsun düşüncesiyle müdahale etmedim. Arada bir yanıma gelip sorular soruyordu:

  • Baba, dedem senin baban mı?
  • Evet oğlum.
  • Dünyada herkesin, ama herkesin babası mı var?
  • Evet oğlum.
  • Peki şu ağaçların babası kim?   

Cevabımı beklemeden işaret ettiği ağaçlara doğru koştu gitti. Arkasından bakakaldım. Erik ağacının dalını koparırcasına tutmasıyla feryadı basması bir oldu. Eline diken batmış. Mühim bir şey yoktu, avutması kolay oldu. Hâlâ bahçede kalmak istiyordu. Bense annemlerin yanına çıkacaktım.

  • Dikkatli ol oğlum bir yerini kanatma. Bitkilere de zarar verme. Deden kızar sonra, dedim.
  • Tamam baba dikkat ederim, diyerek yeşilliklerin arasına daldı.  

            İlginçtir, tembihlerime kulak asıp uslu uslu oynamaya başladı. Babamın dereden getirip havuza saldığı birkaç küçük balığı gözleriyle takip ediyordu. O esnada biz balkonda olduğumuzdan çocuğu uzaktan görebiliyorduk. Erik ağacıyla havuzun arasında gidip geliyordu. Kendi kendine oyun kurması hoşuma gitmişti. Böylece bizi de rahatsız etmiyordu hem. Gönlüm ferah bir şekilde kendi meşgalelerime daldım.

Aradan bir saate yakın vakit geçmesine rağmen bizimki oyununa devam ediyordu. Bu kadar uzun süre yalnız başına oynamasına alışkın olmadığımdan meraklanıp yanına indim. Kendini işine öylesine kaptırmıştı ki beni fark etmedi bile. Sebzelerin arasından usulca yaklaşıp onu izlemeye başladım. Erik ağacının altındaki erik kasalarının başına gitti.

Babam hava serinken çıkıp mahsulü toplamış, kasalara doldurmuştu. Az sonra götürüp halde satacaktı besbelli. Bizim ufaklık küçücük ellerine alabildiği kadar eriği aldı. Kendini zanaatına vermiş bir ustanın vakarıyla havuzun başına vardı. Gözleriyle havuzu kolaçan ettikten sonra tavuk yemler gibi elindekileri suya serpti. Eriklerin suda çıkardığı şıpırtıları, sudaki dalgalanmayı acayip bulduğu şüphesizdi. Onun şahit olduklarını hayal edince bu, benim de hoşuma gitti. Bu arada erik kasalarıyla havuz arasında birkaç sefer daha yaptı. Ne yaptığını henüz tam kavramış değildim. Sadece yavrumun neşesine ortak olmak niyetindeydim.

            Erikleri atmak için tekrar havuzun başına giderken arkasından sessizce yaklaştım. “Cubb” sesini işitmek, eriğin suyun içine batıp masmavi yüzüne çıkışını izlemek, su yüzeyinde meydana gelen geometrik şekilleri görmek istiyordum.

Ama nerdee! Havuzun içini görmemle “Eyvaaah!” çekmem bir oldu. Havuz baştanbaşa eriklerle kaplanmış, suyun yüzeyi mosmor olmuştu. Bizim oğlan en azından iki kasayı olduğu gibi taşımıştı oraya.

            Beni görünce sevindi. Yaptığıyla gurur duyuyor, onu bana göstermek istiyordu:

  • Baba gördün mü erikleri, nasıl yüzüyorlar?
  • Hı hı, gel bakayım sen buraya, diyerek kulağını çektim. Hatta ensesine hafifçe şaplattım. Şimdi dedene ne diyeceğiz sıpa!

Dudaklarını büzüp önce içine içine ağlamaya başladı, sonra kendini tutamadı.

  • Babası bırak torunumu, bağırma çocuğa!

            Meğer babam başından beri olup bitenin farkındaymış. Farkındaymış ama çocuğun oyununu bozmak istememiş.

Kızmasını beklediği dedesinin müşfik sesini duyunca benden kıyın kıyın uzaklaşıp dedesinin paçasına sarıldı. Ağlama sesine annesi ve nenesi de dışarı çıktı. Dedesi kucağına alıp gözyaşlarıyla ıslanan yüzünü gözünü öptükçe, saçını başını okşadıkça bizim oğlan içini çeke çeke sürdürdü ağlamasını. Ağlarken kesik kesik bir şeyler mırıldanıyordu. İyice kulak verince hepimiz anladık:

  • Ama dede, diyordu, balıklar acıkmıştı. Ben onlara yemek veriyordum.

Herkesin bakışı bana kaydı. Yüzüm kızardı, nafile yere saklanacak bir köşe aradım. En sonunda kendimi bir şeyler demek zorunda hissettim: 

  • Ama oğlum balıklar erik yemez ki, dedim. O, safça konuşmaya devam etti:
  • Hayır, akşam olunca yiyecekler. Anneleri pişirecek birazdan.

Söyleyecek bir şey bulamadım, tutuldum kaldım. Bütün gözler hâlâ üzerimdeydi. İçine düştüğüm müşkülü en iyi yine babam anladı:

  • Hadi üstüne bir şeyler giy gel oğlum, torunumu da giydir. Havuza girip toplayalım şu erikleri.

Ben fırsattan istifade giyinmek için içeri kaçtım. Arkamdan oğlumun sesini işitiyordum:

  • Ama dede, yemeklerini alırsak balıklar aç kalır. Yazık değil mi onlara?

            Babam ne dedi, çocuğu nasıl susturdu bilmiyorum. Az sonra havuzun içinde kucağımdaydı. Sarılmaya yanaşmıyor, ancak benden de uzaklaşamıyordu. Birkaç dakika sonra bizim oğlan her şeyi unutmuş, beline ancak ulaşan suda topladığı erikleri kenardaki kasaya doldurarak türlü şirinlikler icat ediyordu. Erik toplamada benimle yarışıyor, su şakaları yapıyordu. Fırsattan istifade suyun içinde bağrıma basıp öptükçe öptüm, kokladım göz bebeğimi.

            Bir ara babamla göz göze geldik. Aferin dedi bana gözleriyle, aferin oğlum. Gözlerimi kaçırıp kendimi oğlumun suya döktüğü erikleri toplamaya verdim.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Captcha *